ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 8 (3)
Volume: 8  Issue: 3 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.The relation between visceral fat markers and cardiometabolic disease risks in psoriasis patients
Arzu Ataseven, Ruhusen Kutlu, Latife Uzun
doi: 10.14744/nci.2020.41961  Pages 203 - 211
Giriş ve Amaç: Psoriasis değişken tetikleyici faktörlerle ortaya çıkan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Psoriasis hastalarında obezite ve diğer metabolic sendrom kriterlerinin yüksek olduğunu biliyoruz. Bu çalışmanın amacı psoriasis olan ve olmayan bireylerde visseral yağ belirteçleri, kardiyo-metabolik hastalık riski ve psoriasis alan şiddet indeksi (PASI) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
Yöntem: Çalışmaya 102 psoriasis hastası ve 101 sağlıklı birey olmak üzere toplam 203 kişi dahil edildi. Lipid birikim ürün indeksi (LAP), visceral adipozite indeksi (VAI), plazma aterojenite indeksi (PAI), vücut kitle indeksi (BMI), PASI, trigliserit (TG), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-c) değerleri ölçüldü.
Bulgular: Psoriasis hastalarında sağlıklı bireylere göre LAP indeksi, VAI, PAI, BMI, TG düzeyleri anlamlı olarak yüksek (p <0.001) ve HDL-c seviyeleri anlamlı olarak düşüktü (p=0.009).
Sonuç: LAP indeksi, VAI, PAI hesaplamaları psoriasis hastalarında sık görülen kardiyo-metabolik hastalıkların erken tanısı için potansiyel bir biyobelirteç olarak önerilebilir. (NCI-2020-0138.R1)
OBJECTIVE: Psoriasis is a chronic, inflammatory disease that appears with variable trigger factors. We know that obesity and other metabolic syndrome criteria are high in psoriasis patients. The aim of this study is to evaluate the relationship between visceral fat markers, risk of cardiometabolic disease, and psoriasis area severity index (PASI) in individuals with and without psoriasis.
METHODS: A total of 203 subjects, 102 psoriasis patients and 101 healthy individuals, were included in the study. Lipid accumulation product (LAP) index, visceral adiposity index (VAI), plasma atherogenicity index (PAI), body mass index (BMI), PASI, triglyceride (TG), and high-density lipoprotein cholesterol (HDL-c) values were measured.
RESULTS: LAP index, VAI, PAI, BMI, and TG levels were significantly high (p<0.001) and HDL-c levels were significantly low (p=0.009) in patients with psoriasis compared to healthy individuals.
CONCLUSION: LAP index, VAI, and PAI calculations can be recommended as a potential biomarker for early diagnosis of cardiometabolic diseases common in patients with psoriasis.

2.Relationships between family functioning, parenting and peer victimization in adolescent depression: A cross-sectional study
Yusuf Ozturk, Merve Onat, Gonca Özyurt, Caner Mutlu, Ali Evren Tufan, Aynur Pekcanlar Akay
doi: 10.14744/nci.2020.36744  Pages 212 - 221
Amaç: Ergenlikte Majör Depresif Bozukluk (MDB), karmaşık bir etiyolojisi ve artan insidansı ile yaygın bir ruh sağlığı sorunudur. Çalışmanın amacı MDB olan ergenlerde aile işlevselliği, ebeveynlerin tutumlarını ve akran istismarını araştırmak ve sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır.
Yöntemler: Çalışma çok merkezli (k = 3), kesitsel, vaka kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. 98 MDB tanısı alan ergen ve 99 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Tüm katılımcılara Beck Depresyon Envanteri (BDE), Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (AHÇYTÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Çok Boyutlu Akran İstismarı Ölçeği (ÇBAİÖ) uygulandı. Analizlerde betimsel, korelasyonel ve iki değişkenli grup karşılaştırmaları kullanılmıştır.
Bulgular: MDB ve kontrol ergenleri olan ergenlerin yaş ortalamaları 14.7 (SS=1.5) ve 15.0 (SS=1.6) idi; sırasıyla. Kız cinsiyet MDB'li gençlerin % 74.5'ini oluşturmaktaydı (kontrollerin% 70.3'ü). Gruplar sosyodemografik özellikler açısından benzerdi (tümü p> 0.05). MDB'li ergenlerde, ADÖ alt ölçeklerinde problem çözme sışındaki tüm ölçeklerde, PARI reddedici tutum, evlilik çatışması, otoriter alt ölçekleri ve tüm ÇBAİÖ alt ölçekleri puanları önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. MDB'li ergenler de FAD problem çözme hariç tüm ÇBAİÖ alt ölçekleri ile ADÖ alt ölçekleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar bulunmuştur.
Sonuç: Bu kesitsel, çok merkezli çalışma, MDB'li gençlerde aile işlev bozukluğu ve akran istismarının daha yüksek olabileceğini düşündürmektedir. Kesitsel tasarım nedenselliğin değerlendirilmesini engellemesine rağmen, depresif gençliğin akran istismarının yanı sıra aile işlevlerini değerlendirmek yararlı olabilir. (NCI-2020-0036.R1)
OBJECTIVE: Major depressive disorder (MDD) in adolescence is a prevalent mental health problem with a complex etiology and a rising incidence. The aim of the study investigated functioning of family, attitudes of parents, and peer victimization in adolescents with MDD and to compare those with healthy adolescents.
METHODS: The study was designed as a multi-center, cross-sectional, case–control study. 98 adolescents diagnosed with MDD and 99 healthy controls were recruited for the study. Beck depression inventory, parental attitude research instrument (PARI) tool, family assessment device (FAD), and multidimensional peer victimization scale (MPVS) were applied to all participants. Descriptive, correlational, and bivariate group comparisons were used in analyses.
RESULTS: The average ages of adolescents with MDD and control adolescents were 14.7 (S.D.=1.5) and 15.0 (S.D.=1.6) years, respectively. Females formed 74.5% of youth with MDD (vs. 70.3% of controls). The groups were similar in terms of socio-demographic features (all p>0.05). Adolescents with MDD had significantly elevated scores in FAD subscales except problem solving, PARI rejection of homemaking, marital conflict, and authoritarian subscales, and all MPVS subscales. Adolescents with MDD also displayed significant positive correlations between all MPVS subscales and FAD subscales except FAD problem-solving.
CONCLUSION: This cross-sectional, multi-center study suggests that family dysfunction and peer victimization may be higher in youth with MDD. Although cross-sectional design precludes evaluation of causality, it may be prudent to evaluate family functions as well as peer victimization of depressed youth.

