ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 8 (4)
Volume: 8  Issue: 4 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Evaluation of patients with COVID-19 and the United Kingdom mutations in a training and research hospital in Istanbul
Habip Yilmaz, Mustafa Cakir, Selen Zeliha Mart Komurcu, Cemal Kazezoglu, Abdullah Emre Guner, Kemal Memisoglu, Isil Maral
doi: 10.14744/nci.2021.90947  Pages 317 - 320
Amaç: Araştırmada İstanbul’da bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Covid Test Merkezinde konvansiyonel PCR pozitif örneklerde VOC PCR de çalışılarak hasta kliniklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Araştırma tanımlayıcı tipte olup, 2-9 Şubat 2021 tarihleri arasında bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Covid Test Merkezinde konvansiyonel PCR ile pozitif saptanan tüm örneklerden (toplam 1300 örnekten) VOC PCR (VOC 202012/01, B.1.1.7) de çalışılmıştır. Hastaların HSYS kayıtlarından klinikleri değerlendirilmiştir. Analizde istatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 alınmıştır.
Bulgular: Araştırma kapsamında 1300 PCR pozitif COVID-19 hastası değerlendirilmiştir. Tüm hastaların %26.1’inde (339 kişi) VOC mutasyonu pozitif olup, hastaların %5.8’i (75 kişi) hastaneye yatırılmıştır. VOC pozitifliği saptananlardan %3.2’si (11 kişi) hastaneye yatmışken VOC negatiflerin %6.7’si (64 kişi) hastaneye yatmıştır (p=0.020). Hastaneye yatan VOC pozitiflerin %18.2’si (2 kişi), VOC negatiflerin %23.4’ü (15 kişi) yoğun bakımdadır.
Sonuç: Tüm hastalar ve hastaneye yatırılan hastalarda VOC mutasyonuna bakıldığında hastaneye yatırılanlarda VOC mutasyonunun daha düşük sıklıkta olduğu saptanmıştır. Hastaneye yatırılanlar ve yoğun bakımda kalma durumu ile VOC mutasyonu arasında ilişki tespit edilmemiştir. VOC mutasyonlu hastaların bulaştırıcılıklarının çalışmalarla tespit edilmesi önerilmektedir. (NCI-2021-4-4/R2)
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the patient clinics by studying Variant of Concern (VOC) Polymerase Chain Reaction (PCR) on conventional PCR-positive samples in a training and research hospital COVID test center in Istanbul.
METHODS: The study is a descriptive type and VOC PCR from all samples (from a total of 1300 samples) which detected positive by conventional PCR in a training and research hospital COVID test center between February 2 and 9, 2021. The United Kingdom mutation (VOC 202012/01, B.1.1.7) has been studied. Clinics parameters of the patients were evaluated from Public Health Management System (HSYS) records. The statistical significance was taken as p<0.05 in the analysis.
RESULTS: Within the scope of the research, 1300 PCR-positive COVID-19 patients were evaluated. VOC mutation was positive in 26.1% of all patients (339 persons), and 5.8% of patients (75 persons) were hospitalized. While 3.2% (11 persons) of those with VOC positivity were hospitalized, 6.7% (64 persons) of VOC negatives were hospitalized (p=0.020). About 18.2% of hospitalized VOC positives (two persons) and 23.4% of VOC negatives (15 persons) are in intensive care.
CONCLUSION: When VOC mutation was examined in all admitted and hospitalized patients, it was detected that VOC mutation was less frequent in hospitalized patients. No relationship between hospitalization and intensive care stay and VOC mutation was detected. It is recommended to determine with studies the contagiousness of patients with VOC mutations.

2.Global evaluation of coronavirus disease 2019 cases and clustering of similar countries
Handan Ankarali, Seyit Ankarali, Erkan Kilinc
doi: 10.14744/nci.2021.42492  Pages 321 - 331
Amaç: Sunulan çalışmada, vaka temelli veriler yardımıyla salgın sürecine, demografik yapıya ve semptom dağılımına ilişkin tanımlayıcı değerlerin elde edilmesi ve salgın indikatör sonuçları yardımıyla, ülkelerin benzerliklerine göre gruplandırılarak karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Çalışmada kullanılan veriler açık erişimli veri tabanlarından elde edildi. Verilerin analizinde tek değişkenli testler ve küme analizi kullanıldı. Veri analizinde Minitab, Weka ve SPSS programları kullanıldı.
Bulgular: Semptom sonrası hastaneye başvuru süresinin uzaması ölüm riskini anlamlı düzeyde artırmaktadır. Ölen vakaların yaş ortalaması ve erkek cinsiyet olması anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Ayrıca semptomlar arasında %70 oranları ile ateş, boğaz şikayetleri ve solunum güçlüğü olduğu görüldü. Ülkeler üç indikatör açısından benzerliklerine göre dört kümeye ayrıldı.
Ortalama yaş, şehir oranı ve salgın indikatörlerinin ortalaması açısından kümeler arasındaki farklılıklar anlamlı bulundu.
Sonuç: Semptomlar görülmeye başladıktan sonra tedavi ne kadar ertelenirse ölüm riskinin o kadar artacağı görülmüş ve ölüme kadar geçen süre 2,5 hafta olarak hesaplanmıştır. Bu nedenle semptomlar ortaya çıkmadan önce vakaları tespit edebilecek yöntemlere odaklanmak büyük önem taşır. Ayrıca pandemiyi tanımlamada çok önemli rolü olan göstergelerin birbirleri ile ilişkili olması nedeniyle, bu ilişkileri dikkate alan çok değişkenli yöntemler kullanıldığı zaman ülkeler daha doğru karşılaştırılabilir. (NCI-2020-0416.R1)
OBJECTIVE: It was aimed to be obtained descriptive values with respect to the outbreak time course, demographic structure, and symptom distribution by the help of case-based data, and to be compared countries by being grouped according to their similarities of outbreak indicators.
METHODS: The data were obtained from open-access database. Univariate tests and cluster analysis were used to analyze the data.
RESULTS: After the symptoms onset, the prolonged admission to the hospital significantly increases the risk of death. The average age and percentage of the male gender of the deceased cases were found to be significantly higher. In addition, the symptoms including fever, throat complaints, and dyspnea were determined in 70%. Countries were divided into four clusters according to their similarities in terms of three outbreak indicators. The differences among the clusters with regard to mean age, urban rate, and average of the outbreak indicators were found significant.
CONCLUSION: Delaying treatment from the moment the symptoms appear will increase the risk of death and the average time to recovery or death was 2.5 weeks. It can be stated that the most important measure is to focus on methods that can detect the cases before symptoms. The indicators that have a very important role in defining the pandemic are also related to each other. Therefore, multivariate methods, which take these relationships into account, are able to produce more accurate information in determining the similarities of countries.

