ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 8 (2)
Volume: 8  Issue: 2 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Investigation of double-carbapenem efficiency in experimental sepsis of colistin-resistant Klebsiella pneumoniae
Imran Kosar, Gokcen Dinc, Esma Eren, Yusuf Aykemat, Mesut Kilic, Huseyin Kilic, Mehmet Doganay
doi: 10.14744/nci.2020.14238  Pages 113 - 118
Amaç: Gram-negatif bir patojen olan K. pneumoniae’nın özellikle karbapenemaz üreten türleri, hızlı plazmid aracılı direnç yayılımı ve tedavi için sınırlı terapötik seçenekler nedeniyle halk sağlığı için büyük bir tehdit olarak görülmektedir. Kolistin, çoğul ilaç dirençli K. pneumoniae enfeksiyonları için bir "son çare" antimikrobiyal olarak kabul edilmiş olmasına rağmen, bu izolatlar yoğun kullanımı nedeniyle kolistine direnç geliştirmiştir. Bu çalışmanın amacı, farelerde kolistin dirençli K. pneumoniae deneysel sepsisinde çift karbapenem tedavisinin etkinliğini değerlendirmektir.
Metod: Çalışmada 8-10 haftalık Balb-c fareler kontrol grubu (pozitif ve negatif) ve tedavi grubu (kolistin, ertapenem + meropenem, ertapenem + meropenem + kolistin) olarak ayrıldı. Sepsis, farelerde kolistin dirençli K. pneumoniae'nin intraperitoneal enjeksiyonu ile geliştirildi. Antibiyotikler, bakteriyel inokulasyondan 3 saat sonra intraperitoneal olarak verildi. Her alt gruptaki fareler 24 ve 48 saat sonunda yüksek doz anestezi ile sakrifiye edilerek kalp, akciğer, karaciğer ve dalaktan ekim yapıldı. Ayrıca, akciğer ve karaciğer homojenizatları gram başına koloni oluşturan birim (cfu/gr) sayısını belirlemek için kullanıldı. Akciğer ve karaciğerde bakteriyel klirens farklı zaman noktaları için değerlendirildi.
Bulgular: Akciğer ve karaciğer dokularındaki kantitatif bakteriyel yükler değerlendirildiğinde; farklı antibiyotik tedavileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p ˃0.05). Her üç tedavi seçeneği de özellikle 24 saat içinde etkili bulunmadı. Ertapenem + meropenem + kolistin ile tedavi edilen grubun sadece 48. saatindeki bakteri yükündeki azalma 24 saat ile karşılaştırıldığında anlamlı bulundu (p <0.05).
Sonuç: Bu veriler ışığında, farelerde kolistin dirençli K. pneumonia deneysel sepsis tedavisinde, çift karbapenem uygulamasının yeterli olmadığı anlaşıldı. Ayrıca, ertapenem + meropenem + kolistin kombine tedavisinin, kolistin monoterapisine veya çift karbapenem tedavisine göre bir üstünlük sağlamadığı belirlendi. (NCI-2020-0228.R1)
OBJECTIVE: Klebsiella pneumoniae, a Gram-negative pathogen, especially which produces carbapenemase, is seen as a major threat to public health due to rapid plasmid-mediated spread of resistance and limited therapeutic options available for treatment. Although colistin has been recognized as a “last resort” antimicrobial for multidrug-resistant K. pneumoniae infections, these isolates have developed resistance to colistin as a result of its intensive use. The aim of this study was to evaluate the efficacy of double-carbapenem treatment of colistin-resistant K. pneumoniae experimental sepsis in mice.
METHODS: In the study, 8–10-week-old Balb-c mice were divided as control groups (positive and negative) and treatment groups (colistin, ertapenem+meropenem, and ertapenem+meropenem+colistin). Sepsis was developed in mice by an intraperitoneal injection of colistin resistant K. pneumoniae. Antibiotics were given intraperitoneally 3 h after bacterial inoculation. Mice in each subgroup were sacrificed with overdose anesthetic at the end of 24–48 h and cultures were made from the heart, lung, liver, and spleen. Furthermore, homogenates of lung and liver were used to detect the number of colony-forming units per gram. Bacterial clearance was evaluated in lung and liver at different time points.
RESULTS: When the quantitative bacterial loads in the lung and liver tissues are evaluated, no statistically significant difference was observed between different antibiotic treatments (p>0.05). All three treatment options were not effective, especially in 24 h. Only the decrease in bacterial load at the 48th h of the group treated with ertapenem + meropenem + colistin was found significant (p<0.05) compared to the 24 h.
CONCLUSION: In the light of these data, it was understood that double-carbapenem application was not sufficient in the treatment of experimental sepsis in mice with colistin-resistant K. pneumoniae. Furthermore, ertapenem + meropenem + colistin combined therapy was not found to be superior to colistin monotherapy or double-carbapenem therapy.

