ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 8 (6)
Volume: 8  Issue: 6 - 2021
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Rehabilitation status of children with cerebral palsy and anxiety of their caregivers during the COVID-19 pandemic
Pinar Akpinar, Ilknur Aktas, Feyza Unlu Ozkan, Arzu Atici, Meryem Yilmaz Kaysin, Kubra Cambekli
doi: 10.14744/nci.2021.32068  Pages 545 - 553
Amaç: COVID-19 pandemi döneminde, Serebral Palsi’li (SP) çocukların rehabilitasyon süreçleri ve bakımverenlerin kaygı düzeylerinin belirlenmesi.
Yöntem: Kliniğimizden takipli SP’li çocukların aileleri 28 Mayıs - 26 Haziran 2020 tarihleri arasında telefonla arandı. Çalışmaya katılmayı kabul eden 206 bakımverene Durumluk – Sürekli Kaygı Envanteri (STAI form) ve pandemi döneminde çocukların rehabilitasyon süreçleri sorgulandı. Demografik veriler ve çocukların ek problemleri, Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi ve el becerileri sınıflandırma sistemi seviyeleri dosyalarından kayıt edildi.
Bulgular: Tüm çocuklar pandemi sürecini evde ailesiyle geçirmiş ve yaş ortalamaları 9,58±3,84 yıldı. Pandemiden önce 199 çocuk rehabilitasyon merkezine gidiyordu, pandemi döneminde sadece 3 çocuk haftada iki kez rehabilitasyon merkezine gitmişti. Tüm bakımverenlerin kaygı düzeyleri yüksek bulundu. Bu süreçte çocuğuna evde egzersiz yaptırmayan bakımverenlerin sürekli kaygı düzeyleri, yaptıranlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05).
Sonuç: Rehabilitasyon stratejileri SP'li çocukların bakımverenlerinde kaygı düzeyini azaltmaya odaklanmalı ve etkili ev egzersiz programları bakımverenler tarafından öğrenilmelidir. (NCI-2021-3-30/R1)
OBJECTIVE: The purpose of the study is to explore the rehabilitation status of children with cerebral palsy (CP) and anxiety level of their caregivers during the Coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic.
METHODS: Caregivers of children with CP who were being followed up in our outpatient CP clinic were contacted between May 28 and June 26, 2020. Two hundred and six caregivers who voluntarily agreed to participate were administered the State-Trait Anxiety Inventory and were questioned about the rehabilitation status of their children. Demographic data, other health problems, Gross Motor Function Classification System, and Manual Ability Classification System levels of children were recorded from their files.
RESULTS: All children were at home with their families during the pandemic. Their mean age was 9.58±3.84 years. One hundred and ninety-nine children were going to the rehabilitation center before the pandemic, only three children went to the rehabilitation center twice a week during the pandemic period. The anxiety level of all the caregivers was found to be high. Trait anxiety of the caregivers who did not perform home exercise to their children were found to be statistically significantly higher than those who performed exercise (p<0.05).
CONCLUSION: Rehabilitation strategies should focus on reducing anxiety level in caregivers of children with CP and effective homecare therapy techniques should be acquired by the caregivers.

3.Frequency of typical and atypical computed tomography findings of COVID-19 and their effect on hospitalization
Mahmut Corapli, Ercan Cil, Haci Taner Bulut, Cemil Oktay, Gokhan Corapli
doi: 10.14744/nci.2021.24865  Pages 554 - 561
Amaç: Çalışmamızın amacı COVID-19 hastalığında görülen tipik ve atipik bulguların sıklığını ve hastaneye yatışa etkisini araştırmaktır.
Yöntemler: COVID-19 tanısı gerçek zamanlı ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu testi ile konulmuş ve ilk başvurusunda göğüs bilgisayarlı tomografide akciğer tutulumu bulunan 414 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tipik ve atipik akciğer tomografi bulgularının sıklığı değerlendirildi. Ayaktan takip ve tedavi edilen hastalar ile hastanede yatırılarak tedavi edilen hastalar tipik ve atipik bulguları arasında ilişkisi değerlendirildi.
Bulgular: Ground-glass opacity en sık görülen tipik bulgu olup konsolidasyon, hava bronkogramı, pulmoner vasküler genişleme, havayolu değişiklikleri, crazy paving pattern ve reticular pattern diğer tipik bulguların sıklığı literatürdeki sıklıklar ile benzerlik göstermektedir. Atipik bulgular daha az sıklıkta ve değişen oranlarda bulunmaktaydı. Crazy paving pattern, hava bronkogram, reticular pattern ve pulmoner vasküler genişleme yatan hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p < 0.001). Diğer tipik bulgular ile atipik bulguların ayaktan ve yatan hastalarda görülme sıklıklarında anlamlı farklılık bulunmadı.
Sonuç: Tipik ve atipik bulgularının tanınırlığının artması, sıklığının bilinmesi ve hastaneye yatışını etkileyecek başvuru anındaki akciğer tomografi bulgularının bilinmesi pandemi döneminde kolaylık sağlayacaktır. (NCI-2021-3-6/R1)
OBJECTIVE: This study aimed to determine the frequency of typical and atypical computed tomography (CT) findings of COVID-19 and their effect on hospitalization.
METHODS: We retrospectively assessed 414 patients who were diagnosed with COVID-19 by real-time reverse transcription-polymerase chain reaction and who had lung involvement in their admission chest CT. We evaluated the frequency of typical and atypical chest CT findings and analyzed the relationship between typical and atypical findings of COVID-19 in patients treated in ambulatory versus inpatient settings.
RESULTS: Ground-glass opacities were the most common typical finding of COVID-19 chest CT scans. The frequencies of other typical findings, including consolidation, air bronchogram, pulmonary vascular enlargement (PVE), airway changes, crazy paving pattern, and reticular pattern, were similar to those reported in the literature. Atypical findings were less common and found at varying frequencies. Crazy paving pattern, air bronchogram, reticular pattern, and PVE were significantly more common in hospitalized patients (p<0.001). The frequencies of other typical and atypical findings were not significantly different between ambulatory and hospitalized patients.
CONCLUSION: Increased recognition of typical and atypical findings of COVID-19 and their frequencies, as well as knowledge of admission chest CT findings that are associated with hospitalization, will facilitate medical care during the pandemic.