3.Evaluation of radiological findings in pediatric patients with COVID-19 in Turkey
Sevinc Kalin, Saliha Ciraci, Deniz Cakir, Aslihan Semiz Oysu, Betul Sozeri, Ferhat Demir, Yasar Bukte
doi: 10.14744/nci.2020.97947  Pages 332 - 339
Amaç: Çalışmamızın amacı, COVID-19 tanısı almış pediyatrik hastaların bilgisayarlı tomografi (BT) ve akciğer grafi (CXR) bulgularını tanımlamaktır. Aynı zamanda tanıya rehberlik ederken çocukları mümkün olduğunca radyasyondan korumak vurgulanmıştır.
Yöntem: Mart ve Haziran 2020 tarihleri arasında COVID-19 şüphesiyle BT yapılan 148 pediatrik hasta incelendi. Toplam incelenen 148 hastadan toraks BT'si normal ve negatif ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) olan 50 tane hasta çalışma dışı bırakıldı. Kalan 98 hasta 15 yıllık deneyime sahip iki pediatrik radyolog tarafından retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: RT-PCR pozitif 52 hastanın demografik, klinik ve laboratuvar verileri değerlendirildi. 23 RT-PCR pozitif ve 12 negatif hastanın BT bulgusu sınıflandırıldı. Çalışmamıza göre tek taraflı (% 61-67), multifokal (% 50-52) ve periferik (% 83-91) tutulum tüm gruplarda daha yüksek oranda izlendi. Alt lob tutulumu sıklıkla mevcuttu (% 58-65). En sık saptanan parankimal bulgu buzlu cam dansite (GGO) artışıydı. İkinic sıklıkla en sık bulgumuz buzlu cam danssitelerine eşlik eden konsolide alanlardı. Halo işareti ve vasküler genişleme ise en sık rastlanan akciğer işareti bulgularındandır (% 35). Tüm hastalarımızın klinik seyri hafif olup kontrol radyolojik görüntüleme tetkiki olarak CXR tercih edildi.
Sonuç: COVID-19N tanılı pediyatrik hastalarda klinik hafif seyretmektedir. Bu nedenle radyasyon riski gözönünde bulundurularak toraks BT ile CXR tercihi arasında bir denge gerektirir. Her ne kadar vücut volümüne göre üşük doz BT uygulaması yapılsa da pediyatrik hastalarda BT dikkatli kullanılmalıdır. (NCI-2020-0325.R1)
OBJECTIVE: The objective of the study was to describe the findings of pediatric patients diagnosed with COVID-19 in computed tomography (CT) and chest X-ray (CXR) images. Therefore, the aim of this study is to show protecting the children from radiation as much as possible while guiding the diagnosis.
METHODS: Between March and June 2020, 148 pediatric patients examined who underwent CT due to suspicion of COVID-19. Fifty patients of 148 with normal thorax CT and negative reverse transcription polymerase chain reaction (RT-PCR) were excluded from the study. Of the remaining 98 patients were evaluated retrospectively by two pediatric radiologists with 15 years of experience.
RESULTS: The demographic, clinical, and laboratory data were evaluated for 52 RT-PCR-positive patients. CT finding of 23 RT-PCR positive and 12 negative patients was classified. According to our study, unilateral (61–67%), multifocal (50–52%), and peripheral (83–91%) involvement were higher in all groups. Lower lobe involvement was frequently detected (58–65%). The most frequently detected parenchymal lesion was ground-glass opacity followed by consolidated areas accompanying ground-grass opacities. Halo sign and vascular enlargement signs were the common signs of lung lesions (35%). In addition, some rare findings not previously described in this disease in children were mentioned in this study. The clinical course of all our patients was mild and control radiological imaging checked by CXR.
CONCLUSION: Most pediatric patients have a mild course. Hence, a balance between the risk of radiation and necessity for chest CT is very important. Low-dose CT scan is more suitable for pediatric patients but still it should be used cautiously.

4.Assessment of children and adolescent presenting to the dermatology outpatient clinic in Turkey during the coronavirus disease-2019 pandemic
Sevil Savas Erdogan, Tugba Falay Gur, Bilal Dogan
doi: 10.14744/nci.2020.90836  Pages 340 - 344
Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi. Pandemi süresince ve kısmı sokağa çıkma yasaklarında hastanemiz dermatoloji polikliniklerine acil veya randevulu başvuran pediatrik hastalar gerekli önlemler alınarak muayene edilmiştir. Ülkemizde COVİD-19 hasta sayılarının hızla arttığı ve kısmi sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı zamanda dermatoloji bölümüne ihtiyaç duyan çocuk ve adolesan olguları ve aciliyet durumunu belirlemeyi amaçladık.
Yöntem: Çalışma, 11 Mart - 29 Mayıs 2020 tarihleri arasında üçüncü basamak sağlık kuruluşu olan hastenemiz dermatoloji polikliniklerine başvuran pediatrik hastalarla gerçekleştirildi ve yaş gruplarına ve başvuru sürelerine göre farklılıkları değerlendirildi.
Bulgular: En sık vizit sebebi akneiform hastalıklardı (n=103, %33.3). Yaş gruplarına göre ise 0-2 yaş ve 3-6 yaş gruplarınının ikisinde de en sık tanı ekzema hastalıkları [sırası ile n=10 (55,6%), n=11 (47,8%)], 7-12 yaş grubunda enfeksiyöz hastalıklar (n=19, 31,10%), 13-18 yaş grubunda ise akneiform hastalıklardı (n=100, 48,3%). Pandemi ilanından sonraki ilk 15 günlük periyodda 144 hasta başvurmuş iken, sonraki bir ay içinde başvuran hasta sayısı %80 den fazla azalmıştı (ikinci 15 günlük period n=23, üçüncü 15 günlük periyod n=14). Pandemi ilanından 45 gün sonra ise başvuran hasta sayılarında ılımlı şekilde artış vardı (Dördüncü 15 günlük periyot n=57, beşinci 15 günlük periyot n=71). Ülkemizde yeni tanı konulan COVİD-19 vaka sayıları ile polikliniğimize başvuran pediatrik hasta sayıları arasında korelasyon mevcuttu.
Sonuç: Pandemi sürecinde acil olmayan ve takipli pediatrik hastaların dermatoloji polikliniklerine başvurmaya devam ettikleri göz önünde bulundurularak, teletıp gibi sosyal mesafeyi korumayı sağlayan hasta bakım yöntemlerinin sağlık sisteminin bir parçası olarak hastanelerde yer etmesi teşvik edilmelidir. (NCI-2020-0348)
OBJECTIVE: The coronavirus disease 2019 (COVID-19) was declared a pandemic by the World Health Organization on March 11, 2020. During the partial curfews implemented in the pandemic period, the pediatric patients presenting to the dermatology clinic of our hospital were examined taking the necessary precautions. We aimed to identify children and adolescent cases requiring dermatology services and their urgency when the number of COVID-19 cases was rapidly increasing and partial curfews were being imposed in Turkey.
METHODS: The study was conducted with pediatric patients that presented to our hospital dermatology outpatient clinic, a tertiary health care institution between March 11, 2020, and May 29, 2020, and their differences according to age groups and presentation period were evaluated.
RESULTS: The most common reason for a dermatology clinic visit was acneiform diseases (n=103, 33.3%). According to age groups, the most common diagnosis was eczema diseases in both the 0–2 and 3–6 years groups (n=10 [55.6%] and n=11 [47.8%]), respectively), infectious diseases in the 7–12 years group (n=19, 31.10%), and acneiform diseases in the 13–18 years group (n=100, 48.3%). While 144 patients visited the clinic within the first 15 days after the declaration of pandemic, the number of patients presenting in the following month decreased by more than 80% (n=23 for the second 15-day period and n=14 for the third 15-day period). There was a moderate increase in the number of pediatric dermatology patients 45 days after the declaration of pandemic (n=57 for the fourth 15-day period and n=71 for the fifth 15-day period). A correlation was observed between the number of newly diagnosed COVID-19 cases in Turkey and the number of pediatric patients presenting to our outpatient clinic
CONCLUSION: Considering that non-urgent and follow-up pediatric patients continue to present to dermatology outpatient clinics during the pandemic process, it is necessary to encourage the implementation of patient care methods, such as telemedicine in hospitals as part of the health system.