2.ICU admission rates in Istanbul following the addition of favipiravir to the national COVID-19 treatment protocol
Abdullah Emre Guner, Aral Surmeli, Kemal Kural, Habip Yilmaz, Erdogan Kocayigit, Esra Sahin, Perihan Alkan, Cemal Kazezoglu, Serdal Zelyurt, Kemal Memisoglu, Isil Maral
doi: 10.14744/nci.2021.60420  Pages 119 - 123
Amaç: COVID-19 tedavisi için kullanılan Favipiravir ilacının ulusal tedavi protokolüne eklenmesi ve İstanbul’da COVID-19’a bağlı yoğun bakım yatış oranları arasındaki gözlemsel ilişkiyi araştırmak.
Metodoloji: Araştırma verileri, Türkiye’deki bütün COVID-19 vakalarının toplandığı ‘Halk Sağlığı Yönetim Sistemi -HSYS’den alınmıştır. İstanbul’daki toplam COVID-19 vaka sayısı, yoğun bakım yatışları ve entübe edilen hasta sayıları iki zaman periyodunda karşılaştırılmıştır. İlk period 11 Mart 2020, Türkiye’de açıklanan ilk COVID-19 vakası, ile 30 Mart, Favipiravir’in tedavi protokolüne eklenmesinden beş gün sonradır. İkinci period ise bu tarihten 10 Nisan’a kadar olan süredir.
Bulgular: COVID-19’a bağlı yarış oranları iki dönem arasında %24’ten %12’ye düşmüştür. Entübe edilen hasta oranı ise %77’den %66’ya düşmüştür. İki ilişki de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Sonuç: Favipiravir ilacının COVID-19 tedavi protokolüne eklenmesi yoğun bakım yatış oranlarındaki düşüşe sebep olan nedenlerden biri olabilir. (NCI-2020-0344.R1)
OBJECTIVE: The objective of this study was to understand the observational relationship between adoption of favipiravir into the national COVID-19 treatment protocol and intensive care unit (ICU) admission rates in Istanbul due to COVID-19.
METHODS: Data were harvested from the “Public Health Management System-HSYS,” which collate centrally the records of all known cases of COVID-19. The total number of cases, numbers admitted to ICU, and number undergoing intubation were compared between 2 time periods: 11th of March, the date on which the first case in Turkey was confirmed, to 30th of March; and March 30, to 10th of April, 5 days after Favipiravir was introduced into the treatment algorithm when, the records were examined.
RESULTS: The percentage of patients requiring ICU admission diminished from 24% to 12%, whilst the percentage intubated fell from 77% to 66%. These differences were both statistically significant.
CONCLUSION: The addition of favipiravir to the national COVID-19 treatment protocol may explain this rapid decrease in the rate of ICU admissions and intubation.

3.Characteristics and clinical outcome of pT1a-b node-negative breast cancer
Abdilkerim Oyman, Mustafa Basak, Hatice Odabas, Melike Ozcelik
doi: 10.14744/nci.2020.06332  Pages 124 - 129
Giriş: Tümör çapı diğer klinikopatolojik özellikler ile birlikte meme kanserinde prognostik belirteçlerden bir tanesidir. Tümör çapı arttıkça rekürrens riskinde artma beklenir. Erken T-evresi iyi prognozun göstergelerindendir.
Amaç: Çalışmamızda erken evre meme kanserinin T1abN0 alt grubunda rekürrenssiz sağkalım oranlarını ve buna etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık.
Materyal-Metod: Patolojik olarak T1a veya T1b ve lenf nodu negatif olarak evrelenmiş uzak metastazı olmayan meme kanseri tanılı hastalar çalışmaya dahil edildi. Rekürrens veya uzak metastaz gelişip gelişmediği hasta dosyalarından retrospektif olarak öğrenildi. Hastaların son durumları kaydedildi.
Bulgular: Toplam 84 hasta değerlendirildi. Bunların 26’sında (%31) T1a ve 58’inde (%69) T1b tümör mevcuttu. Hastaların tamamında, 5-yıllık uzak rekürrenssiz sağkalım oranı % 95.2 olarak saptandı. Uzak rekürrenssiz sağkalım T1a tümörlerde %96.2, T1b tümörlerde ise %94.8 idi (p: 0.555). 5-yıllık rekürrenssiz sağkalım oranı T1ab tümörlerde %90.5 olarak bulunurken, bu oran T1a tümörlerde %84.6 ve T1b tümörlerde ise %93.1 idi (p: 0.359). Meme kanseri subtiplerine göre değerlendirildiğinde; 5-yıllık uzak rekürrenssiz sağkalım, hormon reseptör-pozitif grupta %97, Her-2 pozitif grupta 81.8% ve üçlü negatif grupta ise %100 (p: 0.041) oranında gözlendi (p: 0.041). 5-yıllık rekürrenssiz sağkalım oranı hormon reseptörü pozitif grupta %97, Her-2 pozitif grupta %72.7 ve üçlü negatif grupta da %57.1 (p: 0.001) bulundu.