3.Minimal esophagus dissection without approximating the hiatus in laparoscopic fundoplication in pediatric population
Ergun Ergun, Gulnur Gollu, Ufuk Ates, Aydin Yagmurlu
doi: 10.14744/nci.2020.10693  Pages 222 - 225
Amaç: Laparoskopik Nissen fundoplikasyonunun önemli bir parçası yeterli özofagus ve hiatus diseksiyonuyla sağlanabilen fundusun hazırlanması kısmıdır. Ancak yeterli intraabdominal özofagus oluşturmak için fazla hiatal diseksiyon yapılması morbidite artışına sebep olmaktadır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik Nissen fundoplikasyonunda minimal özofagus diseksiyonu yapılan hastalarda hiatusun daraltılmamasının nüks ve postoperatif hiyatal herni görülmesine etkisinin araştırılmasıdır.
Metod: Çalışmaya 2008-2016 yılları arasında, minimal özofagus diseksiyonu ile, hiatus daraltılmadan laparoskopik Nissen fundoplikasyonu yapılan 0-18 yaş arası hastalar dahil edildi. Hastaların verileri retrospektif olarak kaydedildi; nüks ve postoperatif hiatal herni açısından analiz edildi.
Bulgular: Çalışmaya 143 çocuk dahil edildi. Ortalama yaş 4,5 ±4,6 yıldı (20 gün-17 yaş). Çocukların %54’ünün (n=78) nörolojik defisiti vardı. İki çocukta konservatif yaklaşımla gerileyen postoperatif ileus, bir çocukta tek seans dilatasyon ile tedavi edilen özofageal darlık gelişti. Bir çocukta hiatal herni eşlik eden nüks gelişti ve tekrar ameliyat edildi.
Sonuç: Minimal özofagus diseksiyonu ile, hiatus daraltılmadan yapılan laparoskopik Nissen fundoplikasyonu nüks ve komplikasyon oranlarında artışa neden olmaksızın disfajiden kaçınmayı sağlar. (NCI-2019-0355.R1)
OBJECTIVE: An important part of laparoscopic Nissen’s fundoplication (LNF) is a proper wrap, which may only be possible with proper dissection of esophagus and hiatus. However, too much dissection of esophagus and hiatus to gain sufficient length of esophagus increases morbidity. The aim of this study is to analyze the effect of minimal esophagus dissection in LNF on recurrence and post-operative hiatal hernia.
METHODS: The present study includes the children (0–18 years) who underwent LNF with minimal esophagus dissection and without hiatal closure between 2008 and 2016. The charts of the patients analyzed retrospectively and evaluated in terms of recurrence and post-operative hiatal hernia.
RESULTS: There were 143 children. Mean age was 4.5±4.6 year (20 days–17 years). About 54% of the children (n=78) were neurologically impaired. There were two temporary intestinal obstructions which did not require surgery, one esophageal tightness which resolved with one dilatation session and one recurrence with hiatal hernia which required reoperation.
CONCLUSION: Minimal esophagus dissection without hiatal closure in LNF avoids dysphagia with no increase in the rate of recurrence and complications.

4.Evaluation of body mass index and related lifestyle factors among 14–17-year-old Turkish adolescents
Elif Gunalan, Binnur Okan Bakir, Rabia Bali, Ozlem Tanriover, Burcu Gemici
doi: 10.14744/nci.2020.68878  Pages 226 - 235
AMAÇ: Ergenlik dönemindeki sağlıksız vücut ağırlığı, yetişkinlikte olumsuz sağlık sonuçlarına yol açabileceği için küresel bir sorun olarak görülmektedir. Bu nedenle bu duruma neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı, 14-17 yaş arası Türk ergenlerin beden kütle indeksini (BKİ) belirleyerek, düşük kilolu, aşırı kilolu ve obez olma riski altındaki ergenlerin yaygınlığını tespit etmektir. Ayrıca, sağlıksız vücut ağırlığı kategorileri ile ilişkili yaşam tarzı faktörlerinin de belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Bu çalışma, İstanbul Üsküdar'da yirmi beş farklı liseye kayıtlı 14-17 yaşları arasındaki 1561 ergenin vücut ağırlığının durumu ve ilişkili parametrelerini içeren kesitsel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Katılımcıların boy ve vücut ağırlığı ölçülmüş ve ilişkili faktörler anket yoluyla belirlenmiştir. Dağılımlardaki farklılıklar ki-kare testi kullanılarak analiz edilmiş ve şaşırtıcı değişkenleri kontrol etmek için çok değişkenli lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p <0.05 belirlenmiştir.
BULGULAR: BKİ persentil analizleri katılımcıların %3.6'sının zayıf, %14.3'ünün fazla kilolu ve %13.8'inin obez olduğunu göstermiştir. Yaş, cinsiyet ve okul tiplerinin BKİ ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkili olduğunu (p <0.001) ve günlük yemek sıklığının, yeme hızının ve yemek zamanı düzenliliğinin BKİ ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu belirlenmiştir (p <0.05). Ek olarak, çok değişkenli analiz sonuçlarına göre, cinsiyet ve okul tipinin, 14-17 yaş arası Türk ergenler arasında obezite ile yakından ilişkili olduğu saptanmıştır.
SONUÇ: Bu çalışmada, İstanbul, Türkiye'de ergen obezite sıklığının arttığını ve obezitenin cinsiyet ve okul türüyle yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. İlişkili risk faktörleri dikkate alınarak bu bölgede ileri eğitimsel ve girişimsel çalışmalar yapılmalıdır. (NCI-2019-0085.R3)
OBJECTIVE: During adolescence, unhealthy body weight status is considered as a global concern as it may lead to adverse health consequences in adulthood, therefore evaluation of the risk factors is crucial. The aim of the study was to determine the prevalence of adolescents under the risk of being underweight, overweight, and obese among 14–17-year-old Turkish adolescents. In addition, we examined the association between unhealthy body weight categories and lifestyle factors.
METHODS: This study was designed as cross-sectional study which included body weight status and associated parameters of 1561 adolescents aged between 14 and 17 who were registered 25 different high schools in Istanbul, Uskudar. Height and body weight of participants were measured and related factors were obtained through a questionnaire. Differences in distributions were analyzed using the Chi-square test and to control confounding factors, multivariate logistic regression analysis was performed. As statistical significance limit of p<0.05 was determined.
RESULTS: Body mass index (BMI) percentile analyses indicated that 3.6% of participants were underweight, 14.3% were overweight, and 13.8% were obese. We demonstrated that age, gender, and school types were statistically very significantly associated with BMI (p<0.001) and daily meal frequency, eating speed, and mealtime regularity were significantly related with BMI (p<0.05). In addition, according to multivariate analysis results, gender and school types were closely related with obesity among 14–17-year old Turkish adolescents.
CONCLUSION: This study has been demonstrated that frequency of adolescent obesity in Istanbul, Turkey, has increased and obesity closely related to gender and type of school. Further educational and interventional studies should be organized in this region with consideration of relevant risk factors.