4.Effect of hydroxychloroquine use on the length of hospital stay in children diagnosed with COVID-19
Hatice Uygun, Habip Almis, Ibrahim Hakan Bucak, Mehmet Turgut
doi: 10.14744/nci.2021.65471  Pages 562 - 567
Giriş: COVID-19 enfeksiyonu ilk olarak Aralık 2019'da Çin'de ortaya çıktı. İlk enfeksiyon vakasının bildirilmesi ve bir pandemi olarak ilan edilmesinden bu yana COVID-19 yüz binlerce insanda morbidite ve mortaliteye neden oldu. COVID-19 salgınının erken aşamalarında, çocuklar arasında doğrulanmış vaka sayısı nispeten düşüktü ve bu nedenle veriler sınırlıydı. Bununla birlikte, pandeminin sonraki aşamalarındaki çocuklar arasında pediatrik vaka sayısı da önemli ölçüde arttı.
Yöntemler: 10 Mart 2020 ile 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında üçüncü basamak bir eğitim araştırma hastanesinin Pediatrik Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü'ne COVID-19 enfeksiyonunu düşündüren semptomlarla başvuran ve kombine orofaringeal ve nazofaringeal sürüntü örnekleri gerçek zamanlı ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu testi (rRT-PCR) pozitif olan, 1 aydan 18 yaşına kadar kırk hasta çalışmaya dahil edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 109,1 ± 66,1 ay olan 40 pediatrik hasta dahil edildi. Hastaların% 62,5'i (25/40) kız,% 37,5'i (15/40) erkekti. En fazla başvuru semptomu 19 (% 47,5) hastada öksürüktü. Hidroksiklorokin (HQ) tedavisi, 72 aylıktan büyük 15 semptomatik hastaya kombinasyon tedavisinin bir parçası olarak verildi (72-143 aylık: 4 hasta, 144-216 aylık: 11 hasta). RRT-PCR testinin negatifleşmesine kadar geçen ortalama süre, HQ tedavi protokolü alan grup için 7,2 ± 1,69 (4-10) gün ve HQ almayan tedavi protokolü alan grup için 8,2 ± 1,44 (6-11) gündü ve gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p = 0,054).
Sonuç: Bu çalışmada hidroksiklorokin kullanımının hastanede kalış süresine etkisi olmadığı ve epidemiyolojik veriler açısından hastalar arasında anlamlı bir fark olmadığı gösterilmiştir. (NCI-2021-3-18/R2)
OBJECTIVE: COVID-19 since the reporting of the first case of infection and its declaration as a pandemic, it caused morbidity and mortality in hundreds of thousands of people. In the early stages of the COVID-19 pandemic, the number of confirmed cases among children was relatively low, and therefore, data were limited. However, the number of pediatric cases has also risen markedly among children in the later stages of the pandemic.
METHODS: Forty patients from 1 month to 18 years of age who presented to the Division of Pediatric Infectious Diseases of a tertiary research and training hospital between March 10, 2020, and May 31, 2020, with symptoms suggestive of COVID-19 infection and whose combined oropharyngeal and nasopharyngeal swab specimens tested positive on real-time reverse transcription polymerase chain reaction (rRT-PCR) were included in the study.
RESULTS: Forty pediatric patients with a mean age of 109.1±66.1 months were included in the study. Among patients, 62.5% (25/40) were girls and 37.5% (15/40) were boys. The most presentation symptom was cough in 19 (47.5%) patients. Hydroxychloroquine (HQ) therapy was given as part of combination treatment to 15 symptomatic patients older than 72 months of age (72–143 months of age: 4 patient, 144–216 months of age: 11 patients). The mean time to a rRT-PCR negative test was 7.2±1.69 (4–10) days for the group receiving an HQ treatment protocol and 8.2±1.44 (6–11) days for the group receiving a non-HQ treatment protocol with no significant difference between the groups (p=0.054).
CONCLUSION: In this study, it was shown that the use of HQ had no effect on the length of hospital stay and that there was no significant difference between patients in terms of epidemiological data.