Sonuç: Çalışmamızın sonucunda hem T1a hem de T1b tümörlerin benzer ve iyi prognoza sahip oldukları gözlendi. (NCI-2020-0109.R1)
OBJECTIVE: Tumor size, along with other clinicopathological characteristics, has a prognostic role in breast cancer. Recurrence risk tends to rise as tumor size increases. Early T-stage portends a good prognosis. We aimed to investigate the recurrence-free interval rates of T1abN0 group of early breast cancer.
METHODS: Patients diagnosed with pT1a and T1b, lymph node metastasis-negative breast cancer were included in the study. Clinicopathologic characteristics including recurrence, distant metastasis, and final status of the patients were obtained retrospectively from the patient files.
RESULTS: A total of 84 patients included. Twenty-six patients (31%) had T1a and 58 patients (69%) had T1b tumors. The 5-year distant relapse-free survival (DRFS) rate of T1ab tumors was 95.2%. The DRFS rate of T1a tumors was 96.2%, while the rate of T1b tumors was 94.8% (p=0.555). The 5-year RFS rate of T1ab tumors was 90.5%. The RFS rate of T1a tumors was 84.6%, whereas the rate of T1b tumors was 93.1% (p=0.359). The 5-year DRFS rate of hormone receptor positive group was 97%, Her-2 positive group was 81.8%, and triple negative group was 100% (p=0.041). The 5-year RFS rate of the hormone receptor positive group was 97%, Her-2 positive group was 72.7%, and triple negative group was 57.1% (p=0.001).
CONCLUSION: The results of the study provided that both T1a and T1b tumors have a good and similar prognosis.

4.Validity and reliability of the Turkish version of brief diabetic foot ulceration risk checklist
Berna Dincer, Emel Mete, Mustafa Kanat, Hasan Aksoy, Necmettin Akdeniz, Demet Inangil, Gökhan Inangil
doi: 10.14744/nci.2021.72558  Pages 130 - 138
AMAÇ: Bu çalışma Diyabetik Ayak Ülseri Risk Kontrol Listesi’ni (Brief Diabetic Foot Ulceration Risk Checklist- BDURC) Türkçe’ye uyarlamak, geçerlilik ve güvenilirliğini test etmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM: Bu metodolojik çalışma, İstanbul'daki bir devlet hastanesinin diyabet kliniğinde gerçekleştirilmiştir. Zhou ve arkadaşları tarafından geliştirilen BDURC ile veriler toplanmıştır. Araştırmanın örneklemini 430 diyabetik hasta oluşturmuştur. Ölçek 4 hafta sonra 60 katılımcı tarafından tekrar test edilmiştir. Ölçeğin dil eşdeğerliği sağlanmış, kapsam geçerliği için uzman görüşleri alınmıştır. Ölçeğin güvenirliği, test-tekrar test güvenirliği, madde-toplam korelasyonu ve iç tutarlılık analizi ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Ölçek 4 hafta sonra 60 katılımcı tarafından tekrar test edilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi, modele uygunluğu iyi olan iki faktörlü bir yapı ortaya çıkarmıştır. Ölçek ve alt ölçekleri için Cronbach's Alpha katsayısı,79'dur. Test-tekrar test puanları maddeler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir (p >,05). Güvenilirlik endeksinin,80'den yüksek olduğu saptanmıştır.
SONUÇ: BDURC-TR, Türkiye'deki diyabet hastalarında diyabetik ayak ülseri risk faktörlerini belirlemek için kliniklerde kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir araç olarak belirlenmiştir. (NCI-2020-0361.R1)
OBJECTIVE: This study aims to determine the validity and reliability of the Turkish translation of brief diabetic foot ulceration risk checklist (BDURC).
METHODS: This methodological study was conducted at the diabetes clinic of a state hospital in Istanbul, Turkey. The data were collected with the BDURC developed by Zhou et al. in 2018. A study was conducted with 430 patients with Type 2 diabetes. The scale was retested after 4 weeks by 60 participants. Language equivalence of the scale was provided. Experts’ opinions were taken about the content validity of the scale. Reliability of the scale was determined with the test-retest reliability, item-total correlation, and internal consistency analysis.
RESULTS: Confirmatory factor analysis revealed a two-factor structure with good model suitability. Cronbach’s alpha coefficient for the scale and its subscales was 0.79. Test-retest scores showed no statistically significant difference between the items (p>0.05). The reliability index was higher than 0.80.
CONCLUSION: The BDURC-TR is a valid and reliable tool that can be used in clinics to identify the risk factors for diabetic foot ulcers in patients with Type 2 diabetes in Turkey.