5.Etiological causes and prognosis in children with neutropenia
Zeynep Canan Ozdemir, Yeter Duzenli Kar, Bilge Kasaci, Ozcan Bor
doi: 10.14744/nci.2020.65624  Pages 236 - 242
Amaç: Nötropeni, periferik kandaki nötrofil sayısının 1,500/mm3’ün altında olmasıdır ve çocukluk çağında sık karşılaşılan bir sorundur. Bu çalışmada, birinci basamak sağlık kuruluşunda çalışan hekimlere yol gösterici olması açısından nötropeni nedeni ile takip edilen çocuklarda altta yatan etyolojik nedenler ve prognoz araştırılmıştır.
Metod: Ekim 2014- Ekim 2017 yılları arasında nötropeni nedeni ile yatırılarak veya ayaktan takip edilen çocuk hastaların dosya bilgileri retrospektif olarak incelendi.
Sonuçlar: Toplam 94 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortanca yaşları 24 (8-77) ay, 49’u (%52) kız, 45’i (%48) erkek cinsiyette idi. Başvuru anındaki ortanca nötrofil sayısı 600 (300-970)/mm3 idi. Otuz dört hastanın nötrofil sayısı 0-500/ mm3, 36 hastanın 500-1000/ mm3, 24 hastanın 1000-1500/ mm3 arasında idi. Kırk üç hasta (%45,7) yatırılarak, 51 hasta (%54,3) poliklinikten takip edildi. Elli beş hastada (%58,5) enfeksiyona sekonder nötropeni tanısı konuldu. En sık görülen enfeksiyon odağı üst solunum yolu enfeksiyonları (sıklık: %38,4) idi. Yirmi üç hastada (%24,5) etyolojik neden tespit edilemedi. Altı hastada (%6,3) ilaç kullanımı sırasında nötropeni gelişitiği tespit edildi. Beş hastada (%5.3) vitamin B12 eksikliği [vitamin B12 düzeyi: 168 (129-174) pg/ml, düzey bakılan hasta sayısı 48], iki hastaya (%2) kronik benign nötropeni, bir hastaya (%1,1) immün yetmezlik, bir hastaya (%1,1) otoimmün lenfoproliferatif sendrom, bir hastaya (%1,1) daha önce geçirilmiş enfeksiyona sekonder hemofagositik lenfohistiositoz tanısı konuldu. Konjenital nötropeni tanısı konan hasta yoktu. 91 hastanın (%96,8) nötropenisi düzeldi. Üç hastanın (%3,2) nötropenisi düzelmedi. Bir hasta enfeksiyon nedeni ile kayıp edildi.
Tartışma: Nötropenik çocukların yaklaşık %75’inde etyolojik neden gösterilebilmektedir. En sık etiyolojik neden enfeksiyonlardır. İlaç kullanımına, nutrisyonel eksikliklere bağlı nötropeniler ve kronik benign nötropeniler daha az sıklıkta görülen diğer nötropeni nedenleridir. Klinik gidiş büyük oranda selim seyirli olup, mortalite oranı çok düşüktür. (NCI-2020-0082.R2)
OBJECTIVE: Neutropenia is defined as an absolute neutrophil count (ANC) below 1500/mm3 in the peripheral blood and is a common condition in childhood. In this study, underlying etiological causes and prognoses in children in follow-up due to neutropenia were analyzed to form a guide for physicians working in primary health care institutions.
METHODS: The medical records of pediatric patients who were followed up as an inpatients or outpatients due to neutropenia between October 2014 and October 2017 were reviewed retrospectively.
RESULTS: A total of 94 patients were included in the study with a median age of 24 (8–77) months. The median ANC at the time of admission was 600 (300–970)/mm3. The ANC was 0–500/mm3 in 34 patients (36.2%), 500–1000/mm3 in 36 patients (38.3%), and 1000–1500/mm3 in 24 patients (25.5%). Of the total, 43 patients (45.7%) were followed up as inpatients and 51 (54.3%) were followed as outpatients. Fifty-five patients (58.5%) were diagnosed with post-infectious neutropenia. The most common focus of infection was the upper respiratory airway (38.4%). The etiological cause could not be identified in 23 (24.6%) patients, neutropenia developed during drug use in 6 patients (6.3%), 5 patients (5.3%) were diagnosed with Vitamin B12 deficiency (Vitamin B12 level: 168 [129–174] pg/ml, the levels were studied in 48 patients), 2 patients (2%) were diagnosed with chronic benign neutropenia, 1 patient (1.1%) was diagnosed with immune deficiency, 1 patient (1.1%) was diagnosed with autoimmune lymphoproliferative syndrome, and 1 patient (1.1%) was diagnosed with hemophagocytic lymphohistiocytosis secondary to a previous infection. No patient was diagnosed with congenital neutropenia. A total of 91 patients (96.8%) recovered from the neutropenia. Neutropenia did not improve in 3 patients (3.2%). One patient was lost due to infection.
CONCLUSION: Etiological cause can be shown in approximately 75% of neutropenic children. The most common etiological cause is infection. Drug use, nutritional deficiencies, and chronic benign neutropenia are less common causes of neutropenia. The clinical course is largely benign and the mortality rate is very low.

6.Evaluation of infants with HIV-infected mothers and perinatal transmission in Turkey: A single-center experience
Nurhayat Yakut, Eda Kepenekli
doi: 10.14744/nci.2021.59013  Pages 243 - 248
Amaç
Vertikal HIV geçişinin perinatal dönemde alınacak önlemler ile engellenmesi mümkündür. Bu çalışmada, çocuk enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde takip edilen HIV ile enfekte annelerin bebeklerinin değerlendirilmesi ve perinatal HIV geçişinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler
Aralık 2017- Ekim 2019 tarihleri arasında Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları kliniğinde izlenen HIV ile enfekte annelerden doğan bebeklerin klinik ve laboratuvar özellikleri retrospektif olarak incelendi.
Bulgular
Çalışma süresince HIV ile enfekte anneden doğan 18 bebek izlendi. Tüm bebeklerin sezaryen ile doğduğu ve hiçbirinin anne sütü almadığı belirlendi. HIV tanısı annelerden biri hariç tümüne doğumdan önce konulmuş olup, bu anneler gebelik boyunca antiretroviral tedavi (ART) almıştı ve doğum öncesi bakılan HIV-1 RNA’ ları negatif bulunmuştu. Sadece bir anneye doğum sırasında intravenöz zidovudin verilmişti. Tüm bebeklere doğum sonrası ilk gün oral zidovudin ile antiretroviral proflaksi başlandı ve en az 6 hafta devam edildi. Tüm bebeklere doğum sonrası ilk 48 saatte HIV-1 RNA bakıldı ve hepsi negatif sonuçlandı. Postnatal ikinci haftada HIV-1 RNA bakılabilen 14 bebekte, dördüncü haftada 15, dördüncü ayda 17 ve altıncı ayda 15 bebekte HIV viral yükü negatif saptandı. On dört bebeğe 12. ayda anti-HIV antikoru bakıldı ve on tanesi pozitif bulundu. On sekizinci ayda anti-HIV antikoru bakılan 12 bebeğin hepsi negatif bulundu Çalışmamızda takip edilen HIV ile enfekte anne bebeklerinin hiçbirisinin enfekte olmadığı tespit edildi.
Sonuç
Bulgularımız, anneden bebeğe HIV geçişini önlemek için tüm HIV ile enfekte gebelere uygun ART başlanmasının, doğum öncesinde, doğum sırasında ve sonrasında alınacak tedbirlerin önemini vurgulamaktır. (NCI-2021-1-6/R1)
OBJECTIVE: The most common route of HIV infection in children is through perinatal transmission. In this study, we aimed to evaluate the characteristics of infants with HIV-infected mothers and perinatal HIV transmission.
METHODS: We conducted a retrospective, single-center study of HIV-exposed infants in between December 2017 and October 2019 in a Marmara University Pendik Training and Research Hospital.
RESULTS: A total of 18 infants were examined. All babies were born by cesarean section, and none of them were breastfed. Seventeen mothers were diagnosed with HIV before pregnancy. These mothers had received antiretroviral therapy (ART) during pregnancy, and their viral loads before delivery were negative. An antiretroviral prophylaxis with oral zidovudine was started in all infants within their 1st day of birth and continued for at least 6 weeks. All infants were tested for their HIV viral load within the first 48 h of birth, with negative results, and 12 infants were tested for anti-HIV antibodies at the 18th month, again with negative results. In this study, we determined that none of the infants had been infected with HIV.
CONCLUSION: Our findings highlight the importance of initiating ART for all HIV-infected pregnant women and the importance of protection modalities during pregnancy, delivery, and the postnatal period for the prevention of perinatal transmission of HIV.