5.Prognostic factors of endometrial cancer in elderly patient group and their effects on survival
Songul Alemdaroglu, Gulsen Dogan Durdag, Safak Yilmaz Baran, Seda Yuksel Simsek, Selcuk Yetkinel, Didem Alkas Yaginc, Ozan Cem Guler, Husnu Celik
doi: 10.14744/nci.2020.47154  Pages 345 - 353
Amaç: Endometrium kanseri (EC) tanısı almış hastaların histopatolojik özelliklerini, cerrahi tedavi protokollerini ve tedavi modalitelerini inceleyerek yaşlı grubun prognostik faktörlerini ve sağkalıma etkilerini araştırılması planlanmıştır.
Method: 2012-2019 yılları arasında tek merkezde tedavi ve takibini tamamlayan 397 EC hastasının kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar <70 yaş (n: 301; % 75.8) ve > 70 yaş (n: 96; % 24.2) olmak üzere iki grupta değerlendirildi. Histopatolojik özelliklerin ve tedavi protokollerinin değerlendirilmesinin ardından, sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri Cox regresyon modeli ile araştırıldı.
Sonuç: Non-endometroid histoloji insidansı (% 16.3 vs. % 32.3, p: 0.001), yüksek gradeli tümör (% 50.5 vs % 69.8; p: 0.001) ve > 50 myometriyal invazyon (% 19.6 vs % 36.5, p: 0.003) > 70 yaş grubunda, <70 yaş grubuna göre daha sıktı. > 70 yaş grubunda genel sağkalım üzerindeki bağımsız risk faktörleri non-endometrioid histoloji (HR: 5.9;% 95 CI: 1.4- 24.7) ve lenf nodu metastazı (HR: 6.4;% 95 CI: 1.6-25) olarak belirlendi. <70 yaş grubunda, non-endometrioid histoloji (HR: 11.3;% 95 CI: 4.0-32.0) 5 yıllık sağkalımı etkileyen tek bağımsız risk faktörü olarak tanımlandı.
Sonuç: Yaşlı hastalarda daha yüksek oranda görülen non-endometrioid histoloji, eşit cerrahi ve adjuvan tedaviye rağmen endometrium kanserinde sağkalımı etkileyen birincil faktördür. (NCI-2020-0329.R1)
OBJECTIVE: The objective of the study was to investigate the prognostic factors of the elderly group and their effects on survival by examining the histopathological features, surgical treatment protocols, and treatment modalities of patients diagnosed with endometrial cancer (EC).
METHODS: The records of 397 EC patients who completed their treatment and follow-up at a single center between 2012 and 2019 were evaluated retrospectively. The patients were evaluated in two groups as <70 years old (n: 301; 75.8%) and >70 years old (n: 96; 24.2%). Following the evaluation of histopathological features and treatment protocols, independent risk factors influencing survival were investigated with the Cox regression model.
RESULTS: The incidence of non-endometrioid histology (16.3% vs. 32.3%, p: 0.001), high-grade tumors (50.5% vs. 69.8%; p: 0.001), and >50 myometrial invasion (19.6% vs. 36.5%, p: 0.003) in the >70 age group was more frequent than that in the <70 age group. The independent risk factors on overall survival in the >70 age group were determined as non-endometrioid histology (HR: 5.9; 95% CI: 1.4– 24.7) and lymph node metastasis (HR: 6.4; 95% CI: 1.6–25.0). In the <70 age group, non-endometrioid histology (HR: 11.3; 95% CI: 4.0–32.0) was identified as the only independent risk factor affecting 5-year survival.
CONCLUSION: EC, with non-endometrioid histology, which is observed at a higher rate in elderly patients despite equal surgery and adjuvant therapy, is the primary factor that affects survival.