5.The evaluation of relationship between polypharmacy and anticholinergic burden scales
Saadet Koc Okudur, Özge Dokuzlar, Ali Ekrem Aydin, Suleyman Emre Kocyigit, Pinar Soysal, Ahmet Turan Isik
doi: 10.14744/nci.2020.17136  Pages 139 - 144
GİRİŞ ve AMAÇ: Polifarmasi ve antikolinerjik yük, yaşlılarda farmakoterapinin kalitesinin değerlendirilmesi için göstergelerdir. Bu çalışmanın amacı, antikolinerjik yük ölçeklerinden hangisinin/hangilerinin yaşlı hastalarda polifarmasi ile daha ilişkili olduğunu değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmada, dört yüz yirmi yaşlı hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, ilaçları ve ilaç sayıları kaydedildi. Antikolinerjik yük ölçekleri Antikolinerjik Yük Hesap Makinası adlı bir araçla hesaplanmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 73,08 ± 8,71 idi. Polifarmasi prevalansı % 32.14 idi. Polifarmasi ile en yüksek ilişki İlaç Yük İndeksi için gözlenmiştir (OR 10.87, p <0.001).
TARTIME ve SONUÇ: Çalışmamız, yaşlı hastalarda polifarmasi ile İlaç Yük İndeksi skorlarının diğer antikolinerjik yük ölçeklerinden daha ilişkili olduğunu göstermiştir. (NCI-2020-0041.R1)
OBJECTIVE: Polypharmacy and anticholinergic burden are the indicators for the evaluation of the quality of pharmacotherapy in older adults. The aim of this study was to consider which anticholinergic burden scales are more related with polypharmacy among older patients.
METHODS: Four hundred and twenty older adults were evaluated retrospectively in this cross-sectional study. The patient’s demographic data, comorbidities, the drugs, and number of drugs were recorded. Anticholinergic burden scales were calculated by a tool named anticholinergic burden calculator.
RESULTS: The participants’ mean age was 73.08±8.71. The prevalence of polypharmacy was 32.14%. The highest relationship with polypharmacy was observed for drug burden index (DBI) (odds ratio 10.87, p<0.001).
CONCLUSION: Our study demonstrated that polypharmacy and DBI scores were more related than other anticholinergic burden scales in older adults.

6.The evaluation of dupilumab treatment response in atopic dermatitis patients
Ozge Askin, Sera Nur Yucesoy, Server Serdaroglu
doi: 10.14744/nci.2020.42375  Pages 145 - 149
Amaç: Bu çalışmada atopik dermatit tanısı olan hastalarda dupilumab tedavi etkinliğinin gerçek yaşam verileri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmaya Ocak 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında dupilumab tedavisi başlanmış orta veya şiddetli derecede atopik dermatit tanısı olan 14 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi başlangıcındaki ve 12.haftasındaki SCORAD skorları, serum total IgE düzeyleri ve VAS-kaşıntı skorları karşılaştırıldı.
Bulgular: Dupilumab tedavisi sonrası hastaların SCORAD skorlarında, serum total IgE düzeylerinde ve VAS-kaşıntı skorlarında tedavinin 12.haftasında başlangıca göre anlamlı düşüş gözlendi. Başlangıç SCORAD skorları ile serum total IgE düzeyleri arasında ve bu parametrelerdeki tedavi sonrası düşüşler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı.
Sonuç: Bu çalışmada dupilumab tedavisinin atopik dermatit tanılı hastalarda hastalık şiddetinde ve serum total IgE düzeylerinde anlamlı düşüşe neden olduğu gösterildi. (NCI-2020-0157.R1)
OBJECTIVE: This study aims to demonstrate real-life effectiveness of dupilumab treatment in moderate-to-severe atopic dermatitis patients.
METHODS: The 14 patients diagnosed with moderate-to-severe atopic dermatitis were included in this study. All of the patients started dupilumab treatment in our faculty between October 2019 and October 2020. The patients were evaluated at the beginning of the treatment and after 12 weeks of treatments. The baseline scoring atopic dermatitis (SCORAD) scores, the total immunoglobulin E (IgE) levels, and the visual analog scale (VAS) of 0–10 points for itch intensity compared with the post-treatment scores.
RESULTS: The SCORAD scores, the serum total IgE levels, and the VAS itch scores of the patients receiving dupilumab treatment dropped significantly following 12 weeks of dupilumab treatment. No significant correlation was demonstrated between the initial SCORAD scores and the serum total IgE values. Besides, no correlation was shown to exist in the reduction of the SCORAD and the serum total IgE values after dupilumab treatment.
CONCLUSION: Dupilumab treatment showed significant improvement in disease severity with remarkable reduction in serum total IgE levels.

7.Is mediolateral episiotomy angle associated with postpartum perineal pain in primiparous women?