5.Predictive value of FibroScan in detecting liver fibrosis in HBeAg negative patients with chronic hepatitis B whose HBV DNA 2000–20000 IU/ml with ALT 1–2 times the upper limit of normal and those with HBV DNA >20000 IU/ml and normal ALT
Nilay Danis, Ulus Salih Akarca, Ilker Turan, Zeki Karasu, Galip Ersoz, Funda Yilmaz, Deniz Nart, Aysin Zeytinoglu, Memnune Selda Erensoy, Fulya Gunsar
doi: 10.14744/nci.2021.35545  Pages 568 - 574
Hepatit B enfeksiyonunda, HBV DNA’sı 2000-20000 IU/ml aralığında olup hafif yüksek transaminaz düzeyleri olan, ayrıca HBV DNA’sı yüksek olup normal ALT düzeyine sahip hastalar için tedavi kararı vermek güçtür. Amaç: HBV DNA düzeyleri 2000-20000 IU/ml olup ALT düzeyleri 1-2 kat yüksek olan HbeAg negatif hastalar ile HBV DNA >20000 IU/ml ve normal ALT düzeyleri olan hastalarda karaciğer biyopsisi ile transient elastography Fibroscan® (FS) arasındaki uyum ve karaciğer fibrozisini ön gördürmede FS’in tanısal değeri araştırıldı. Yöntem: Hastalar merkezimiz karaciğer polikliniğinde Kasım 2014- Ekim 2016 yılları arasında karaciğer biyopsisi olmuş hastalar arasından seçildi. Transient elastography karaciğer biyopsisi sonrası 3 ay içinde yapıldı. İleri fibrozis ile orta-ileri fibrozisi ön gördürmeden FS’in tanısal değeri her grup için test edildi. Sonuçlar: HBV-DNA’sı 2000-20000 IU/ml ve ALT’si normalden 1-2 kat yüksek olan 38 hasta içinde karaciğer biyopsisinde ileri fibrozis sadece 1 hastada (%2,6) mevcuttu. FS’in ileri fibrozisi tespit etmede duyarlılığı %100, özgüllüğü %78,3; tanısal doğruluk oranı %79, eğri altında kalan alan (AUC) 0,892 olarak tespit edildi. Orta-ileri fibrozisi göstermede ise bu değerler sırasıyla: %100, %62, %71 ve 0,810 idi. HBV DNA> 20000 IU / ml ve normal ALT düzeylerine sahip olan 79 hastanın 5’inde (%5,5) ileri fibrozis, 18’inde (%23) orta-ileri fibrozis mevcuttu. İleri fibrozisi saptamada FS’in duyarlılığı %100, özgüllüğü %87,8, doğruluğu %88,6 idi. Orta-ileri fibrozis için ise bu değerler sırasıyla %85,7; %81; %82,3 bulundu. Sonuç: HBV-DNA > 20000 IU/ml olan bir kaç hastada orta-ileri fibrozisi saptamada, FS’in yanlış negatifliğinin olmasından ötürü bu teknik başka invaziv olmayan başka tekniklerle birlikte kullanılabilir. İleri veya orta-ileri fibrozisi öngörmede FS’in negatif prediktif değeri oldukça yüksek, pozitif prediktif değeri oldukça düşük bulundu. Yine de FS pek çok hastayı biyopsiden koruyabilir. (NCI-2020-0289.R1)
OBJECTIVE: In hepatitis B infection, it is difficult to make a treatment decision in patients with slightly elevated transaminases and HBV DNA level between 2000 and 20000 IU/ml, and in those with normal ALT, despite high levels of HBV DNA. Objectives: In HBeAg negative patients whose HBV DNA levels were between 2000 and 20000 IU/ml with ALT 1–2 times the upper limit of normal (ULN) and those with HBV DNA >20000 IU/ml and normal ALT, the concordance between liver fibrosis in biopsy and liver stiffness measured by transient elastography with FibroScan® (FS) was investigated, and diagnostic value of FS to predict the liver fibrosis was tested.
METHODS: The patients were selected from the outpatient hepatology clinics between the dates of November 2014 and October 2016 among those who were taken liver biopsy. Transient elastography was obtained within 3 months after liver biopsy. The diagnostic value of FS in detecting advanced fibrosis or moderate to advanced (MTA) fibrosis was investigated for each group.
RESULTS: In 38 patients with HBV DNA 2000–20000 IU/ml and ALT 1–2×ULN, advanced fibrosis was detected in only one patient (2.6%) on liver biopsy, sensitivity of FS to show advanced fibrosis is 100%, specificity 78.3%, and diagnostic accuracy rate 79%. The area under curve was determined to be 0.892. In detecting MTA fibrosis, these values are 100%, 62%, 71%, and 0.810, respectively. Of 79 patients with HBV DNA >20000 IU/ml and normal ALT, five had advanced (5.5%) and 18 had MTA (23%) fibrosis. Sensitivity of FS in detecting advanced fibrosis was 100%, specificity 87.8%, and accuracy 88.6%, and these values for MTA fibrosis were 85.7%, 81%, and 82.3%, respectively.
CONCLUSION: Because of false negativity in a few patients with HBV DNA >20000 IU/ml in detecting MTA, FS may be combined with other non-invasive techniques. Negative predictive values of FS in predicting advanced or MTA fibrosis were very high, while positive predictive values were low. However, FS may save several patients from liver biopsy.

6.Neutrophil to C-reactive protein ratio: An estimating factor for intestinal ischemia before the surgery of incarcerated inguinal hernia
Kemal Eyvaz, Onur Ilkay Dincer, Murat Kazim Kazan, Aydin Dincer, Arif Aslaner, Aylin Acar, Tugrul Cakir
doi: 10.14744/nci.2021.26878  Pages 575 - 580
Amaç: Bir inguinal herni zamanla inkarsere olup acil cerrahi gerektirebilir ve yüksek mobidite ve mortalite gelişebilir. Bu çalışma, tam kan sayımı parametreleri ve serum C-reaktif protein (CRP) kullanarak inkarsere fıtıklarda bağırsak iskemisini tahmin etmenin mümkün olup olmadığını analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntemler: Bağırsak iskemisi ile laboratuvar parametreleri arasında bir ilişki olup olmadığını analiz etmek için 129 hastanın tıbbi kayıtları kullanıldı. Cut-off değerleri, duyarlılık ve özgüllüğü belirlemek için Receiver operating caracteristics (ROC) analizi ve Youden indeksi kullanıldı.
Bulgular: Kadın hastalar, femoral tip hernisi olanlar ve ek hastalıkları olanların bağırsak rezeksiyonuna daha yatkın olduğu bulundu. CRP, Lenfosit / CRP oranı (LCR), Nötrofil / CRP oranı (NCR) anlamlı idi (sırasıyla AUC = 0.914, p <0.001; AUC = 0.901, p <0.001; AUC = 0.908, p <0.001). NCR için 0,45'ten küçük bir değer % 93,3 duyarlılığa ve % 87,8 özgüllüğe sahiptir; CRP'de 19'dan büyük bir değer % 90 duyarlılığa ve % 88,9 özgüllüğe sahiptir.
Sonuç: Ameliyat öncesi azalmış NCR ve LCR ve artmış CRP seviyeleri, intestinal iskemiyi tahmin etmede bir prediktör olarak kullanılabilir. (NCI-2021-1-41)
OBJECTIVE: An inguinal hernia may transform to an incarcerated hernia, which would require emergency surgery with increased morbidity and mortality. This study aims to analyze whether it is possible to predict intestinal ischemia in incarcerated hernia using complete blood count parameters and serum C-reactive protein (CRP).
METHODS: Medical records of 129 patients were used to analyze whether there is a correlation between intestinal ischemia and laboratory parameters. Receiver operating characteristics analysis and Youden index were used to determine cutoff values, sensitivity, and specificity.
RESULTS: Female patients, those with a femoral type hernia, and patients with additional diseases were found to be more prone to bowel resection. CRP, lymphocyte to CRP ratio (LCR), and neutrophil to CRP ratio (NCR) parameters were significant (AUC=0.914, p<0.001; AUC=0.901, p<0.001; and AUC=0.908, p<0.001, respectively). A value <0.45 for NCR has a sensitivity of 93.3% and specificity of 87.8%; a value >19 in CRP has a 90% sensitivity and 88.9% specificity.
CONCLUSION: Decreased pre-operative NCR and LCR, and increased CRP levels can be used as a predictor for estimating intestinal ischemia.