6.Risk analysis in persistent cervical lymphadenopathies: Malignant or benign?
Ulas Metin, Erdem Mengi, Cuneyt Orhan Kara, Ferda Bir
doi: 10.14744/nci.2020.29895  Pages 354 - 358
Amaç: Bu çalışmada persistan servikal lenfadenopatilerde malignite açısından öngörüde kullanılabilecek paremetrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Metod: Kliniğimizde Ocak 2011-Ekim 2019 tarihleri arasında persistan servikal lenfadenopati tanısıyla eksizyonel biyopsi uygulanan 162 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastalara ait demografik veriler ile lenfadenopatinin boyutu, tarafı, lokalizasyonu ve süresi kaydedilerek histopatolojik sonuçlarla ilişkisi araştırıldı. Klinik parametreler ile malignite arasındaki ilişkinin belirlenmesinde çoklu regresyon analizi yöntemi kullanıldı.
Bulgular: Hastaların 91’i erkek (%56,2), 71’i kadın (%43,8) olup yaş ortalamaları 45,40±20,41 (2-84) yıl idi. Yapılan çoklu regresyon analizi sonucu erkek cinsiyet (OR=3.099; p=0.003), yaş artışı (OR=1.029; p=0.002), kısa lenfadenopati süresi (OR=0,989; p=0,048) ve boyun bölgesi V (OR=2.604; p=0.031) olan hastalarda malignite riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Lenf nodunun tarafı ve boyutu ile malignite riski arasında istatistiksel ilişki saptanmadı (p>0.05).
Sonuç: Çalışmamızda servikal lenfadenopatisi olan hastalarda malignite üzerinde en etkili risk faktörünün erkek cinsiyet olduğu görülmüştür. Cinsiyetten sonra sırasıyla boyun bölgesi, yaş ve lenfadenopati süresi gelmektedir. (NCI-2020-0226.R3)
OBJECTIVE: The objective of the study was to determine the parameters that can be used to predict malignancy in persistent cervical lymphadenopathies.
METHODS: We retrospectively reviewed the files of 162 patients diagnosed with persistent cervical lymphadenopathy who underwent an excisional biopsy in our department between January 2011 and October 2019. Patient demographics and the size, side, duration, and localization of lymphadenopathy were recorded, and their relationship with histopathological results was investigated. Multiple regression analysis was used to determine the relationship between clinical parameters and malignancy.
RESULTS: Of the 162 patients, 91 (56.2%) were male and 71 (43.8%) were female, and the mean age was 45.40±20.41 (2–84) years. Male gender (OR=3.099; p=0.003), increasing age (OR=1.029; p=0.002), short duration of lymphadenopathy (OR=0.989; p=0.048), and neck level V (OR=2.604; p=0.031) patients had a statistically significantly higher risk of malignancy. There was no statistically significant relationship between the side and size of the lymph node and the risk of malignancy (p>0.05).
CONCLUSION: In our study, male gender was determined to be the most predictive risk factor for malignancy in patients with cervical lymphadenopathy, followed by lymph node neck level, increased age, and duration of the disease.

7.Prevalence of HBsAg seropositivity during pregnancy and evaluation of vaccination programs: A multicenter study in Turkey
Fulya Bayindir Bilman, Selma Tosun, Ilknur Esen Yildiz, Handan Alay, Ayse Nur Evrenos, Huseyin Haydar Kutlu, Zeynep Sule Cakar, Recep Kesli, Sibel Baktir Altuntas, Bulent Altuntas
doi: 10.14744/nci.2020.26504  Pages 359 - 364
Amaç: Hepatit B virüsü (HBV) enfeksiyonu küresel bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Bulaşma yolları arasında, hamilelik sırasında anneden çocuğa vertikal geçiş son derece önemlidir. Bu çalışmada, Türkiye'deki yedi şehirde çeşitli sağlık kurumlarına (üniversite, devlet hastaneleri ve aile sağlığı merkezleri) başvuran 16-49 yaş arası gebelerde hepatit B yüzey antijeni (HBsAg) seropozitifliği araştırılmıştır.
Yöntem: Çalışmaya katılan merkezlere bir excel formu gönderilerek 2010-2017 yılları arasında HBsAg tetkiki yapılmış olan gebelerin toplam sayıları, HBsAg pozitiflik oranları ve HBsAg pozitif gebelerin yaşları retrospektif olarak toplanmıştır. Gebelerden alınmış 204.865 serum örneğinin coğrafi bölgelere göre dağılımında, 107.463’ü Karadeniz, 2306’sı Marmara, 48.339’u Doğu Anadolu ve 46.757’si Ege bölgesine aittir. HBsAg düzelerinin saptanmasında tüm merkezlerde kemiluminesans yöntemi ile çalışan otomatize cihaz kullanılmıştır.
Bulgular: Çalışmada farklı coğrafi bölgelerden olmak üzere toplam yedi ilden (Afyonkarahisar, Erzurum, İstanbul, İzmir, Manisa, Muş, Rize) 204.865 gebenin verisine ulaşılmış olup 2343 gebede (1.14%) HBsAg pozitifliği saptanmıştır. HBsAg bakımından en yüksek seroprevalans 26–40 yaş/1977–1991 yılları arasında doğan kadınlarda görülmüştür. Bu çalışmanın bulgularına göre; ulusal aşılama programının başlangıcından sonra doğmuş kadınların gebeliğinde HBsAg testi pozitif bulunanlar (n=124) çalışmadaki tüm HBsAg pozitif gebelerin %5,3’ü olarak tespit edilmiştir.
Sonuç: Bu çalışmada ülkemizde gebelerde HBsAg pozitifliğinin azalmakta olduğu ve özellikle ulusal aşılama program sonrası doğanlarda anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Ulusal yenidoğan HBV aşılamasına yüksek uyumla devam edilmesi önem taşımaktadır. (NCI-2020-0142.R1)
OBJECTIVE: Hepatitis B virus (HBV) infection remains a global public health problem. Among its modes of transmission, vertical transmission from mother to child during pregnancy is exceedingly important. This study investigated seropositivity for hepatitis B surface antigen (HBsAg) among pregnant women aged 16–49 years and their pregnancy outcomes in several health institutions (university and state hospitals, family health centers) from seven cities in Turkey.
METHODS: An Excel form was sent to the sites participating in the study, and the total number of pregnant women who were tested for HBsAg between 2010 and 2017, HBsAg positivity rates, and the ages of HBsAg-positive pregnant women was collected retrospectively. Serum samples were obtained from 204,865 pregnant women from four regions between 2010 and 2017, including 107,463 from Black Sea, 2306 from Marmara, 48,339 from East Anatolia, and 46,757 from Aegean. HBsAg levels were determined on automated devices using chemiluminescence.
RESULTS: In the study, the data of 204,865 pregnant women from seven different provinces (Afyonkarahisar, Erzurum, Istanbul, Izmir, Manisa, Mus, and Rize) in different geographical regions were accessed, and HBsAg positivity was found in 2343 pregnant women (1.14%). The highest HBsAg seroprevalence was found in women who were older 26–40 years/1977–1991 birth year range on average. In the data of the present study, the number of pregnant women with HBsAg positivity among pregnant women born after the initiation of the national vaccination program and catch-up vaccination program is only 124 and constitutes 5.3% of all HBsAg-positive pregnant women
CONCLUSION: In this study, it has been found that HBsAg positivity in pregnant women has been decreasing in Turkey and that it is significantly lower, especially in those born after the initiation of the national vaccination program. Continuation of national neonatal HBV vaccination with high compliance is very important.