Halenur Bozdag, Esra Akdeniz, Dondu Demirel Durukan, Erol Arslan, Meryem Hocaoglu
doi: 10.14744/nci.2020.23911  Pages 150 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada mediolateral epizyotomi açısı ile doğum sonrası perineal ağrı arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma prospektif olarak düzenlendi. Postpartum dönemdeki mediolateral epizyotomili primipar kadınlar çalışmaya dahil edildi ve epizyotomi açı aralıklarına göre üç gruba (grup1: <40°, grup2: 40°–60°, gr up3: >60°) ayrıldı. Postpartum perineal ağrı, duysal-affektif-sözel açıklamalar içeren kısa- McGill Ağrı sorgu formu (SF-MPQ), Visual Pain Skala (VPS) ve Present Pain Intensity (PPI) skala ile sayısal olarak değerlendirildi. Postpartum birinci ve yedinci gün perineal ağrı skorları açı grupları arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplamda, çalışmaya 86 olgu dahil edildi. Postpartum birinci günde, 73 kadın (%85) perineal ağrısını VPS’da 0 ile 3 arasında, 13 kadın (%15) ise 4 ila 6 arasında skorlandırdı. Postpartum birinci günde, SF-MPQ ve formun her bölümünden elde edilen total ağrı skorları açısından üç grup arasında fark görülmedi. Postpartum yedinci günde, total ağrı skoru grup 1’de [Med;IQR(min-max)= 0;4(0–5)] grup 2’ye [Med;IQR(min-max)= 0;0(0–5)] kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1’de sorgulama formunun duysal, affektif, VPS ve PPI bölümlerinden elde edilen ağrı skorları sırayla [Med;IQR(min-max)= 0;1(0–2)], [Med;IQR(min-max)= 0;1(0–1) ], [Med;IQR(min-max)= 0;2(0–2)] ve [Med;IQR(min-max)= 0;0.25(0–1)] olarak bulundu. Grup 2 için, duysal, affektif ve PPI skaladan elde edilen ağrı skorları [Med;IQR(min-max)= 0;0(0-1)] idi; VPS [Med;IQR(min-max)= 0;0(0-2)] dır. Yedinci günde sorgu bölümünün her bir bölümü için grup1 ve 2 arasında anlamlı fark gözlenmedi. Yedinci günlerde analjezik ihtiyacı yüzdesi grup1’de (%42.9), grup 2’den (%31.2) anlamlı olarak daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Orta hatta 40°‘den daha yakın mediolateral epizyotomi açısı, daha yüksek perineal ağrı skoru ve erken postpartum dönemde analjezik ihtiyacı artışı ile ilişkilidir. (NCI-2020-0049.R1)
OBJECTIVE: Our aim is to elucidate the relationship between mediolateral episiotomy (MLE) angle and postpartum perineal pain.
METHODS: This study was designed prospectively. Primiparous women with MLE in the postpartum period were included in the study and divided into three groups according to episiotomy angle ranges (Group 1: <40°, Group 2: 40°–60°, and Group 3: >60°). Postpartum perineal pain was quantified with the short-form McGill Pain questionnaire (SF-MPQ) consisting of the following three parts: Sensory-affective-verbal descriptions, visual pain scale (VPS), and present pain intensity scale (PPI). Postpartum perineal pain scores on days 1 and 7 were compared among the angle group.
RESULTS: Overall, 86 eligible women were enrolled in this study. Seventy-three women (85%) scored the perineal pain between 0 and 3 on the VPS and 13 women (15%) rated the pain from 4 to 6 on the 1st postpartum day. No significant differences were noted among the three groups regarding the total pain scores on SF-MPQ and on the each part of form at the 1st postpartum day. At 7 days postpartum, total pain score was found significantly high in Group 1 [Med; IQR (min-max)=0; 4 (0–5)] compared with Group 2 [Med; IQR (min-max)=0; 0(0–5)]. The pain scores obtained from the sensory, affective, VPS, and PPI parts of the questionnaire were [Med; IQR (min-max)=0; 1 (0–2)], [Med; IQR (min-max)=0; 1 (0–1)], [Med; IQR (min-max)=0; 2 (0–2)], and [Med; IQR (min-max)=0; 0.25 (0–1)], respectively, in Group 1. For Group 2, pain scores obtained from the sensory, affective, and PPI were [Med; IQR (min-max)=0; 0(0-1)]; and VPS was [Med; IQR (min-max)=0; 0(0-2)]. No significant differences were observed between Groups 1 and 2 for each part of the questionnaire on day 7. Percentage of need for analgesics on day 7 was found significantly higher in Group 1 (42.9%) than Group 2 (31.2%)
CONCLUSION: MLE at an angle <40° to the midline is associated with a higher score of perineal pain and an increase need for analgesics during the early postpartum days.

8.Comparison of “burden of disease” in elderly and non-elderly patients with pre-diabetes: A cross-sectional study
Ulas Serkan Topaloglu, Kemal Erol
doi: 10.14744/nci.2020.89725  Pages 160 - 166
Amaç: Diyabetik yaşlıları yaşlı olmayan erişkinlerle karşılaştıran çok sayıda çalışma olmasına rağmen, prediyabette sistematik bir araştırma henüz yoktur. Bu çalışmada, yaşlılarda (≥60 yaş) klinik durum ve hastalık yükünü yaşlı olmayan erişkin (18-59 yaş) prediyabetiklerle karşılaştırmayı amaçladık. Kesitsel çalışmamız, bu eksikliği literatüre getiren ilk araştırmadır.