7.Assessment of respiratory tract viruses in febrile neutropenic etiology in children and comparison with healthy children with upper/lower respiratory tract infection
Ayşe Bozkurt Turhan, Tercan Us, Ener Cagri Dinleyici, Gonca Kilic Yildirim, Nilgun Kasifoglu, Zeynep Canan Ozdemir, Ozcan Bor
doi: 10.14744/nci.2020.99896  Pages 249 - 254
Giriş: Bu çalışma, febril nötropeni nedeni ile takip edilen 0-18 yaş arasındaki hastaların atak sırasında alınan nazofaringeal sürüntülerden, Luminex xTAG teknolojisi kullanarak solunum yolu virüslerinin sıklığının belirlenmesi ve eş zamanlı olarak nötropenik olmayan ateşli çocuklar ile karşılaştırılmasını amaçlayan bir yıllık prospektif araştırmadır.
Materyal and Metod: Çalışmaya Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bölümünde izlenen malignensili nötropenik ateş hastaları (n=40) dahil edildi. Kontrol grubu (n=76) olarak acil servise ateş nedeni ile başvuran benzer yaş grubundaki üst/alt solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE/ASYE) olan çocuklar alındı.
Bulgular: Toplam 53 febril nötropenik atağın 16’sında (%30.1) viral etkenler gösterildi. En sık saptanan virüsler sırasıyla coronavirüs (%23.7, n=9), influenza B (%18.4, n=7) ve adenovirüs (%18.4, n=7) olarak belirlendi. ÜSYE’si olan ateşli 76 çocuktan 40’ında (%52.6) viral etkenlerin olduğu ve bunlardan 28’inde tek bir etkenin olduğu saptandı. En sık saptanan virüsün adenovirüs (%28.6, n=14) olduğu görüldü. ASYE’si olan 42 hastanın 32’sinde (%76.1) viral etkenler görülürken, 27’sinde tek etken saptanan bu hastalarda en sık saptanan virüs RSV’ydi (%21.7, n=5).
Sonuç: Bu çalışma, FEN’li olguların %30’unda solunum yolu virüslerini saptayarak etyolojide viral ajanların önemli rolü olduğunu gösteren, aynı zaman periyodunda nötropenik olmayan ateşli çocuklardaki viral etkenleri de dökümante eden ilk çalışmadır. Bu çalışmaların artması ile birlikte, seçilmiş hastalarda antiviral tedavi vermenin yanısıra, sıkı klinik ve mikrobiyolojik/moleküler tanı kriterlerine dayanarak solunum yolu enfeksiyonunun viral nedenli olduğu gösterilen febril nötropenili çocuklarda antimikrobiyal ajan kullanımın azaltılmasını, antibiyotiklerin daha seçici kullanılmasını ve/veya daha erken kesilmesini sağlayabilir. (NCI-2020-0249.R1)
OBJECTIVE: This study aims to compare the frequency of respiratory viruses using real-time and multiplex polymerase chain reaction technology and nasopharyngeal swabs taken during exacerbation of patients aged 0–18 years followed for febrile neutropenia (FN) with non-FN children.
METHODS: This prospective study included a total of 40 patients with FN and malignancies followed at Eskisehir Osmangazi University, Department of Pediatric Hematology and Oncology. The control group (n=76) consisted of age-matched patients with upper respiratory tract infections (URTIs) or lower respiratory tract infections (LRTIs) who were admitted to the emergency service due to fever.
RESULTS: Viral agents were detected in 16 of 53 FN attacks (30.1%). The most commonly isolated viruses were coronavirus (23.7%, n=9), influenza B (18.4%, n=7), and adenovirus (18.4%, n=7). Of 76 children diagnosed with URTI with fever (52.6%) had viral agents, and only 28 of them had a single agent. The most commonly isolated virus was adenovirus (28.6%, n=14). Viral factors were found in 32 of 42 patients (76.1%) patients diagnosed with LRTI, while respiratory syncytial virus was the most common virus in 27 patients (21.7%, n=5).
CONCLUSION: Our study results show that viral agents play an important role in the etiology of FN. This is the first study to show that viral agents play an important role in the etiology of this disease and viral factors in non-neutropenic febrile children at the same time period by detecting respiratory viruses in 30% of FN cases. More similar studies provide antiviral therapy in selected patients, as well as these studies lead to reduce the use of antimicrobial agents or allow more selective use of antibiotics and/or the earlier discontinuation of these antibiotics in febrile neutropenic children who have been shown to have viral cause of respiratory tract infection based on clinical and microbiological/molecular diagnostic criteria.

8.Evaluation of quality of life and its associations with clinical parameters in pediatric patients with familial Mediterranean fever
Deniz Gezgin Yildirim, Sevcan Azime Bakkaloglu, Sebnem Soysal Acar, Bulent Celik, Necla Buyan
doi: 10.14744/nci.2020.90093  Pages 255 - 260
Amaç
Kronik hastalığa sahip çocuk hastalarda iyi yaşam kalitesi önemlidir ve hastalığın başarılı yönetildiğinin göstergesidir. Çalışmamızın amacı çocuk ailevi Akdeniz ateşi (AAA) hastalarında yaşam kalitesi düzeyini ölçmek ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmektir.
Yöntem
Yaşam kalitesi (YK), çocuk hasta ve ebeveynine yönelik yapılan Kinder Lebensqualität Fragebogen (KINDL®) anketi (küçük çocuk: 4-7 yaş, çocuk: 8-16) ile değerlendirildi.171 çocuk AAA hastası ve ebeveynleri; 59 sağlıklı çocuk ve ebeveynleri çalışmaya dahil edildi.
Bulgular
Çocuk AAA hastalarının KINDL YK skorları sağlıklı çocuklara göre anlamlı düzeyde düşüktü. AAA çocukların fiziksel iyilik hali ve duygusal iyilik hali KINDL YK skorları sağlıklı yaşıtlarına göre anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla, p = 0.017 ve p = 0.020). Küçük ve büyük yaş grubu AAA hastaları arasında KINDL YK skorları değerlendirildiğinde, küçük yaş grubu AAA hastalarında sadece benlik saygısı skoru daha yüksekti (p = 0.004) ve büyük yaş grubu AAA hastalarında okul fonksiyon skoru daha yüksekti (p = 0.002). Kolşisin tedavisine uyum gösteren ve göstermeyen hastalar arasında fiziksel iyilik hali ve hastalık modülü skorlarında anlamlı farklılıklar vardı (sırasıyla, p = 0.042 ve p = 0.047). Fiziksel iyilik ve hastalık modülü skorları, bir yılda seyrek atak geçiren hastalarda sık atak geçiren hastalara göre daha yüksekti (sırasıyla, p = 0.004 ve p = 0.014).
Sonuç
Çalışmamız çocuk AAA hastalarının yaşam kalitesinin belirgin düzeyde etkilendiğini göstermektedir. Düzensiz kolşisin kullanımı ve sık atak geçirme yaşam kalitesini daha da fazla etkilemektedir. Yaşam kalitesi ölçümü eşliğinde multidisipliner bir takip ile AAA hastalarının düzenli değerlendirilmesi, hastalık aktivitesinin kontrolü ve gerekli hastalarda bireysel destek önemlidir. (NCI-2020-0222.R1)
OBJECTIVE: A favorable quality of life (QoL) is important in children with chronic disease, and it reflects successful disease management. The aim of our study was to evaluate QoL and its association with clinical parameters in pediatric patients with familial Mediterranean fever (FMF).
METHODS: The Kinder Lebensqualität Fragebogen (KINDL®) questionnaires (kiddy: 4–7 years; kid: 8–16 years) for children and the proxy version for parents were implemented as a QoL measure. A total of 171 FMF patients, 69 healthy peers and their parents were enrolled in the study.
RESULTS: The KINDL QoL scores of the FMF patients were significantly lower than their healthy peers. The physical and emotional well-being KINDL QoL scores of the FMF children were significantly lower than their healthy peers (p=0.017 and p=0.020, respectively). In the evaluation of the KINDL QoL scores between the kiddy and kid groups, only the self-esteem score was higher in the kiddy group (p=0.004), and the school functioning scores were higher in the kid group (p=0.002). The scores in the physical well-being and disease module had significant differences between patients who were adherent and those who were non-adherent to colchicine therapy (p=0.042 and p=0.047, respectively). The scores in the physical well-being and disease module were significantly higher in patients with fewer attacks than those who had many attacks per year (p=0.004 and p=0.014, respectively).
CONCLUSION: This study suggests that FMF patients have significantly impaired QoL. The irregular use of colchicine and more frequent attacks affect QoL even more. A QoL assessment with multidisciplinary follow-up and control of the disease activity are essential, and if necessary, individualized support should be given to patients.