8.Epicardial fat thickness is associated with retinopathy in patients with newly diagnosed hypertension
Savas Ozer, Burcu Yucekul, Ahmet Seyda Yilmaz, Ali Gokhan Ozyildiz, Mustafa Kinik, Oguzhan Ekrem Turan, Mehmet Gokhan Aslan, Mustafa Cetin
doi: 10.14744/nci.2020.23334  Pages 365 - 370
Amaç: Hipertansif retinopati, endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve ateroskleroz temelinde gelişir. Epikardiyal yağ, endotel disfonksiyonu, oksidatif stres, inflamasyon ve ateroskleroz ile ilişkili çeşitli sitokinleri salgılar. Yeni tanı almış hipertansif hastalarda epikardiyal yağ kalınlığının (EYK) retinopati için bir belirteç olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Çalışmaya toplam 73 yeni tanı almış hipertansiyon (HT) hastası dahil edildi. EYK ölçümü için transtorasik ekokardiyografi kullanıldı. HT hastalarında retinopati varlığını değerlendirmek için hipertansif retinopati evrelemesi Scheie sınıflamasına göre oftalmologlar tarafından yapıldı.
Bulgular: Retinopati 73 hastanın 27'sinde (% 37.0) tespit edildi. Retinopatili HT hastalarında epikardiyal yağ kalınlığı, retinopatisi olmayan gruptan daha yüksekti (5.07 ± 1.45 mm ile 4.19 ± 1.20 mm, p = 0.007). Retinopatili HT hastalarında düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL-K) seviyeleri, retinopatisi olmayan gruptan daha yüksekti (162.4 ± 41.2 mg/dl ile 138.1 ± 35.6 mg/dl, p=0.010). Regresyon analizi sonucunda, LDL-K (OR = 1.016,% 95 CI 1.001-1.031, p = 0.043) ve EYK (OR = 1.674, 95% CI 1.069-2.626, p = 0.043) retinopatinin bağımsız prediktörleriydi.
Sonuç: Yüksek EYK hipertansif hastalarda retinopati varlığı ile ilişkilidir. (NCI-2020-0296.R1)
OBJECTIVE: Hypertensive retinopathy develops based on endothelial dysfunction, inflammation, and atherosclerosis. Epicardial fat secretes various cytokines associated with endothelial dysfunction, oxidative stress, inflammation, and atherosclerosis. We aimed to evaluate whether epicardial adipose tissue (EAT) thickness is a marker for retinopathy in newly diagnosed hypertensive patients.
METHODS: A total of 73 newly diagnosed hypertension (HT) patients were included in the study. Transthoracic echocardiography (TTE) was used to measure EAT thickness. To evaluate the presence of retinopathy in HT patients, hypertensive retinopathy staging was performed by ophthalmologists, according to Scheie classification.
RESULTS: Retinopathy was detected in 27 (37.0%) of 73 patients. EAT thickness in HT patients with retinopathy was higher than the group without retinopathy (5.07±1.45 mm vs. 4.19±1.20 mm, p=0.007). Low-density lipoprotein cholesterol (LDL-C) levels in HT patients with retinopathy were higher than the group without retinopathy (162.4±41.2 mg/dl vs. 138.1±35.6 mg/dl, p=0.010). As a result of the regression analysis, LDL-C (OR=1.016, 95% CI 1.001–1.031, p=0.043) and EAT thickness (OR=1.674, 95% CI 1.069–2.626, p=0.043) were the independent predictors of retinopathy.
CONCLUSION: Increased EAT thickness is associated with the presence of retinopathy in hypertensive patients.

9.Relationship between heart rate recovery index and erectile dysfunction
Guven Erbay, Gokhan Ceyhun
doi: 10.14744/nci.2020.23921  Pages 371 - 376
Amaç: Kalp hızı toparlanma zamanı (KTZ), otonom sinir sistemi (OSS) fonksiyon problemlerini değerlendirmek için kullanılabilen bir kardiyak parametredir. OSS disfonksiyonu ile ilişkili bir klinik durum olan erektil disfonksiyon (ED) ve KTZ arasındaki olası ilişkiyi inceledik.
Gereç ve Yöntemler: Egzersiz stres testi ile muayene edilen ve Uluslararası Ereksiyon Fonksiyonu İndeksi Anket Formu (IIEF-5) doldurulan 76 erkek hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar KTZ indeksi normal olanlar (≥ 12, n = 42) ve anormal KTZ indeksi olanlar (<12, n = 34) olarak iki gruba ayrıldı. Ardından, ED ve KTZ arasındaki korelasyonları değerlendirmek için istatistiksel analizler yapıldı.
Bulgular: Laboratuvar verileri, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), hipertansiyon, sigara kullanımı gibi risk faktörleri açısından gruplar arasında fark yoktu. Bununla birlikte, anormal KTZ indeksi olan grupta, IIEF-5 skoru diğer gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (11.2 ± 4.2’ye karşı 20.3 ± 4.6, p < 0.001). IIEF-5 skoru ile KTZ indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon izlendi (r = 0.702, p <0.001). Ek olarak, diyabetes mellitus varlığı ve KTZ indeksi IIEF-5 skorunu düşüren bağımsız risk faktörleri idi.
Sonuç: Azalmış KTZ indeksi kardiyovasküler mortalite ve OSS disfonksiyonunun sonucu olduğundan, ED'NİN bağımsız bir belirleyicisi olarak düşünülebilir. (NCI-2020-0311.R1)
OBJECTIVE: Heart rate recovery (HRR) is a cardiac parameter that can be used to evaluate autonomic nervous system (ANS) function problems. We examined the possible relationship between erectile dysfunction (ED) and HRR which is a clinical condition associated with ANS dysfunction.
METHODS: Seventy-six male patients that were examined with an exercise stress test and completed the International Index of Erectile Function Questionnaire Form (IIEF-5) were included in the study. The patients were divided into two groups as those with a normal HRR index (≥12, n=42) and those with an abnormal HRR index (<12, n=34). Then, statistical analyses were conducted to evaluate the correlations between ED and HRR.
RESULTS: There were no differences between the groups in terms of risk factors, such as laboratory findings, age, BMI, hypertension, and smoking. However, in the group with an abnormal HRR index, the IIEF-5 score was significantly lower than the other group (11.2±4.2 vs. 20.3±4.6, p<0.001). A statistically significant positive correlation was observed between the IIEF-5 score and HRR index (r=0.702, p<0.001). In addition, the presence of diabetes mellitus and HRR index was independent risk factors for lowering the IIEF-5 score.
CONCLUSION: The HRR index can be considered as an independent predictor of ED since a reduced value, which is associated with cardiovascular mortality and also causes ANS dysfunction.