Gereç ve Yöntemler: Toplam 126 prediyabetik hasta çalışmaya dahil edildi ve iki grup olarak karşılaştırıldı; yaşlı (n=32) ve yaşlı olmayan (n=94). Açlık plazma glikozu (FPG), glikozile hemoglobin (HbA1c) seviyeleri, vücut kitle indeksi (BMI), insülin direnci (HOMA-IR), Kısa Form-36 (SF-36) anketi kullanılarak Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi (HRQoL) ve Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) kullanılarak engellilik değerlendirildi.
Bulgular: Cinsiyet, BMI, obezitenin varlığı, HOMA-IR skoru, FPG ve 2. saat OGTT sonucu gruplar arasında benzerdi. Ancak HbA1c düzeyleri çalışmamızdaki yaşlı bireylerde daha yüksekti. SF-36 anketi ve HAQ puanına göre; gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar için ortanca HAQ skorları, 0.125 (yaşlı olmayan) ve 0.250 (yaşlı olan) idi ve anlamlı fark yoktu (p=0.099).
Sonuç: Benzer cinsiyet ve BMI olan gruplarda, prediyabetik yaşlılar HBa1c düzeyleri yönünden farklı sonuçlar verebilir. SF-36 anketi ve HAQ skorları her iki grupta da istatistiksel olarak farklı olmaması nedeniyle, prediyabetik hastalarda hastalık yükünün temel olarak yaşlanmadan ziyade hastalığın varlığına bağlı olduğu düşünülmektedir. (NCI-2019-0238.R2)
OBJECTIVE: There are a lot of studies comparing elderly and adult patients with diabetes but not pre-diabetes systematically. We aimed to compare the discrepancies of clinical status and burden of disease in elderly (≥60 years old) versus non-elderly (18–59 years old) adult pre-diabetics.
METHODS: A total of 126 pre-diabetic patients were included in the study and were compared as two groups; the elderly (n=32) and non-elderly (n=94). Fasting plasma glucose (FPG) and glycated hemoglobin (HbA1c) levels, body mass index (BMI), the homeostasis model assessment of insulin resistance (HOMA-IR), health-related quality of life using the short form-36 (SF-36) questionnaire, and disability using the health assessment questionnaire (HAQ) were evaluated.
RESULTS: Gender, BMI, the presence of obesity, the ratio of HOMA-IR, FPG, and plasma glucose in the 2nd h oral glucose tolerance test were similar in non-elderly patients with pre-diabetes compared to the elderly ones. However, HbA1c levels were higher in elderly subjects in our study. According to the SF-36 questionnaire and HAQ score, there were no significant differences between groups. The median total HAQ scores were 0.125 (non-elderly) and 0.250 (elderly) for groups and there was no significant difference (p=0.099).
CONCLUSION: In the similar gender and BMI groups, pre-diabetes in the elderly gives different outcomes according to HbA1c. Since SF-36 questionnaire and HAQ scores were not statistically different in both pre-diabetic groups, the burden of disease is thought to be basically due to the presence of the disease rather than aging.

9.Our newborn hearing screening results
Suleyman Erdogdu
doi: 10.14744/nci.2021.30806  Pages 167 - 171
AMAÇ: Literatür yardımı ile hastanemizde yenidoğan işitme taraması sonuçlarını değerlendirmek ve risk faktörlerini sorgulamak ve ortaya çıkarmak; Sağlıklı bireyler kazanmak için bu konuyla ilgilenen tüm sağlık çalışanları ve halkı bilinçlendirmek.
YÖNTEMLER: Ekim 2009 - Ocak 2018 tarihleri arasında 16388 yenidoğan bebek değerlendirildi. Tüm bebekler TEOAE (Geçici Uyarılmış Otoakustik Emisyonlar) testi ile tarandı. Risk faktörleri araştırıldı. TEOAE testini geçemeyen ve riskli gruptaki bebeklere 15 gün sonra test tekrarı ve ABR ölçümleri yapıldı..
BULGULAR: Toplam 116 bebekte (% 0,7) işitme kaybı olduğundan şüphelenildi. 27 yenidoğan bebek (% 0,16) yoğun bakımda yattığı tespit edildi. On iki çocuğun (% 0.07) kalıcı işitme kaybı vardı. Daha sonar, sırasıyla 9 bebek (% 0,05) fototerapi almış ve 7 bebek (% 0,04) akraba evliliği. Ayrıca 3 bebeğin (% 0,02) düşük doğum ağırlığı ve bir bebeğin (% 0,006) ateş öyküsü vardı.
SONUÇ: İşitme kaybının erken teşhis için tüm yenidoğanlarda tarama testleri yapılmalıdır. Risk faktörleri olan yenidoğanlarda işitme kaybı sıklığı daha yüksekdir. En geç 6 ay içinde tedaviye başlanmalı ve sonrasında çocuklar rehabilitasyon ve eğitim için sevk edilmelidir. (NCI-2020-0399.R2)
OBJECTIVE: The aim of the study was to evaluate the results of neonatal hearing screening in our hospital with the help of literature and to question and reveal the risk factors to gain healthy individuals and to raise awareness for all health workers and the public who are interested in this subject.