9.Retrospective evaluation of acute transfusion reactions in a tertiary hospital in Erzurum, Turkey
Yeter Duzenli Kar, Duygu Ozkorucu Yildirgan, Belkis Aygun, Demet Erdogmus, Konca Altinkaynak
doi: 10.14744/nci.2020.76258  Pages 261 - 268
Amaç: Kan ve kan bileşenlerinin transfüzyonu özel bir tür doku nakli olup, hayat kurtarıcı bir tedavidir. Ancak kan ürünleri transfüzyonlarının faydaları yanı sıra, bazı istenmeyen yan etkileri de vardır. Çalışmamızda; hastanemizde kan ve kan bileşenlerine bağlı görülen akut transfüzyon ilişkili istenmeyen reaksiyonların tipleri ve sıklığı incelendi. incelenmiştir.
Materyal ve metod: Çalışmada; hastanemizde Ocak 2018-Ocak 2020 tarihleri arasında görülen akut transfüzyon reaksiyon (ATR) tipleri, oluşma zamanı, kullanılan kan ve kan bileşeni türleri Hemovijilans birimi kan ürünleri uygulama ve yan etki bildirim formlarından retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: İki yıllık süreçte 9334 hastaya 61636 adet kan ve/veya kan bileşeni kullanıldığı, transfüzyon uygulanan hastaların 53’ünde ATR geliştiği tespit edildi. İki hastada iki kez olmak üzere toplamda 55 akut transfüzyon reaksiyonu gelişti. geliştiği bildirilmiştir. ATR gelişen hastaların 18’i kadın, 35’i erkek cinsiyette, yaşları 1 ay- 85 yaş aralığında idi. ATR sıklığı %0.09, ATR’larının % 47.3’ünü alerjik transfüzyon reaksiyonları, %41.8’ini febril nonhemolitik transfüzyon reaksiyonları (FNHTR), % 7.3’ünü hipotansif transfüzyon reaksiyonları, %1.8’ini transfüzyon ilişkili akciğer hasarı (TRALI) oluşturmakta idi. Tüm transfüzyon reaksiyonlarının %61.8’i eritrosit süspansiyonu, %30.9’u taze donmuş plazma (TDP), %5.5’i trombosit süspansiyonu, %1.8’i tam kan kullanımı ilişkiliydi.
Tartışma: Ülkemizden transfüzyon reaksiyon sıklığını ve reaksiyon tiplerini değerlendiren kısıtlı sayıda çalışma vardır. Hastanemizde en sık bildirilen istenmeyen transfüzyon reaksiyonu alerjik reaksiyonlar ve FNHTR’dır. En sık yan etki bildirilen kan ürünü türü eritrosit süpansiyonu kullanımı ilişkiliydi. Transfüzyon yapılan hastaların transfüzyon süresince ve sonrasında istenmeyen reaksiyonlar açısından izlenmesi transfüzyon reaksiyonlarının sıklığının, tipinin, risk etmenlerinin belirlenmesi ve güvenlik önlemlerinin alınabilmesi açısından önemlidir. (NCI-2020-0127.R2)
OBJECTIVE: Transfusion of blood and blood components is a special type of tissue transplantation, a life-saving treatment. However, besides the benefits of blood product transfusions, there are also some undesirable side effects. In the present study, the frequency and type of transfusion reactions related to blood and blood components were investigated.
METHODS: In this retrospective study, types and the time of occurrence of acute transfusion reaction (ATR), the types of blood and blood components used in our hospital between January 2018 and January 2020 were evaluated for hemovigilance using unit blood products application and side effect reporting forms.
RESULTS: During the 2-year period, 61,636 blood and/or blood components were used in 9334 patients, and 53 of the transfused patients developed ATR. In two patients, ATR developed 2 times and a total of 55 ATR developed. Of the patients who developed ATR, 18 were female and 35 were male, and their ages ranged from 1 month to 85 years. The frequency of ATR was 0.09%, and 47.3% of ATRs were allergic transfusion reactions, 41.8% were febrile non-hemolytic transfusion reactions (FNHTRs), 7.3% were hypotensive transfusion reactions, and 1.8% were transfusion-related lung injury. Fifty-five ATRs were found to be associated with 61.8% erythrocyte suspension, 30.9% with FFP, 5.5% with platelet suspension, and 1.8% with whole blood.
CONCLUSION: There are a limited number of studies evaluating transfusion reaction frequency and reaction types from our country. The most frequent ATR reported in our hospital were mild allergic reactions and FNHTR. The most common side effect of blood product type was erythrocyte suspension. It is important to monitor the transfused patients for undesired reactions during and after the transfusion to determine the frequency, type, risk factors, and safety precautions of the transfusion reactions.

10.Bladder neck sparing during robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy: Six-year experience
Sercan Yilmaz, Esat Ak, Eymen Gazel, Serdar Yalcin, Kenan Yiğit Yildiz, Lutfi Tunc
doi: 10.14744/nci.2020.49092  Pages 269 - 274
GİRİŞ: Prostat kanseri, gelişmiş ülkelerde erkeklerde en sık rastlanan kanser tipidir. Radikal prostatektomi (RP) organa sınırlı hastalıkta standart tedavi olmakla birlikte son yirmi yılda robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi (RALP) daha popüler hale gelmektedir. RP sonrasında inkontinansta en önemli faktör fonksiyonel sfinkter mekanizmalarının korunmasıdır. Tunç ve arkadaşları 2015 yılında yayınladığı makalesinde RALP sırasında mesane boynu koruyucu tekniği tanımlamışlardır. Bu çalışmanın amacı; tek cerrah tarafından yapılan ve bu yeni tekniğimizin uygulandığı RALP vakalarının uzun dönem sonuçlarını sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇ: Bu çalışmada Ocak 2012 ve Aralık 2017 tarihleri arasında RALP prosedürü uygulanan 331 hasta retrospektif olarak incelendi. Dört-kollu da Vinci robotik cerrahi sistem (Intuitive Surgical, Inc., Sunnyvale, CA) kullanılarak tüm hastalara mesane boyun koruyucu teknik uygulandı. Cerrahi öncesi; post-op kateter alınması sonrası ve RALP ‘ den 1 ay sonrasında “SF-12 QoL anketi” kullanılarak yaşam kalitesi değerlendirildi. Tamamen kuru olduğunu belirten, öksürme, hapşırma sırasında idrar kaçırma tariflemeyen hastalar kontinan olarak kabul edildi. Koruma amaçlı günde bir veya daha fazla ped kullanan hastalar ve öksürme hapşırma sırasında veya gece idrar kaçırması olan hastalar inkontinan kabul edildi.
SONUÇLAR: Ortalama Ameliyat süresi, yerleştirme süresi ve anastomoz süresi sırasıyla,9±28,9 dk, 7,2±2,2 dk, 18±3,1 dk olarak görüldü. Tahmini kan kaybı ortalama 51,6±22,9 ml olarak bulundu. Hastanede kalma süresi ortalama 2,2±0,8 gün iken ortalama kateterizasyon süresi 7.1±1.3 gündü. Kateter çekilmesi sonrası 310 (93,6%) hasta o anda kontinan iken takip sırasında 318(96%) hasta 1. ay sonrasında ve hastaların tümünün 1. yılın sonunda tamamen kontinan olduğu görüldü. Stress inkontinans adına herhangi bir cerrahi girişim gereksinimi görülmedi.
TARTIŞMA: Tanımladığımız günden bu yana mesane boynu koruyucu tekniğin uzun dönem sonuçlarının çok efektif olduğu görüldü. Bu yeni tekniğimiz olumlu onkolojik sonuçlar vermekle birlikte RALP sonrası kateter alınmasıyla birlikte erken dönemde kontinans sağlamaktadır. (NCI-2020-0105.R1)
OBJECTIVE: Prostate cancer is the most frequently diagnosed cancer among men in developed countries. Radical prostatectomy (RP) is the standard surgical treatment for patients with organ-confined disease and robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy (RALP) procedures get more popular in the past 20 years. The most important factor of continence after RP is the preservation of the functional sphincter mechanisms. Tunc et al. described the novel bladder neck preserving technique in RALRP in 2015. The purpose of this study is to present our long-term results of our novel technique during RALP performed by single surgeon (LT).
METHODS: In this study, 331 patients who went under procedure RALP between January 2012 and December 2017 analyzed retrospectively. Bladder neck sparing technique was performed for all patients used by a four-armed da Vinci robotic surgical system (Intuitive Surgical, Inc., Sunnyvale, CA). Quality of life (QoL) scores were assessed before RALP, after urethral catheter removal, and at the 1st month after RALP used by SF-12 QoL questionnaire. Patients without urine leakage during coughing or sneezing, as well as those who stayed totally dry, were considered as continent. Those who used more than 1 protective pad per day and/or had urine leakage during coughing, sneezing, or during the night were considered incontinent
RESULTS: The mean operation time, docking time, and anastomosis time were 76.9±28.9, 7.2±2.2, and 18±3.1 min, respectively. Estimated blood loss was 51.6±22.9 ml. The mean hospital stay was 2.2±0.8 days. The mean duration of the catheter was 7.1±1.3 days. After catheter removal, 310 (93.6%) of patients were continent immediately. During follow-up, 318 (96%) were continent after 1 month and 329 (99.3%) were totally continent after 1 year. No patient received surgical treatment for stress incontinence.
CONCLUSION: Since we have defined bladder neck sparing technique, we have realized that our technique is very effective with our long-term results. Our novel technique provided very early continence at the time of catheter removal after RALP within short-term follow-up in addition to favorable oncologic results.