7.Evaluation of visual and auditory reaction time, pain, and hand grip strength performance before and after conventional physiotherapy in patients with herniated cervical intervertebral disc with radiculopathy
Deniz Senol, Fatma Kizilay, Seyma Toy, Rukiye Ciftci, Yuksel Ersoy
doi: 10.14744/nci.2020.15821  Pages 581 - 587
AMAÇ: Radikülopati ile birlikte görülen servikal intervertebral disk hernisi (SDH) rahatsızlığının dünya çapında 100 kişiden 7 veya 8’inde ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu hastalık kişilerin üst ekstremitelerinde hareket kısıtlılığı, kuvvet kaybı ve ağrıya neden olur. Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel fizyoterapi ajanlarının radikülopatisi olan SDH’li hastaların tedavi sonrası görsel reaksiyon zamanı (GRZ), işitsel reaksiyon zamanı (İRZ), ağrı ve el kavrama kuvveti (EKK) üzerindeki etkilerini göstermektir.
YÖNTEMLER: Çalışmaya 102 radikülopatisi olan SDH’li hasta ve 98 sağlıklı kontrol dahil edildi. GRZ ve İRZ ölçümleri reaksiyon zamanlayıcısı ile değerlendirilirken, ağrı; görsel analog skala (GAS) ve EKK; el dinamometresi ile değerlendirildi. Tedavi protokolü olarak konvansiyonel fizyoterapi ajanları 3 hafta süreyle haftada 5 gün uygulandı.
BULGULAR: Sonuç olarak, tedavi sonrası ölçümlerde hem kadın hem de erkek hastalarda GAS, GRZ ve İRZ skorları anlamlı olarak azalmış ve EKK skorları anlamlı olarak artmış bulundu (p <0.05). Tedavi sonrası ve kontrol grubu ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p< 0.05).
SONUÇLAR: Bu çalışma, radikülopatisi olan SDH’li hastaların tedavisinde konvansiyonel fizyoterapi ajanlarının ağrıyı azaltma ve motor fonksiyonu geri kazanma etkisinin yanı sıra GRZ ve İRZ üzerinde terapötik bir etkiye sahip olduğu sonucunu literatüre sunmaktadır. (NCI-2020-0271.R1)
OBJECTIVE: Herniated cervical intervertebral disc (cervical disc herniation [CDH]) with radiculopathy is known to occur in seven or eight out of 100 people worldwide. This disease causes movement limitation, loss of strength, and pain of upper extremity. The aim of this study is the effect of conventional physiotherapy agents on predetermined parameters in patients with cervical radiculopathy and to compare the results with healthy controls.
METHODS: A total of 102 patients with CDH with radiculopathy and 98 healthy controls were included in the study. Visual reaction time (VRT) and auditory reaction time (ART) measurements were evaluated with reaction timer, while the pain was assessed with visual analog scale (VAS) and handgrip strength (HGS) assessed with hand dynamometer, respectively. Conventional physiotherapy (transcutaneous electrical nerve stimulation, hot pack application, and therapeutic ultrasound) agents were applied 5 days/week for 3 weeks as treatment protocol.
RESULTS: As a result, VAS, VRT, and ART scores were significantly decreased, and HGS scores increased significantly in both female and male patients post-treatment measures (p<0.05). There was no statistically significant difference between patient group and control group measurements in post-treatment evaluations (p>0.05).
CONCLUSION: This study presents the conclusion to literature that conventional physiotherapy agents have the effect of decreasing pain and regaining motor function and also a therapeutic effect on VRT and ART in the treatment of patients with CDH with radiculopathy.

8.The concordance between colposcopic biopsy and loop electrosurgical excision procedures in patients with known smear cytology and human papillomavirus results
Sener Gezer, Sumeyye Kanbay Ozturk, Sibel Balci, Izzet Yucesoy
doi: 10.14744/nci.2021.80090  Pages 588 - 594
AMAÇ: Servikal preinvaziv lezyonları ve servikal kanseri teşhis etmek için kolposkopik biyopsi ve loop elektrocerrahi eksizyon prosedürü (LEEP) yöntemleri arasındaki uyumu değerlendirmek ve her iki yöntem için lezyonların düşük ve yüksek tahmin oranlarını hesaplamak.
YÖNTEM: Farklı endikasyonlar için kolposkopik biyopsi sonrası LEEP uygulanan ve servikal sitoloji ve human papilloma virus (HPV) test sonuçları bilinen toplam 241 hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, gravida, parite, menopoz durumu, sigara, endoservikal küretaj sonuçları ve cerrahi sınır gibi klinik değişkenler kaydedildi.
BULGULAR: Kolposkopik biyopsi ile LEEP arasındaki toplam uyum oranı %41.9 idi. Negatif, CIN 1, CIN 2 ve CIN 3 için LEEP ile kolposkopik biyopsiden daha ciddi bir lezyon bulma (düşük tahmin) oranları sırasıyla %100, %12.8, %14.8 ve %3.9 olarak hesaplandı. CIN 1, CIN 2, CIN 3 ve servikal karsinom için LEEP ile kolposkopik biyopside saptanandan daha az ciddi lezyon bulma (yüksek tahmin) oranları sırasıyla %56.4, %33.3, %3.9 ve %0 olarak hesaplandı. Toplam 28 hastada düşük tahmin, 113 hastada ise yüksek tahmin gözlendi. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde yüksek dereceli lezyonların kesin tanısını etkileyen tek faktör parite olarak bulundu (OR=1.234, 95% CI: 1.005-1.514).
SONUÇ: Kolposkopik olarak yönlendirilmiş punch biyopsisi ile sonrasındaki histopatolojik LEEP bulguları arasındaki tutarsızlıklar yaygındır. Kolposkopik biyopsi ve LEEP arasındaki tutarsızlığı azaltmak için yeni yöntemler, hastaların yetersiz veya fazla tedaviye maruz kalmasını önlemek için gereklidir. (NCI-2020-0094.R1)
OBJECTIVE: The objective of the study was to evaluate the concordance between colposcopic biopsy and loop electrosurgical excision procedure (LEEP) methods to diagnose cervical pre-invasive lesions and cervical cancer, and to calculate the low and high prediction rates of lesions for both methods.
METHODS: A total of 241 patients who underwent LEEP after colposcopic biopsy for different indications and also known cervical cytology and human papillomavirus test results were included in the study. Clinical variables such as age, gravida, parity, menopausal status, smoking, endocervical curettage results, and surgical margins were recorded.
RESULTS: The total concordance between colposcopic biopsy and LEEP was 41.9%. The rates of finding a more serious lesion than in colposcopic biopsy with LEEP (underestimation) for negative, Cervical Intraepithelial Neoplasia (CIN) 1, CIN 2, and CIN 3 were calculated as 100%, 12.8%, 14.8%, and 3.9%, respectively. Rates of finding a less serious lesion than detected in colposcopic biopsy with LEEP (overestimation) for CIN 1, CIN 2, and CIN 3, cervical carcinoma were calculated as 56.4%, 33.3%, 3.9%, and 0%, respectively. Underestimation was seen in a total of 28 patients, and overestimation was present in 113 patients. Parity was found to be the only associated factor that affected the final diagnosis for high-grade lesions in univariate logistic regression analysis (odds ratio=1.234, 95% confidence interval: 1.005–1.514).
CONCLUSION: Discrepancies between colposcopically directed punch biopsy and subsequent histopathologic LEEP findings are common. New methods to reduce the inconsistency between colposcopic biopsy and LEEP are necessary to prevent patients from being under or over treated.