METHODS: A total of 16,388 newborn infants were evaluated between October 2009 and January 2018. All newborns were screened with transient evoked otoacoustic emissions (TEOAEs) test. Risk factors were investigated. The test repetition and auditory brainstem response (ABR) measurements were performed on newborns who could not pass the TEOAE test and the newborns in the risky group after 15 days.
RESULTS: A total of 116 newborns (0.7%) were suspected to have hearing loss. Twenty-seven newborns (0.16%) were found to be in intensive care unit. Twelve newborns (0.07%) had permanent hearing loss. Then, in order: 9 newborns (0.05%) had received phototherapy and 7 newborns (0.04%) were born to consanguineous marriages. In addition, 3 newborns (0.02%) had a low birth weight and 1 newborn (0.006%) had a history of fever.
CONCLUSION: Screening tests should be performed in all newborns for early detection of hearing loss. Even though frequency of hearing loss is higher in newborns with risk factors, the treatment should be started within 6 months, the latest, and newborns should be referred for rehabilitation and training.

10.Rhinolithiasis, a rare entity: Analysis of 31 cases and literature review
Nurullah Seyhun, Ebubekir Toprak, Kerem Sami Kaya, Senem Kurt Dizdar, Suat Turgut
doi: 10.14744/nci.2020.32391  Pages 172 - 177
AMAÇLAR: Rinolitiazis, endojen veya ekzojen nidus etrafında tuz birikmesinden kaynaklanan nadir bir durumdur. Literatürde raporların çoğu tek vaka çalışmalarıdır. Bu çalışmada 31 rinolitiazis olgusunun özelliklerini, semptomlarını, tanı ve tedavi yöntemlerini sunmayı ve güncel literatüre odaklanmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Ocak 2014-Aralık 2018 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezde tanı konulan ve tedavi edilen 31 rinolitiazis olgusu retrospektif olarak incelendi. Hasta özellikleri, semptomları, eşlik eden sinonazal bozukluklar, cerrahi türü kaydedildi. Betimsel istatistikler yapıldı.
SONUÇLAR: Yaş ortalaması 25.4 ± 15.7 idi. Olgular 14 kadın hasta (% 45.2) ve 17 erkek hastadan (% 54.8) oluştu. En sık başvuru semptom burun tıkanıklığıydı (% 71). 17 hastada (% 54.8) kötü kokulu tek taraflı rinore vardı. Epistaksis horlaması ve uyku apnesi diğer nadir semptomlardı. Olguların 21'inde (% 67.7) rinolit serimizde en sık görülen yerleşim yeri olan inferior konka ve septum arasında yerleşti. 18 yaşın altındaki hasta sayısı 13 idi, bunlardan 2'sinde rinolitin plastik bir boncuk etrafında oluştuğu ve 2'sinde meyve tohumları nidus idi. En sık eşlik eden sinonazal patoloji 20 hastada (% 64.5) saptanan septal sapma, adenoid bitki örtüsü ve nazal polipozis diğer bozukluklardı. Hastaların 20'sinde (% 64.5) rinolitin rijit bir burun endoskopu yardımıyla forseps kullanılarak çıkarılması sağlandı. 17 hastanın sekizinde (8) ciddi sapma vardı ve en sık eşlik eden cerrahi girişim olan septoplasti yapıldı (% 25.8). Üç hastada (% 9.6) aynı anda fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi yapıldı.
SONUÇ: Dizimiz literatürdeki en büyük serilerden biridir. En sık başvuru semptomu burun tıkanıklığı ve ardından kötü kokulu rinore idi. Sonucu iyileştirmek için eşlik eden sinonazal bozukluklar ele alınmalıdır. Bir rinoliti tespit etmek için sert veya esnek endoskopik muayene kullanılmalıdır. BT taraması, burun tıkanıklığı olan bir hastada gizli bir rinoliti teşhis edebilir. (NCI-2020-0214)
OBJECTIVE: Rhinolithiasis is a rare condition which results from deposition of salt around a endogenous or exogenous nidus. In the literature, most of the reports are single case studies. In this study, we aimed to present the characteristics, symptoms, diagnosis, and treatment methods of 31 rhinolithiasis cases and to focus on the current literature.
METHODS: We retrospectively reviewed 31 rhinolithiasis cases which have been diagnosed and treated in a tertiary care center between January 2014 and December 2018. Patient characteristics, presenting symptoms, concomitant sinonasal disorders, and type of surgery were noted. Descriptive statistics were carried out.