10.An analysis of 1344 consecutive acute intoxication cases admitted to an academic emergency medicine department in Turkey
Melis Efeoglu Sacak, Haldun Akoglu, Ozge Onur, Arzu Denizbasi Altinok
doi: 10.14744/nci.2020.98957  Pages 377 - 384
Amaç: Acil polikliniklerine başvuruların önemli nedenlerinden birini akut zehirlenme oluşturmaktadır. Akut zehirlenmeler toksik maddelere tekli veya çoklu maruziyet sonrası oluşmaktadır ve gelişmekte olan ülkelerde daha büyük bir problem olmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastanemiz acil polikliniklerine başvuran hastalarda akut zehirlenmenin bölgesel şablonunu çıkarabilmek ve akut zehirlenme ile gelen hastaların klinik ve sosyo-demografik özelliklerini ortaya koyabilmektir.
Metot: Bu tek merkezli retrospektif çalışma acil polikliniğimize 2016 Ocak ve 2017 Aralık tarihleri arasında başvuran ardaşık hastaların kayıtları üzerinden yürütülmüştür.
Bulgular: Toplam 1344 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Bu hastaların 673'ü (50.1%) kadındır. Hasta yaşları 17 ve 84 yaş aralığında, ortalama (±SD) yaş 32.2 (±12.0) olarak saptanmıştır. En yüksek zehirlenme olgusu rakamlarına yaz aylarında, özellikle Temmuz'da (10.0%) ve Ağustos'da (11.8%) rastlanılırken, en düşük rakamlar Kasım (5.1%) ve Aralık (5.2%) aylarına aittir. Başvuruların çoğunluğunu intihar teşebbüsleri (55.7%) oluşturmakta, bunu intihar amacı gütmeyen ve farmasötik olmayan maddelerle (41.4%) gelişen zehirlenmeler, ve ilaç zehirlenmeleri (3.1%) izlemektedir. Tekli ajanlar akut zehirlenmelerin en sık nedenidir (63.2%). En sık gözlenen zehirlenme sebepleri keyif verici ajanlar (30.0%) ve inhalasyon ile maruz kalınan ajanlardır (13.2%). Başvuru anındaki INR, Laktat, ve pH değerleri, aralarında belirgin bir eşleştirilmiş fark olmaksızın, 7 günlük mortalitenin anlamlı öngörücüsüdürler. EAA değerleri sırasıyla 0.89 (SH 0.04; p<0.0001), 0.84 (SH 0.10; p=0.0007) ve 0.79 (SH 0.11; p=0.0102) olarak saptanmıştır.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları keyif verici ajanlar ve farmasötik ajanların, yaz aylarında en fazla olmak üzere, bölgemizdeki zehirlenmelerin başlıca nedenleri olduğunu ortaya koymaktadır. (NCI-2019-0344.R3)
OBJECTIVE: One of the major causes of emergency department (ED) visits is acute poisoning. Acute intoxications occur soon after either single or multiple exposures to toxic substances, and they started to be a more serious problem in developing countries. The objective of this study was to investigate the local patterns of acute intoxications, as well as clinical and sociodemographic characteristics of patients with acute poisoning, admitted to our hospital’s ED.
METHODS: This single-center, retrospective study was conducted using medical records of consecutive patients admitted to the ED between January 2016 and December 2017.
RESULTS: A total of 1344 patients were included in the statistical analysis. Of these, 673 (50.1%) were female. Mean (±SD) age was 32.2 (±12.0), ranging between 17 and 84 years. The highest number of poisoning cases was observed in summer, especially in July (10.0%) and August (11.8%), whereas lowest number of admissions related to poisoning occurred during winter in November (5.1%) and December (5.2%). Among admitted cases, many were suicide attempts (55.7%) followed by non-intentional (accidental) ingestion of non-pharmaceutical (n=553, 41.2%) and pharmaceutical agents (n=42, 3.1%). Single agents were the most common cause of acute intoxications (63.2%) rather than multidrug intoxications. Most frequently observed causes of poisonings were recreational substances (30.0%) and agents exposed by inhalation (13.2%). INR, lactate, and pH levels at admission were significant predictors of 7-day mortality without a significant paired difference between each other. The AUCs for each were 0.89 (SE 0.04; p<0.0001), 0.84 (SE 0.10; p=0.0007), and 0.79 (SE 0.11; p=0.0102), respectively.
CONCLUSION: We conclude that recreational substances and medicinal drug intoxications were the leading cause of acute poisonings in our region, occurring mostly during the summer.