9.Drug-induced anaphylaxis in the emergency department: A prospective observational study
Fatma Sari Dogan, Vehbi Ozaydın
doi: 10.14744/nci.2021.56667  Pages 595 - 600
Giriş: Anaflaksi; akut gelişen, hayatı tehdit edebilen, sistemik bir aşırı duyarlılık reaksiyonudur. Genellikle ilaçlara, gıdalara ve böcek sokmalarına bağlı tetiklenir.
Çalışmamızın amacı ilaca bağlı gelişen anaflaksiye etki eden faktörleri araştırmak ve bu hastalarda erken tanı ve tedaviye katkı sağlamaktır.
Metod: Prospektif bir çalışma olup 1 yıl suresince xxx Hastanesi acil servisinde ilaca bağlı anaflaksi tanısı alan 18 yaş üzeri olgular değerlendirilmiştir. Hastaların demografik verileri, etiyolojik faktörler, klinik bulgular, tedavi bilgileri kaydedilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya 25 (%56,8) i kadın toplam 44 hasta dahil edildi. Kadınlarda yaş ortanca değeri 54 (min: 22, maksimum 82), erkeklerde yaş ortanca değeri 44 ( min 18, max 82) idi. 23 (%52)’ ünün daha önceden de anaflaksi öyküsü vardı. Sırasıyla en sık nedenler antibiyotikler (%36) ve nonsteroid anti-inflamatuvar ilaçlar (%18) idi. Tedavide hastaların 17(%38)’sine adrenalin uygulanmıştı.
Sonuçlar: Antibiyotikler ilaca bağlı anaflaksiye en sık neden olan ilaçlardır. Anaflaksi tedavisinde birinci basamak tedavi olan adrenalin uygulamasının geride kaldığı görülmüştür.Bazı klinisyenler antibiyotik uygulamasından çekiniyorlar. Bunun nedenlerinin araştırılması gerekir. (NCI-2020-0295.R1)
OBJECTIVE: Anaphylaxis is an acute, life-threatening, systemic hypersensitivity reaction. It is usually triggered by drugs, foods, and insect stings. The primary objective of our study is to determine the factors affecting drug-induced anaphylaxis to contribute to early diagnosis and treatment in these patients.
METHODS: Patients over 18 years old who were diagnosed drug-induced anaphylaxis in the Goztepe Hospital within a period of 1 year were evaluated prospectively. Patients demographical data, etiological factors, clinical findings, and treatment information were recorded.
RESULTS: Forty-four patients were enrolled in the study of which 25 (56.8%) were female. The median age of women and men was 54 (min: 22, max 82) and 44 (min 18, max 82), respectively. Twenty-three (52%) of them had a history of anaphylaxis. The most common causes of drug-induced anaphylaxis were antibiotics (36%) and nonsteroidal anti-inflammatory drugs (18%), respectively. Adrenaline was applied to 17 (38%) of the patients in the treatment.
CONCLUSION: Antibiotics were the most common drugs causing drug-induced anaphylaxis and adrenaline was underused which is the first-line treatment in the anaphylaxis. Some clinicians refrain from administering adrenaline. The reasons underlying this approach should be investigated.