11.Reaction frequency to the skin prick test of inhalant and food allergens in children
Oner Ozdemir
doi: 10.14744/nci.2020.46656  Pages 275 - 279
Amaç: Nadiren sistemik reaksiyona yol açabilmesine rağmen, değişik inhalan ve gıda alerjenleri için yapılan deri prik testi (DPT) iyi eğitimli personel tarafından uygulandığında güvenli bir işlemdir. Bu makalede, amacımız kliniğimize son 6 yılda değişik allerjik semptomlarla getirilen Türk çocuklarında deri prik testi sonrası gelişen reaksiyonları geriye dönük değerlendirmekti.
Yöntemler: 2 ay- 18 yıl arasında değişen yaşlardaki 12.529 hastanın Mayıs 2013- Mart 2019 arasında yapılan DPT sonuçları geriye dönük değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların ortalama yaşı 6.12±4.38 ve bunların %46.4’ü kadındı. Teşhislere göre hastalar gruplandığında; 4.858’inde astımı, 2.720’inde alerjik riniti, 352’inde besin allerjisini ve 1.898’inde değişik alerjik hastalıkları düşündüren semptomlar, 1.795’inde döküntü ve 906’sında atopik dermatit mevcuttu.
Bulgular: 12.529 hastadaki 6 yıllık deneyimimizi yansıtan bu retsrospektif çalışmada, DPT sonrası reaksiyon tüm hastaların 9’unda (%0.07) gözlendi. Bu hastalar 3 kadın ve 6 erkekti. Bu reaksiyonlar 3 egzama, 2 ürtiker, 2 allerjik rinit ve 1 astımlı hastada gözlendi. Bunların yaş ortalaması 5.9±3.5 yaş idi. Reaksiyonlar en çok deri hastalığı olan (egzama ve döküntü) beş hastamızda görüldü. En sık, 9 hastanın 8’inde, görülen vazovagal reaksiyon testten sonraki 1.-20. dakika arasında gerçekleşen senkoptu.
Sonuç: Çalışmamızda, DPT’ye karşı herhangi bir sistemik reaksiyon veya anafilaksi gözlenmedi. Literatüre uygun şekilde sistemik olmayan reaksiyon (vazovagal reaksiyon) oranı 7/10.000 idi. (NCI-2020-0078.R1)
OBJECTIVE: When applied by well-trained personnel, skin prick test (SPT) for a variety of inhalant and/or food allergens is a safe procedure although it may rarely cause systemic reaction. In this article, our aim was to evaluate the reactions after SPTs for the past 6 years in Turkish children having various allergic symptoms brought to our clinic.
METHODS: The results of the SPTs, performed between May 2013 and March 2019, of 12.529 patients whose ages vary from 2 months to 18 years have been retrospectively evaluated.
RESULTS: The average age of the patients who were included in this study was 6.12±4.38 years and 46.4% of them were female. When the patients were categorized according to the diagnosis, it was observed that 4.858 of them with symptoms suggesting asthma; 2.720 of them having symptoms suggesting allergic rhinitis; 1.795 of them having rashes; 906 of them with atopic dermatitis; 352 of them having symptoms suggesting food allergy and the remaining 1.898 with symptoms suggesting various diagnoses. In this study, which reflects our 6-year experience from the results of 12.529 patients, post-SPT reactions have been observed in 9 out of 12.529 patients (0.07%). They were three females and six males. These reactions were observed in 3 eczemas, 2 urticaria, 2 allergic rhinitis, and 2 suggested diagnosis of asthma patients. Their mean age was 5.9±3.5 years. SPT reactions were mostly seen in our five patients having skin disorder (eczema and rashes). The most frequent symptom of vasovagal reaction was syncope, occuring between 1 and 20 min after SPT, in eight of nine patients.
CONCLUSION: During our study, any systemic reaction or anaphylaxis to SPT was not observed. The non-systemic reaction (vasovagal reaction) rate was 7/10.000, similar to the literature.