11.Treatment of gastrointestinal stromal tumors: A single-center experience
Senar Ebinc, Zeynep Oruc
doi: 10.14744/nci.2020.04468  Pages 385 - 392
Giriş: Gastrointestinal stromal tümörler gastrointestinal sistemin en sık görülen mezenkimal tümörleridir. Biz merkezimizde takip ve tedavi edilen gastrointestinal stromal tümör tanılı hastalarımızın klinik özellikleri ve tedavi sonuçlarını incelemeyi amaçladık.
Materyal ve Metod: Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında merkezimize başvuran gastrointestinal stromal tümör tanılı 67 hastanın; klinik özellikleri, hastalık evreleri, aldıkları tedaviler ve tedaviye yanıtları retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 67 hastanın 24’ü (%35,8) kadın, 43’ü (%64,2) erkek idi. Medyan tanı yaşı 54 yıl (23-86) idi. Primer tümörün lokalizasyonu; %38,8 (n=26) mide, %46,2 (n=31) ince bağırsak, % 6 (n=4) kolorektal ve %9 (n=6) ekstra-gastrointestinal yerleşim idi. Tanı anında 19 hasta (%28,4) metastatik evrede idi. Elli yedi hastaya (%85,1) cerrahi uygulanmıştı. Otuz üç hasta bir basamak tedavi, 20 hasta iki basamak tedavi, 12 hasta üç basamak tedavi almıştı. Birinci basamak tedavi ile 12 hastada (%36,4) tam yanıt, 15 hastada (%45,5) kısmi yanıt, 5 hastada (%15,2) stabil hastalık, 1 hastada (%3) ise progresyon gözlenmişti. Progresyonsuz sağkalım süresi birinci basamak tedavide 36 ay idi. İkinci sıra tedavi ile 7 hastada (%35) kısmi yanıt, 12 hastada (%60) stabil hastalık ve 1 hastada (%5) progresyon görülmüştü. İkinci basamak tedavide progresyonsuz sağkalım süresi 12 ay idi. Üçüncü basamak tedavi ile 1 hastada (%8,3) tam yanıt, 3 hastada (%25) kısmi yanıt, 5 hastada (%41,7) stabil hastalık ve 3 hastada (%25) progresyon izlenmişti. Üçüncü basamak tedavide progresyonsuz sağkalım süresi 9 ay idi. Dördüncü basamak tedavi ile 4 hastada (%80) stabil hastalık ve 1 hastada (%20) progresyon görülmüştü. Dördüncü basamak tedavi ile progresyonsuz sağkalım süresi 4 aydı. Tüm hastalarda genel sağkalım süresi 90 aydı.
Sonuç: Gastrointestinal stromal tümör tedavisinde; hem adjuvan tedavide hem de ileri evre hastalıkta imatinib gibi tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımı prognoza önemli derecede olumlu katkıda bulunmaktadır. (NCI-2020-0342.R1)
OBJECTIVE: Gastrointestinal stromal tumors are the most common mesenchymal tumors of the gastrointestinal tract. We aimed to examine the clinical characteristics and treatment outcomes of patients diagnosed with gastrointestinal stromal tumor (GIST) who were followed up and treated in our center.
METHODS: This study retrospectively evaluated the clinical characteristics, disease stages, administered treatments, and treatment responses of 67 patients diagnosed with GIST who presented to our center between 2007 and 2015.
RESULTS: Of the 67 patients included in our study, 24 (35.8%) were female and 43 (64.2%) were male. Median age at diagnosis was 54 years (23–86). Primary tumor localization was the stomach in 38.8% (n=26), small intestine in 46.2% (n=31), colorectal in 6% (n=4), and extra-gastrointestinal in 9% (n=6) of the patients. At diagnosis, 19 patients (28.4%) were at a metastatic stage. Fifty-seven patients (85.1%) underwent surgery. Thirty-three patients received one line, 20 patients received two lines, and 12 patients received three lines of treatment. The first-line treatment resulted in complete response in 12 patients (36.4%), partial response in 15 patients (45.5%), stable disease in 5 patients (15.2%), and progression in 1 patient (3%). Progression-free survival (PFS) was 36 months for the first-line treatment. The second-line treatment resulted in partial response in 7 patients (35%), stable disease in 12 patients (60%), and progression in 1 patient (5%). PFS was 12 months for the second-line treatment. The third-line treatment resulted in complete response in 1 patient (8.3%), partial response in 3 patients (25%), stable disease in 5 patients (41.7%), and progression in 3 patients (25%). PFS was 9 months for the third-line treatment. The fourth-line treatment resulted in stable disease in 4 patients (80%) and progression in 1 patient (20%). PFS was 4 months for the fourth-line treatment. Overall survival was 90 months for all patients.
CONCLUSION: The use of tyrosine kinase inhibitors such as imatinib has a significant favorable effect on the prognosis in the treatment of GISTs, both in adjuvant therapy and in advanced stage disease.

ORIGINAL IMAGES
12.Ruptured sinus of Valsalva aneurysm with bicuspid aortic valve in adult patient
Ahmet Karaduman, Ismail Balaban, Berhan Keskin, Cem Dogan, Gokhan Kahveci
doi: 10.14744/nci.2020.65390  Pages 393 - 394
NCI-2020-0079.R1

CASE REPORT
13.A rare complication after coronary bypass surgery: Incisional pyoderma gangrenosum
Mehmet Erdem Memetoglu, Abdulkerim Ozhan, Mehmet Yilmaz, Tamer Kehlibar, Bulend Ketenci
doi: 10.14744/nci.2020.73554  Pages 395 - 397
Pyoderma gangrenozum kalp cerrahisi sonrası nadiren görülen; enfeksiyöz olmayan, nekrotizan ve destrüktif bir cilt hastalığıdır. Bu yazıda koroner arter bypass cerrahisi sonrası oluşan bir insizyonel pyoderma gangrenosum vakası sunulmaktadır. (NCI-2020-0033.R1)
Pyoderma gangrenosum (PG) is a non-infectious, necrotizing, destructive skin disease which is rarely seen after cardiac surgery. This report presents a PG case after coronary bypass surgery.

14.Different phenotypes of transthyretin-associated familial amyloid polyneuropathy due to a mutation in p.Glu109Gln in members of the same family
Cagdas Erdogan, Selma Tekin, Zeynep Unluturk, Zehra Oya Uyguner
doi: 10.14744/nci.2020.98852  Pages 398 - 401
Transtiretin ilişkili ailesel amiloid polinöropati, transtiretin protein gen mutasyonuna bağlı otozomal dominant geçişli, nadir, ancak hayatı tehdit eden bir hastalıktır. Daha önce Türkiye’de p.Glu 109Gln (eski adıyla p.Glu89Gln) mutasyonunu da içeren farklı mutasyonlara sahip 26 hasta tanımlanmıştır.
Biz de bu yazımızda aynı aileden olan ve aynı p.Glu109Gln mutasyonuna sahip ancak farklı fenotipleri olan iki vakayı sunduk. Bir hastada klinik tablo polinöropati ile ilişkiliyken diğer hastada kardiyak problemler ön plandaydı.
Bu olgu sunumu TTR-FAP'nin aynı ailede bile aynı mutasyona bağlı olarak farklı klinik fenotiplere neden olabileceğinden bahsetmektedir. (NCI-2019-0142.R1)
Transthyretin-associated familial amyloid polyneuropathy (TTR-FAP) is an unusual but life-threatening disease that is autosomal dominant inherited and involves the mutation of the transthyretin (TTR) gene. A total of 26 patients with TTR-FAP and different mutations, including the p.Glu 109Gln mutation (previously annotated p. Glu89Gln), were previously reported in Turkey. Herein, we reported two patients from the same family who had the same p.Glu 109Gln mutation but had different clinical phenotypes. The clinical picture mainly involved polyneuropathy in one patient and cardiac involvement in the other patient. This case report mentions that TTR-FAP can cause different clinical phenotypes, even due to the same mutation and even in the same family.