10.Calretinin immunohistochemical staining in Hirschsprung’s disease: An institutional experience
Ebru Zemheri, Pinar Engin Zerk, Cigdem Ulukaya Durakbasa
doi: 10.14744/nci.2020.69376  Pages 601 - 606
Amaç: Konusunda uzman tek patolog tarafından tek bir kurumda Hirschsprung Hastalığı (HH) tanısı koymak için alınmış doku örneklerinde Kalretinin boyanması ile elde edilen sonuçları değerlendirmek.
Materyal Metod: 3 yıllık periodda (2013-2016) Hirschprung Hastalığı tanısı almış dokulara retrospektif olarak Kalretinin boyaması uygulanarak sonuçları değerlendirildi. H&E boyalı kesitlerin incelenmesinden sonra seçilen paraffin bloklara Kalretinin immunohistokimyasal boyaması uygulandı. Kalretinin boyanması lamina propria, submukoza ve intermusküler alandaki sinir liflerinde değerlendirildi. Kalretinin boyanması sinir liflerinde herhangi bir lineer ya da granüler boyanma varlığında ya da ganglion hücrelerinde sitoplazmik boyanmna varlığında pozitif olarak kabul edildi. Boyanma şiddetine göre negatif, zayıf ya da kuvvetli olarak sınıflandı. Patolojik tanıda ganglion hücre varlığı/ yokluğu (G1/G0) ve sinir hipertrofisinin varlığı/yokluğu ( S1/S0) esas alındı. Örnekler materyalin derinliği ( submukozanın ve intermusküler alanın varlığı/ yokluğu) ve türü (biyopsi /rezeksiyon) ve Kalretinin boyanma durumuna ( Güçlü, zayıf, negatif) göre sınıflandırıldı.
Bulgular: 56 hastadan toplamda 96 biyopsi örneği üzerinde çalışıldı. Biyopsilerin % 43.8’i kolon, %43.8 ‘i rektum,%6.2 ‘si stoma, %3.1’i ileum ve %3.1 ‘i appendikse aitti. Vakaların patolojik tanıları şu şekildeydi; %14.6’sı G0S0, %54.2 ‘si G1 S0, %25’i G0S1 ve %6.2’si G1S1. Materyallerin 92’si doku biyopsisi iken 4 tanesi rezeksiyon materyaliydi. Intermüsküler tabaka vakaların %87.5’inde mevcut idi; %12.5’i submukoza içermekteydi. Kalretinin boyanması vakaların %37,5’inde negatif (K0), %47.9’unda kuvvetli pozitif (K1) ve %14.6 ‘sında zayıf pozitif olarak izlendi (K2). Anatomik yerleşimin, biyopsi türünün ya da derinliğinin kalretinin boyanması üzerine etkisi olmadığı görüldü (p: 0.931, p: 0.327, p: 0.999). Patolojik tanı kalretinin boyanma sonuçlarıyla anlamlı olarak korele olarak izlendi. (F: 5.407, p <0.001). K0 kategorisi referans olarak alındığında G1S0 tanılı hastalarda kalretinin zayıf boyanması (K2) G0S0 tanılı hastaların 37.575 katıydı. [OR (95% CI): 37.575 (2.928, 482.176), p: 0.006] ve yine bu hastalarda kalretininin güçlü boyanması (K1) G0S0 tanılı hastaların 131.401 katıydı. [OR (95% CI): 131.401 (9.263, 1864.082), p <0.001].
Sonuç: Sinir hipertrofisi, biyopsi derinliği ya da biyopsi yerinden bağımsız olarak Kalretinin boyanması ve boyanmanın şiddeti ganglion hücrelerinin varlığında pozitif olarak izlenmektedir. Bütün aganglionik segmentlerde negatif olarak izlenmektedir. HH tanısında Kalretinin boyanması güvenilir bir yardımcı testtir. (NCI-2020-0417.R1)
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the results obtained by calretinin staining on tissue samples for diagnosing Hirschsprung’s disease (HD) in a single institution, by single expert.
METHODS: A retrospective evaluation was done for calretinin immunostaining in HD patients for a period of 3 years. Calretinin staining was evaluated in nerve fibers. Calretinin immunohistochemistry was considered positive if any staining was seen in nerve fibers and/or ganglion cells in the lamina propria, muscularis mucosa or submucosa. According to staining intensity, staining was classified as strong, weak or negative. The pathological diagnosis was based on presence or absence of ganglion cells (G0/G1) and nerve hypertrophy (N0/N1). Samples were classified according to the depth (presence of submucosa or intermuscular area), the type (biopsy or resection specimen) and staining intensity of calretinin (strong, weak, or negative staining).
RESULTS: A total of 96 tissue samples from 56 patients were studied. Tissues were from colon (43.8%), rectum (43.8%), stoma (6.2%), ileum (3.1%) and appendix (3.1%). The pathological diagnosis was G0N0 in 14.6%, G1N0 in 54.2%, G0N1 in 25% and G1N1 in 6.2% of cases. Our materials consisted of 92 tissue biopsies and four resection specimens. Intermuscular layer was present in 87.5% of materials and 12.5% of biopsies contained submucosa. Calretinin staining was negative (C0) in 37.5% of cases, strong positive (C1) in 47.9%, and weak positive (C2) in 14.6%. When the C0 category was taken as the reference, the status of calretinin staining as C2 (weak positive) in cases with pathological diagnosis of G1N0 was found to be 37.575 times that of cases with G0N0 (OR [95% CI]: 37.575 [2.928, 482.176], p=0.006) and the status of calretinin staining as C1 (strong positive) in cases with pathologic diagnosis of G1N0 was found to be 131.401 times that of G0N0 (OR [95% CI]: 131.401 [9.263, 1864.082), p<0.001).
CONCLUSION: Calretinin staining is positive whenever ganglion cells are present independent from presence of nerve hypertrophy, the depth and the site of the biopsy or staining intensity. It is negative in all aganglionic samples. Calretinin staining is a reliable ancillary test in HD diagnosis.

11.Association of lower serum irisin levels with diabetes mellitus: Irrespective of coronary collateral circulation, and syntax score
Aydin Akyuz, Beysim Mert, Demet Ozkaramanli Gur, Muhammet Mucip Efe, Huseyin Aykac, Seref Alpsoy, Savas Guzel
doi: 10.14744/nci.2021.73669  Pages 607 - 614
Amaç: Irisin kardiyovasküler koruyucu etkileri olan bir myokindir ve aterosklerozun patofizyolojik sürecine katıldığı düşünülmektedir. Diabetes mellitus (DM) hastalarında daha düşük irisin seviyeleri vardır. Bu nedenle irisin, DM, koroner kollateral dolaşım (KKD) ve koroner arter hastalığının (KAH) ciddiyetini gösteren SYNTAX skorları arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırdık.
Yöntemler: Bu çalışmada en az bir epikardiyal koroner arteri tam tıkalı (KATT) olan 86 hasta değerlendirildi. Rentrop 0-1'i zayıf KKD grubuna (N = 45) ve Rentrop 2-3'ü iyi KKD grubuna (n = 41) dahil ettik ve serum irisin seviyelerini ölçtük.
Bulgular: Irisin seviyeleri iki grup arasında farklılık göstermedi (17585 [882-37741] pg / ml ve (17504 [813-47683] pg / ml, p = 0.772). Irisin seviyeleri diyabetli hastalarda (n = 41; 14485 [813-29398] pg / ml) diyabeti olmayanlara göre (n = 45; 19724 [865-47683] pg / ml (p = 0.002) daha düşüktü. Irisin, SYNTAX skorları ile korele değildi. Çok değişkenli analizde, DM (OR = 0.463; CI: 0.184-0.783; p = 0.012) iyi KKD için gelişiminin olumsuz bir gösterge idi.
Sonuç: Diyabetli hastalarda irisin seviyesi düşmesine rağmen serum irisin düzeylerinin KKD gelişim ve KAH şiddeti patofizyolojisinde rolü yoktur. (NCI-2020-0440.R1)
OBJECTIVE: Irisin is a myokine thought to be involved in the pathophysiological process of atherosclerosis with its’ cardiovascular protective effects. Patients with diabetes mellitus (DM) have lower levels of irisin. Therefore, we investigated whether there is a connection between irisin, DM, coronary collateral circulation (CCC), and SYNTAX scores representing coronary artery disease (CAD) severity.
METHODS: This study evaluated 86 patients who have at least one epicardial coronary artery with chronic total occlusion. We included Rentrop 0–1 into the poor CCC group (n=45) and Rentrop 2–3 into the good CCC group (n=41) and measured serum irisin levels.
RESULTS: Irisin levels did not differ (17585 [882–37741] pg/ml and (17504 [813–47683] pg/ml, p=0.772) between the two groups. Irisin levels were lower in patients with diabetes (n=41; 14485 [813–29398] pg/ml) than those without diabetes (n=45; 19724 [865–47683] pg/ml (p=0.002). Irisin was not correlated with SYNTAX scores. In multivariate analysis, DM (OR=0.463; CI: 0.184–0.783; p=0.012) was a negative predictor of good CCC development
CONCLUSION: Although its level is decreased in patients with diabetes, serum irisin levels have no role in the pathophysiology of collateral development and CAD severity.