12.The evaluation of patients with optic disc edema: A retrospective study
Selma Urfalioglu, Gokhan Ozdemir, Mete Guler, Gamze Gizem Duman
doi: 10.14744/nci.2020.25483  Pages 280 - 285
AMAÇ: Optik disk ödemi, nöroftalmoloji kliniklerinin karşılaştığı önemli problemlerdendir. Bu makalede optik disk ödemi olan hastaları analiz etmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastaların, ana şikayetleri, ilişkili sistemik hastalıkları, görme keskinlikleri, optik disk ödeminin özellikleri, diğer oküler bulguları, topikal veya sistemik ilaçları, tedavi yöntemleri, takip muayeneleri ilgili verileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmada 77 kadın, 23 erkek hasta vardı. Optik disk ödemi 65 hastada iki taraflı, 35 hastada tek taraflı olarak tespit edildi. İlk başvuruya kadar semptomların süresi 19,82±17,18 (0-90) gündü. 74 hastada sistemik bozukluk yoktu ancak 11 hastada diyabetes mellitus, 4 hastada hipertansiyon, 3 hastada koroner arter hastalığı, 2 hastada ürtiker, 1 hastada lenfoma, 1 hastada multipl skleroz, 1 hastada mastoidit, 1 hastada skleroderma ve 2 hastada gebelik saptandı. Hastaların 93'ünde ek oküler bulgu saptanmadı, 2'sinde üveit, 1'inde korneal distrofi, 1'inde keratokonus, 1'inde katarakt, 1'inde geçirilmiş katarakt ameliyatı ve 1'inde periferik retinal dejenerasyon vardı.
Optik disk ödeminin ana etiyolojisi 44 hastada saptanan idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon olarak tespit edildi. Tüm bu hastalarda bilateral optik disk ödemi gözlendi ve 43 hastaya oral asetazolomid ve 1 hastaya oral topiramat verildi.
SONUÇLAR: Görme kaybı ve artmış kafa içi basınç semptomları ile başvuran hastalarda optik sinir ödemi varlığı mutlaka değerlendirilmelidir. Fundoskopik muayene ile erken tanı bu hastalarda görme keskinliğini artırabilir. (NCI-2019-0343.R3)
OBJECTIVE: Optic disc edema is among major problems that neuro-ophthalmology clinics encounter. We intended to analyze patients with optic disc edema in this article.
METHODS: Data related to the main complaint, associated systemic disease, visual acuity, characteristics of optic disc swelling, other ocular findings, topical or systemic drugs, treatment methods, follow-up examination, and related data of the patients were obtained retrospectively.
RESULTS: There were 77 female and 23 male patients in the study. Optic disc edema was detected bilaterally in 65 patients, unilaterally in 35 patients. The duration of the symptoms until the first application was 19.82±17.18 (0–90) days. There were no systemic disorders in 74 patients but diabetes mellitus in 11 patients, hypertension in four patients, coronary artery disease in three patients, urticaria in two patients, lymphoma in one, multiple sclerosis in one patient, mastoiditis in one patient, scleroderma in one, and pregnancy in two patients were detected. While 93 patients had no additional ocular findings, 2 had uveitis, 1 had corneal dystrophy, 1 had keratoconus, 1 had cataract, 1 had previous cataract surgery, and 1 had peripheral retinal degenerations. The major etiology of the optic disc edema was idiopathic intracranial hypertension, which was detected in 44 patients. In all these patients, bilateral optic disc edema was observed and 43 patients were given oral acetazolamide and one patient oral topiramate.
CONCLUSION: The presence of optic nerve edema should be absolutely evaluated in patients presenting with symptoms of vision loss and increased intracranial pressure. The early diagnosis with fundoscopic examination may increase visual acuity in these patients.

13.A meta-analysis of antibiotic resistance rates in Pseudomonas aeruginosa isolated in blood cultures in Turkey between 2007 and 2017
Sinem Akkaya Isik, Ercan Yenilmez, Riza Aytac Cetinkaya, Levent Gorenek, Sukran Kose
doi: 10.14744/nci.2020.93195  Pages 286 - 297
Giriş: Pseudomonas aeruginosa'nın prevalansı son yıllarda sabit kalmışken, dirençli suşlarda dramatik bir artış söz konusudur. Bu meta-analizde, son 11 yılda Türkiye'de kan kültürlerinden izole edilen P. aeruginosa suşlarını analiz edip antimikrobiyal duyarlılıklarında ki değişimi ortaya koymayı amaçladık.
Gereç ve yöntem: 2007-2017 yıllarına ait veriler toplandı. Bu veriler Grup-1; 2007-2011 ve Grup-2; 2012-2017 olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup-1 ve Grup-2, antibiyotik direnç oranlarında ki değişim açısından analiz edildi. Çalışma verileri PRISMA kriterlerine gore incelendi, daha sonra meta-analiz edildi.
Bulgular: Çalışmaya 25 çalışma ve toplam 30 çalışma verisi dahil edildi. Türkiye'de P. aeruginosa'da meropenem direnç prevalansı 637 izolatın meta-analizine göre % 25,1 (% 95 Cl: 20,65 ila 29,83) olmuştur. Grup-1 ve Grup-2'de meropenem direnç oranları ise sırasıyla% 23,4 (% 95 CI: 18,34 - 28,99) ve % 29,3 (%95 CI: 21,23 - 38,23) idi. İmipenem direnç prevalansı 1421 izolatın meta-analizine göre % 26,8 (%95 Cl: 23,40 - 30,35) idi. Grup-1 ve Grup-2'de imipenem direnç oranları ise sırasıyla% 26,2 (%95 CI: 22,41 - 30,27) ve% 28,4 (%95 CI: 21,57 - 35,88) idi. Siprofloksasin direnç oranı 1388 izolatta% 27.04 (% 95 Cl: 21.88 - 32.52) olmuştur. Grup-1 ve Grup-2'de siprofloksasin direnç oranları sırasıyla% 30,8 (% 95 CI: 24,35 - 37,56) ve% 18,6 (% 95 CI: 10,72 - 28,11) idi. Türkiye'de P.aeruginosa'da piperasilin-tazobaktam direnç prevalansı 1030 izolatın meta-analizine göre% 29,2 (% 95 Cl: 21.058 - 38.088) idi. Grup-1 ve Grup-2'deki piperasilin-tazobaktam direnç oranları sırasıyla% 26,1 (% 95 CI: 17,76 - 35,31) ve% 38,2 (% 95 CI: 18,48 - 60,27) idi.
Sonuç: Türkiye'de P. aeruginosa tedavisinde sık kullanılan antibiyotikler olan meropenem ve piperasilin-tazobaktama karşı direnç oranlarında önemli bir artış vardır. P.aeruginosa’nın etken olduğu enfeksiyonların tedavisinde antipsödomonal aktiviteye sahip diğer antibiyotiklere öncelik verilmelidir. (NCI-2020-0205.R1)
OBJECTIVE: The prevalence of Pseudomonas aeruginosa has remained stable in recent years, and resistant strains has increased dramatically. In this meta-analysis, we aimed to analyze the P. aeruginosa strains isolated from blood cultures in Turkey during the last 11 years and to reveal their antimicrobial susceptibility.
METHODS: Data collected between 2007 and 2017 were divided into two groups as Group-1; 2007–2011 and Group-2; 2012–2017. The differences in antibiotic resistance rates between Group-1 and Group-2 were analyzed. The study data were included according to PRISMA criteria, then meta-analysis was performed.
RESULTS: A total of 30 study data from 25 studies were included in the study. The prevalence rate of meropenem (MEM) resistance in P. aeruginosa in Turkey was 25.1% (95% Cl: 20.65–29.83) according to a meta-analysis of 637 isolates. MEM resistance rates in Group-1 and Group-2 were 23.4% (95% Cl: 18.34–28.99) and 29.3% (95% Cl: 21.23–38.23), respectively. The prevalence rate of imipenem (IMP) resistance in P. aeruginosa in Turkey was 26.8% (%95Cl: 23.40–30.35) according to a meta-analysis of 1421 isolates. IMP resistance rates in Group-1 and Group-2 were 26.2% (95%Cl: 22.41–30.27) and 28.4% (95%Cl: 21.57–35.88), respectively. Ciprofloxacin (CIP) resistance rate was 27.04% (95% Cl: 21.88–32.52) in 1388 isolates. CIP resistance rates in Group-1 and Group-2 were 30.8% (95% Cl: 24.35–37.56) and 18.6% (95% Cl: 10.72–28.11), respectively. The prevalence rate of piperacillin-tazobactam (TZP) resistance in P. aeruginosa in Turkey was 29.2% (95% Cl: 21.058–38.088) according to a meta-analysis of 1030 isolates. TZP resistance rates in Group-1 and Group-2 were 26.1% (95% Cl: 17.76–35.31) and 38.2% (95% Cl: 18.48–60.27), respectively.
CONCLUSION: There is a remarkable increase in resistance rates in P. aeruginosa to MEM and TZP in Turkey due to frequent use. Other antibiotics with antipseudomonal effect should be prioritized in the treatment of these infections.