15.Low-molecular-weight heparin-associated multiple digital necrosis in a patient as a result of heparin-induced thrombocytopenia syndrome
Fatih Kabakas, Meric Ugurlar, Ozge Yapici Ugurlar, Yesim Bicer
doi: 10.14744/nci.2020.37531  Pages 402 - 404
Heparin kaynaklı trombositopeni sendromu (HKTS) düşük moleküler ağırlıklı heparinin (DMAH) nadir bir komplikasyonudur. DMAH’nin trombosit faktör-4 / heparin komplekslerini tanıyan trombosit aktive edici antikorların neden olduğu otoimmün aracılı bir yan etkisidir. Her ne kadar HKTS büyük venlerde ve arterlerde tromboza yol açsa da, mikrovasküler tromboza da neden olabilmektedir. Bu yazıda, DMAH uygulanmasından sonra çoklu parmak nekrozu ile komplike olmuş bir HKTS vakasını sunmaktayız. (NCI-2019-0282.R2)
Heparin-induced thrombocytopenia syndrome (HITS) is a rare complication of low-molecular-weight heparin (LMWH). It is an autoimmune-mediated side effect of LMWH which is caused by platelet-activating antibodies that recognize platelet factor-4/heparin complexes. Although HITS often leads to thrombosis in large veins and arteries, it can be presented as microvascular thrombosis. In this article, we report a case of HITS complicated with multiple digital necrosis after administration of LMWH.

REVIEW
16.Primary immunodeficiency diseases in the newborn
Oner Ozdemir
doi: 10.14744/nci.2020.43420  Pages 405 - 413
Normal yenidoğanın immün sistemi anatomik olarak eksik olmamakla beraber antijenik olarak deneyimsizdir ve bazı immünolojik yolakların rolünde bir miktar azalma gösterir. Yenidoğanın anatomik (ince cilt ve mukozal bariyerler gibi) özellikleri dışında, zayıflamış proinflamatuvar ve yardımcı T hücre tip 1 (Th1) sitokin salınımı ve azalmış hücre-aracılı immünite yenidoğanı tüm enfeksiyon tiplerine daha hassas kılar. Yine yenidoğan döneminde görülen birçok primer immün yetmezlik hastalık (PİYH) tipleri potansiyel olarak hayatı tehdit edicidir. Buna rağmen, yenidoğanların çoğu bu dönemi doğal ve diğer adaptif immün sistem mekanizmaları ve transferle anneden geçen immunoglobulin G ile bereber hastalık geçirmeden atlatır. Bu makalede pretem ve normal yenidoğanın benzersiz bağışıklık sistemi yanında, en sık rastlanan PİYH’nın risk faktörleri, klinik özellikleri ve laboratuvar değerlendirilmesi anlatılacaktır. PİYH’nın kapsamı büyümekte ve bu hastalıkların teşhis ve bakımındaki karışıklık artmaya devam etmektedir. Antikor eksiklikleri, hücresel/kombine immün yetmezlikler, fagositik hastalıklar, komplement eksiklikleri ve innat (doğal) immün sistem ve diğer bozukluklarını içeren yenidoğanın en sık görülen PİYH tiplerinden burada özetle bahsedilmektedir. (NCI-2020-0211.R1)
The normal neonate’s immune system is anatomically completed but antigenically inexperienced and shows somewhat decreased role of a number of immunological pathways. Aside from anatomic characteristics (e.g., thin skin and mucosal barriers) of newborn, weakened pro-inflammatory and T-helper cell type 1 cytokine release and lessened cell-mediated immunity predispose the neonate more susceptible to all types of infections. Furthermore, many types of primary immunodeficiency diseases (PIDs) that present in neonatal period are potentially life threatening. However, most of the newborns stand this period without sickness due to complete innate immunity with other adaptive immune system mechanisms and transferred maternal immunoglobulin G. Besides unique immunity of the preterm and normal newborns; risk factors, clinical features, and laboratory evaluation of most common PIDs in newborn are told in this article. The range of PIDs is growing, and the diagnosis and management of these disorders continues to increase in complexity. The most common PID types of the newborn including antibody deficiencies, cellular/combined immunodeficiencies, phagocytic diseases, complement deficiencies, and innate immune system and other disorders are briefly mentioned here as well.

17.Children’s only profession: Playing with toys
Nevin Cetin Dag, Emine Turkkan, Alper Kacar, Huseyin Dag
doi: 10.14744/nci.2020.48243  Pages 414 - 420
Oyun ve oyuncak kavramları çocukların hayatında çok önemli bir role sahiptir. Bilişsel, motor, psikososyal, duygusal ve dilsel becerilerin gelişmesine katkı sunar. Aynı zamanda özgüvenli, yaratıcı ve mutlu çocukların yetiştirilmesinde hayati rol oynar. Dolayısıyla çocuğun gelişiminin her aşamasında ve sağlıklı bir birey olarak toplumun bir parçası olmasında bu denli önemli olan oyun ve oyuncak kavramlarına gereken özen gösterilmelidir. Diğer yandan oyun sırasında Çocukların rahatça ve güvenli bir şekilde oynayabilecekleri oyun alanlarının sağlanması, oyuncaklar ile ilgili kaza risklerinin azaltılması açısından önem arz etmektedir. Çocukluğun en güzel parçası olan bu oyun süreçlerinin sağlıklı ve güvenli olması açısından başta çocuk ve aile hekimleri olmak üzere tüm sağlık bileşenleri aktif rol almalıdır. (NCI-2020-0357)
The concepts of games and toys have a very important role in children’s lives. It contributes to the development of cognitive, motor, psychosocial, emotional, and linguistic skills. It also plays a key role in raising self-confident, creative, and happy children. Therefore, attention should be paid to the concepts of games and toys, which are so important for the child to be a part of society as a healthy individual at every stage of his development. On the other hand, providing playgrounds where children can play comfortably and safely are essential in reducing the risk of accidents related to toys. All health-care components, especially pediatricians and family physicians, should take an active role in ensuring that these play processes, which are the most beautiful parts of childhood, are healthy and safe.

LETTER TO THE EDITOR
18.Like “North Americans,” “Europeans,” or “Others: ” Where do Turkish children with juvenile idiopathic arthritis stand in the new classification system?
Mustafa Çakan, Gulcin Otar Yener, Nuray Aktay Ayaz
doi: 10.14744/nci.2020.66563  Pages 421 - 424
NCI-2020-0286

19.A case of human leukocyte antigen B27 positive reactive arthritis associated with severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 infection
Hakan Apaydin, Serdar Can Guven, Orhan Kucuksahin, Ahmet Omma, Sukkran Erten
doi: 10.14744/nci.2020.88965  Pages 423 - 424
NCI-2020-0420

LookUs & Online Makale