ORIGINAL IMAGES
12.Tuberculosis of the elbow mimicking rheumatoid arthritis
Sadettin Uslu
doi: 10.14744/nci.2020.68916  Pages 615 - 616
NCI-2020-0180

13.Bullous drug eruption with low dose methotrexate
Tuba Yuce Inel
doi: 10.14744/nci.2020.83798  Pages 617 - 618
NCI-2020-0320.R1

CASE REPORT
14.A rare complication of lightning strike: Pulmonary contusion
Ayse Tolunay Oflu, Emre Kacar, Ayhan Pektas, Aysegul Bukulmez
doi: 10.14744/nci.2020.24022  Pages 619 - 622
Yıldırım çarpması, yaşamı tehdit eden çeşitli komplikasyonlara ve hatta ölüme neden olan yıkıcı bir afettir. Yıldırım çarpması kurbanlarında, yüksek voltajlı elektrik akımı, çeşitli mekanizmalar aracılığıyla birçok doku ve organı tahrip edebilir. Bu mekanizmalardan biri, patlama etkisi yaratarak organlara zarar veren künt travmadır. Sık olmamakla birlikte, künt travma, pulmoner kontüzyon gibi çeşitli solid organ yaralanmalarına neden olabilmektedir. Bu yazıda, açık arazide yıldırım çarpması nedeniyle acil servise başvuran 15 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Hastanın başvuru sırasında bilinci açık ve vital bulguları normal olmasına rağmen dördüncü günde solunum sıkıntısı gelişti. Toraks bilgisayarlı tomografisinde tek taraflı pulmoner kontüzyon saptanan hastaya oksijen desteği ve intravenöz hidrasyon tedavisi verildi. Altıncı günde solunum sıkıntısı düzelen hastanın kontrol posteroanterior akciğer grafisinde pulmoner kanamanın spontan rezorbe olduğu görüldü. Dokuzuncu günde normal solunum bulguları ile taburcu edildi. Hastanın taburcu olduktan sonraki 3 aylık takibinde herhangi bir yakınması gelişmedi. (NCI-2019-0215.R2)
Lightning strike is a devastating disaster, leading to various life-threating complications and even death. In lightning striking victims, high-voltage electric current can destroy many tissues and organs through various mechanisms. One of these mechanisms is the blunt trauma that injures the organs by creating a blast effect. Although not frequent, blunt trauma may result in various solid organ injuries such as pulmonary contusion. In this article, we reported a 15-year-old male patient who was admitted to the emergency department because of lightning strike in open terrain. Although he was conscious and vital signs were normal at presentation, respiratory distress developed on the 4th day. Unilateral pulmonary contusion was detected on the computerized tomography of the thorax. The patient was treated with supportive oxygen and intravenous hydration therapy. His respiratory distress improved on the 6th day and control posteroanterior chest radiograph revealed that pulmonary hemorrhage was spontaneously resorbed. On the 9th day, he was discharged with normal respiratory findings. The patient did not have any complaints during the 3-month follow-up after discharge.

15.Rare causes of anisocoria: Ipratropium bromide and Angel’s trumpet
Arzu Ekici, Busra Caglar, Ozlem Kara, Arzu Oto, Nevin Kilic
doi: 10.14744/nci.2020.26428  Pages 623 - 625
It is considered a neurological emergency when a patient presents with anisocoria. It is important that the anisocoria whether or not accompanied by the neurological findings. Other reasons of anisocoria should be considered when the absence of neurological or ophthalmological signs such as change of mental status, hemiparesis, ophthalmoplegia, ptosis. Herein we report two cases of temporary anisocoria due to inhaler ipratropium bromide and Angel’s trumpet. (NCI-2019-0246.R2)

16.Solitary facial lesion of orf: An unusual presentation
Muge Gore Karaali, Ayse Esra Koku Aksu, Asude Kara Polat, Mehmet Salih Gurel
doi: 10.14744/nci.2020.59254  Pages 626 - 628
Orf – ektima kontagiozum - özellikle koyun ve keçileri etkileyen parapoxvirüsün neden olduğu zoonotik bir viral enfeksiyon hastalığıdır. İnsanlara hasta hayvanlarla ya da kontamine hayvan ürünlerinin doğrudanı ile bulaşabilir. Lezyonlar çoğunlukla ellerde ve parmaklarda lokalizedir, ancak baş veya yüz gibi atipik lokalizasyonlar nadiren bildirilmiştir. Burada, klinik takibi ile beraber kaş yerleşimli bir orf olgusunu sunuyoruz. Özellikle enfekte hayvanlarla temas anamnezi varlığında ve klinik görünüme de uygun olarak atipik lokalizasyonlarda da olsa bu hastalığın farkında olunmalıdır. (NCI-2020-0188.R1)
Orf, ecthyma contagiosum, is a zoonotic viral infectious disease caused by parapoxvirus that affects particularly sheep and goats. Human may be infected with direct contact with contagious animals or by handling contaminated animal products. Lesions are localized mostly on the hands and fingers, but atypical localizations such as head or face have been rarely reported. Herein, we report a case of orf disease on the eyebrow with clinical follow-up images. Physicians should be aware of the possibility of this entity based on contact anamnesis with infected animals and clinical appearance.

17.Giant composite pheochromocytoma and gastrointestinal stromal tumor in a patient with neurofibromatosis: A case report
Soykan Arıkan, Cihad Tatar, Ali Emre Nayci, Feyzullah Ersoz, Mehmet Baki Dogan, Feray Gunver
doi: 10.14744/nci.2020.37431  Pages 629 - 633
A 54-year-old male was admitted to our department with neurofibromatosis and hypertension. During his examination, a mass was detected in the abdomen, and he was transferred to a surgical clinic. At the first examination of the patient, extensive café-au-lait spots and granulomas were detected on the body and the mass occupying right abdomen quadrant was palpable. The patient’s medical history indicated that he had hypertension for almost a decade. The patient also stated that nodules on the body existed from his earliest recollection and he had relatives with neurofibromatosis. The patient was taken to a surgical operation. A mass with 30×23 cm in size was removed. The area of the nodular structure, with 0.5 cm in diameter, in the stomach serosa was also removed. The tumor was composed of phaeochromocytoma in the larger spaces and ganglioneuromas in the relatively narrow spaces. The nodular area removed in gastric serosa was reported as a very low-risk gastrointestinal stromal tumor. Apart from this rare combination, adrenal mass removed from the patient was considerably larger than the masses in the literature until now. Therefore, we aimed to present this rare case with a literature background. (NCI-2019-0198.R2)