14.Association of blood groups on the risk of COVID-19 infection, morbidity, and mortality
Meltem Sertbas, Volkan Kizilay, Selma Dagci, Pinar Eker, Zeynep Yazici, Ebru Elci, Serkan Elarslan, Nurettin Yiyit, Yasar Sertbas, Kamil Ozdil
doi: 10.14744/nci.2021.91328  Pages 298 - 305
AMAÇ: Kan gruplarının ve Rh faktörünün COVID-19 gelişimi üzerindeki etkilerini ve hastalığın klinik seyir, inflamatuar parametreler ve organa özgü biyokimyasal parametreler gibi diğer etkileri ile birlikte, tüm yönleriyle önemli sayıda hastada karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Çok merkezli çalışmamız, retrospektif olarak COVID-19 tanısıyla hastaneye yatırılan ve hastanede kaldıkları süre boyunca kan grupları kaydedilen 3.551 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Kontrol grubu olarak hastanelerimize bağlı kan bankasına son bir yıl içinde başvuran 22.133 kişinin tıbbi verileri kullanıldı. Kan grupları ve klinik özellikler arasındaki farklılıklar analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 3.551 hasta içinde A Rh (+) kan grubuna sahip olanların enfeksiyon riski oranının kontrol grubuna göre yüksek olduğu bulundu (vaka: %41.3ve kontrol: %38.8), (OR 1.113; %95 CI: 1.036-1.197; p: 0.003). O Rh (+) kan grubuna sahip olanların ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (vaka grubu: % 26 ve kontrol grubu: %28.3) (OR 0.862; %95 CI: 0.823-0.966; p: 0.005). Yoğun bakım ünitelerine kabul ve mortalite açısından kan grupları arasında anlamlı fark yoktu, AB Rh (+) kan grubu olan hastaların diğerlerine göre entübasyon riskinin daha yüksek olduğu görüldü. (OR: 1.467; %95 CI: 1.040-2.071; p: 0.028).
SONUÇ: Bu çalışmada, kan grubu A Rh (+) olan kişilerin COVID-19'a daha duyarlı olduğu, bununla birlikte, kan grubu 0 Rh (+) olanların ise enfeksiyona karşı koruyucu etkiye sahip oldukları görüldü. SARS - CoV-2 ile enfekte olan olguların kan grubu AB Rh (+) ise diğer kan gruplarından daha fazla entübasyona eğilimli olacağı konusunu göz önünde bulundurmalıyız. (NCI-2021-3-8/R1)
OBJECTIVE: We aimed to compare the effects of blood groups and Rh factor on the development of coronavirus-19 disease (COVID-19) with all aspects such as clinical course, inflammatory parameters, and organ-specific biochemical parameters with a significant number of patients.
METHODS: This multicenter study was carried out retrospectively on 3551 patients hospitalized with the diagnosis of COVID-19 and whose blood groups were recorded during the time of hospitalization. As control groups, 22133 individuals’ medical data who were admitted to the blood bank affiliated with our hospitals during the last year was used. The differences between the blood groups and clinical characteristics were analyzed.
RESULTS: Of the 3551 patients, A Rh (+) blood group was found to be in a higher ratio in the case group than controls, with increased risk to be infected (case: 41.3% vs. control: 38.8%), (OR 1.113; 95% CI: 1.036–1.197; p=0.003). Meanwhile O Rh (+) blood group ratios were significantly lower in the case group than in the control group (case: 26% vs. control: 28.3%) (OR 0.862; 95% CI: 0.823–0.966; p=0.005). There was no significant difference between blood groups in terms of admission to the intensive care units and mortality, it was observed that patients with AB Rh (+) blood group have a greater risk for intubation than others (OR: 1.467; 95% CI: 1.040–2.071; p=0.028).
CONCLUSION: We demonstrated that people with blood group A Rh (+) more susceptible to COVID-19, whereas blood group 0 Rh (+) have a protective effect against the infection. Once a person has been infected with severe acute respiratory syndrome coronavirus 2, we should be mindful that patients with blood group AB Rh (+) would be prone to intubation more than other blood groups.

ORIGINAL IMAGES
15.Intrathoracic extrapleural lung herniation: A new type of lung hernia
Cihan Ozgur, Fethi Emre Ustabasioglu, Nermin Tuncbilek
doi: 10.14744/nci.2020.65881  Page 306
NCI-2020-0166

CASE REPORT
16.Complete agenesis of dorsal pancreas with pancreatic cyst: A case report
Fethi Emre Ustabasioglu, Nazmi Kurt, Nermin Tuncbilek
doi: 10.14744/nci.2020.24444  Pages 307 - 309
Dorsal pankreasın agenezisi (DPA), spesifik olmayan semptomların eşlik ettiği çok nadir bir hastalık olup patogenezi aydınlatılamamıştır. Etkilenen popülasyonun yaklaşık yarısında, endokrin yapıların eksikliğine ikincil azalmış olan pankreas adacık hücrelerinden kaynaklanan diyabetes mellitus mevcuttur. Bu olguda, DPA’ya pankreas kistinin eşlik ettiği 17 yaşında bir kadın hastayı sunmayı amaçladık. (NCI-2020-0099)
Agenesis of the dorsal pancreas (ADP) is extremely rare disease with no specific symptoms and there is no clear pathogenesis. Approximately half of the affected individuals develop diabetes resulting from reduced islet cell mass secondary to lack of endocrine structures. In this case, we aimed to present a 17-year-old female patient with ADP accompanied by a pancreatic cyst.

17.Is Gardner-Diamond syndrome related to autoimmunity?
Selami Aykut Temiz, Begum Isik, Ilkay Ozer, Arzu Ataseven
doi: 10.14744/nci.2020.97992  Pages 310 - 313
Gardner and Diamond described a clinical picture of painful ecchymosis in the skin and mucous membranes in four female patients and called this entity Gardner-Diamond syndrome (GDS). At present, the exact pathogenesis of the disease is still unknown. In recent years, it has been advocated that antibodies against phosphatidylserine in erythrocyte stroma may cause immune complex and complement activation, leading to this clinical picture. Herein, we found it appropriate to present a case of multiple ecchymotic lesions diagnosed with GDS followed by many autoimmune diseases to draw attention to autoimmune association. As a result of this case presentation and mini-literature review, we think that autoimmunity patients should not be missed in GDS patients. (NCI-2020-0048.R1)

18.Gastric hepatoid carcinoma: Report of a case
Metin Leblebici, Cem Ilgın Erol, Ozgur Ekinci, Nesrin Gunduz, Furkan Kilic, Mehmet Acar, Tunc Eren, Rabia Burcin Girgin, Orhan Alimoglu
doi: 10.14744/nci.2020.97720  Pages 314 - 316
Gastric Hepatoid Carcinoma (GHC) is a rare type of gatric cancer with a tendency to have poor prognosis and metastasize to the liver. GHCs generally show histopathologically hepatocellular differentiation and secrete Alpha Fetoprotein (AFP). AFP production can occur in cancers originating from the embryologically similar liver, gastrointestinal tract and yolk sac and often metastasizes to the liver. Although GHC is aggressive, it may not always cause liver metastasis and may invade into the other abdominal organs by direct contact. In this article, we present a case of locally advanced GHC with high AFP levels. (NCI-2019-0339.R1)
Gastric hepatoid carcinoma (GHC) is a rare type of gastric cancer with a tendency to have poor prognosis and metastasize to the liver. GHCs generally show histopathologically hepatocellular differentiation and secrete alpha fetoprotein (AFP). AFP production can occur in cancers originating from the embryologically similar liver, gastrointestinal tract, and yolk sac and often metastasizes to the liver. Although GHC is aggressive, it may not always cause liver metastasis and may invade into the other abdominal organs by direct contact. In this article, we present a case of locally advanced GHC with high AFP levels.

LookUs & Online Makale