REVIEW
18.Perplexing issues for convalescent immune plasma therapy in COVID-19
Oner Ozdemir
doi: 10.14744/nci.2021.73604  Pages 634 - 643
Konvelans immün plazma (KİP) tedavisi COVID-19 hastalığında günümüzde popüler bir tercihtir. 24 Mart 2020’de Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) şiddetli hastalığı olan COVID-19 vakalarında KİP tedavisini acil deneysel yeni bir ilaç olarak onaylamıştır. KİP tedavisinin etki mekanizması kesin olarak açıklanamamıştır. Bununla beraber, diğer viral enfeksiyonlardaki önceki araştırmalar ana mekanizmasının viral nötralizasyon olduğunu göstermiştir. Ağır enfeksiyon hastalıklarındaki KİP transfüzyonuyla ilgili yapılan sistematik derleme ve metaanalizler KİP’in bazı yararları olduğunu göstermiştir, enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde semptomların başlamasından sonra erken kullanılanıldığında zararsız bir işlemdir. KİP tedavisinde SARS-CoV-2 nötralizan antikor titresinin tercihen 1: 320 üstünde olması düşünülür fakat daha düşük seviyeler de faydalıdır. Bir kişi için önerilen KİP minimum dozu bir ünitedir (200 ml). KİP maksimum dozu altı ünitedir (600 ml). KİP, SARS-CoV-2 enfeksiyonu ile beraberindeki diğer viral enfeksiyon, sistemik hastalıklar ve COVID-19 için diğer terapötik yaklaşımlarla beraber uygulanabilir. Genel olarak, KİP transfüzyonu alanlarda ciddi yan etki bildirilmemiştir. Yeterli aşı ve diğer spesifik tedavi ajanlarının bulunmadığı durumlarda, değişik viral enfeksiyonların tedavi seçeneklerinden biri olarak önemli role sahiptir. (NCI-2021-3-2)
Convalescent immune plasma (CIP) therapy in coronavirus disease 2019 (COVID-19) is presently a trendy choice of treatment. On March 24, 2020, the United States Food and Drug Administration approved of CIP treatment for seriously ill COVID-19 patients as an emergency investigational new drug. The precise mechanisms of action for CIP in COVID-19 have not yet been undoubtedly recognized. However, earlier research demonstrated that the main mechanism of CIP such as in other viral infections is viral neutralization. Systematic reviews and meta-analyses of the CIP transfusion in severe infectious diseases have shown that CIP has some beneficial effects and it is a harmless process to cure infectious diseases early after symptom beginning. It is suggested that SARS-CoV-2 neutralizing antibody titers in CIP should be ideally higher than 1: 320, but lower thresholds could also be useful. The suggested minimum dose for one individual is one unit (200 mL) of CIP. The second unit can be given 48 h succeeding the end of the transfusion of the first unit of CIP. Moreover, CIP can be applied up to a maximum of three units (600 mL). CIP could be administered in other systemic diseases, viral infections coincidentally associated with SARS-CoV-2 infection, as well as other therapeutic approaches for COVID-19. There are generally no serious adverse events described from CIP transfusion in these recipients. CIP may have a significant role as one of the therapeutic modalities for various viral infections when enough vaccines or other specific therapeutic agents are not on hand.

19.Connection of reactive oxygen species as an essential actor for the mechanism of phenomena; ischemic preconditioning and postconditioning: Come to age or ripening?
Demet Sengul, Ilker Sengul
doi: 10.14744/nci.2021.78466  Pages 644 - 649
Giriş: Bindokuzyüzseksenaltı yılında iskemik ön koşullanma (IPC) ve ardından 2003 yılında iskemik sonradan koşullanma (IPoC) tanımlanmış ve bu güçlü endojen mekanizmaların ilgili dokular üzerinde iskemi-reperfüzyona karşı önleyici etkileri konusunda birçok organ üzerinde çok sayıda çalışma yapılmış ve koruyucu etkileri, bugüne kadar birçok otorite tarafından vurgulanmıştır.
Derleme: Reaktif oksijen molekülleri, moleküler oksijenden kaynaklanan, hücre içi sinyalizasyonda, yaşlanmada ve çeşitli patolojik durumlarda temel rol oynayan, son derece aktif moleküllerdir. Süperoksit anyon ve hidrojen peroksit gibi reaktif oksijen türleri (ROT), iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarının patogenezinde bilinmektedir. I/R'deki hücresel ve doku hasarının patogenezinde ve reperfüzyonun başlangıç fazında, özellikle birinci ve yedinci dakikalar arasında, ROT masif üretimi; bu fenomen için, gerekli ve çok önemli bir ana faktör olarak öne sürülmüştür.
Sonuç: IPC ve IPoC için çok sayıda mekanizma ileri sürülmüş olsa da, kesin koruyucu mekanizma(lar) henüz net bir şekilde kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte; bu öngörülen mekanizmalar arasında, ROT'un, önemli bir yer işgal ettiği savı, günümüze kadar savunulmuştur. (NCI-2021-1-23)
Ischemic preconditioning (IPC), in 1986, and then ischemic postconditioning (IPoC), in 2003, were determined and lots of studies on the many organs were performed about the preventive effects of these strong endogenous mechanisms on the relevant tissues against ischemia-reperfusion and their protective impressions have been emphasized by many authorities up to date. Reactive oxygen molecules are immensely active molecules, originating from molecular oxygen, playing a principal role in intracellular signalization, aging, and various pathologic conditions. Reactive oxygen species (ROS) such as superoxide anion and hydrogen peroxide are known in the pathogenesis of ischemia-reperfusion (I/R) injury. In the pathogenesis of cellular and tissue injury in I/R, the significant output of ROS in the initial phase of reperfusion, particularly between the 1st and 7th min, has been propounded as being an essential and crucial main factor for the phenomena. Even though a great deal of mechanisms has been asserted for IPC and IPoC, the distinct shielder mechanism(s) was/were not clearly proved yet. However, occupying a significant place of ROS among these forecasted mechanisms has been advocated up to date.

LookUs & Online Makale