RESULTS: Mean age was 25.4±15.7. The cases were comprised 14 female patients (45.2%) and 17 male patients (54.8%). The most common presenting symptom was nasal obstruction (71%). Malodorous unilateral rhinorrhea was present in 17 patients (54.8%). Epistaxis snoring and sleep apnea were other rare symptoms. In 21 of the cases (67.7%), rhinolith was located between inferior turbinate and septum which was the most common location seen in our series. The number of patients who were under the age of 18 was 13, in 2 of them, rhinolith was found to be formed around a plastic bead, and in 2 of them, fruit seeds were the nidus. The most common concomitant sinonasal pathology was septal deviation which was detected in 20 of the patients (64.5%), adenoid vegetation and nasal polyposis were other disorders. In 20 of the patients (64.5%), simple removal of the rhinolith using a forceps with the help of a rigid nasal endoscope was performed. Eight of the 17 patients had severe deviation and septoplasty was performed at the same time, which was the most common concomitant surgical intervention (25.8%). In 3 patients (9.6%), functional endoscopic sinus surgery was performed at the same time.
CONCLUSION: Our series is one of the largest series in the literature. The most common presenting symptom was nasal obstruction followed by malodorous rhinorrhea. Accompanying sinonasal disorders should be addressed to improve the outcome. Rigid or flexible endoscopic examination should be used to detect a rhinolith. Computed tomography scan can diagnose a hidden rhinolith in a patient with nasal obstruction.

11.Polypoid lesions detected in the upper gastrointestinal endoscopy: A retrospective analysis in 19560 patients, a single-center study of a 5-year experience in Turkey
Atilla Bulur, Kamil Ozdil, Hamdi Levent Doganay, Oguzhan Ozturk, Resul Kahraman, Hakan Demirdag, Zuhal Caliskan, Nermin Mutlu Bilgic, Evren Kanat, Ayca Serap Erden, Haci Mehmet Sokmen
doi: 10.14744/nci.2020.16779  Pages 178 - 185
AMAÇ: Çalışmamızda özefagogastroduodenoskopi ile saptadığımız polipoid lezyonların sıklığı, lokalizasyonu gibi endoskopik özelliklerini ve alınan biyopsi örneklerinin histopatolojik özelliklerini detaylı olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM: Endoskopi Ünitemizde 2009-2015 yılları arasında herhangi bir nedenle yapılan toplam 19560 hastanın üst gastrointestinal sistem endoskopik verileri retrospektif olarak tarandı, endoskopik ve histopatolojik bulgular detaylı olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 19560 hastadan 1.60% (n=313)‘ında polipoid lezyon saptandı. Polipoid lezyonların en sık görüldüğü lokalizasyon 96,2% (n=301) ile mide ve midede de 33.5%(n=105) ile antrumdu, biyopsi alınabilen 272 hasta incelendiğinde en sık görülen lezyon polipler (n=118, 43.4%), polipler içinde de en sık hiperplastik polipler (n=81, 29.8%) olduğu görüldü. Lezyonların histopatolojik değerlendirmesinde premalign lezyonlardan intestinal metaplazi sıklığı 16.9 %, çevre doku intestinal metaplazi sıklığı 11.2%, atrofi sıklığı 4.1%, displazi sıklığı 1.1%, neoplazi (adenokarsinom, squmaöz hücreli karsinom, gastrointesitinal stromal tümör, nöroendokrin tümör, metatastik tümör) sıklığı 3.7% olarak saptandı.
SONUÇ: Endoskopik incelemelerde polipoid lezyonlar görülebilmekte, histopatolojik incelemelerde bu lezyonların büyük kısmı benign polipler olmakla birlikte bir kısmı premalign veya malign lezyonlar olarak tanı almaktadır. Biz çalışmamızda literatürdeki benzer çalışmalara göre daha yüksek oranda malign lezyon saptadık, bu durum efektif olarak yapılacak endoskopik işlem ve histopatolojik değerlendirmenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. (NCI-2019-0311.R3)
OBJECTIVE: In our study, we aimed to evaluate the endoscopic features such as prevalence and localization of polypoid lesions determined by us using esophagogastroduodenoscopy and histopathological characteristics of biopsy specimens taken in detail.
METHODS: The data of 19,560 patients undergoing upper gastrointestinal endoscopy for any reason between 2009 and 2015 in our endoscopy unit were screened retrospectively and endoscopic and histopathological findings were analyzed in detail.
RESULTS: In our study, the polypoid lesion was detected in 1.60% (n=313) of 19,560 patients. The most common localization of the polypoid lesions was determined to be gastric localization (n=301, 96.2%) and antrum with a rate of 33.5% (n=105). When 272 patients in whom biopsy specimen could be taken was investigated, the most frequently seen lesion was polyp (n=115, 43.4%). Hyperplastic polyps (n=81, 29.8%) were the most frequently seen type among all polyps. In histopathological evaluation of the lesions, the prevalence rates of intestinal metaplasia (IM), surrounding tissue IM, atrophy, dysplasia, and neoplasia (adenocarcinoma, squamous cell carcinoma, gastrointestinal stromal tumor, neuroendocrine tumor, and metastatic tumor) among premalignant lesions were determined to be 16.9%, 11.2%, 4.1%, 1.1%, and 3.7%, respectively.
CONCLUSION: Polypoid lesions can be seen in endoscopic investigations. In histopathological investigations, while the vast majority of these lesions are benign polyps, some of them are diagnosed as premalignant or malignant lesions. In our study, we determined malignant lesions higher than the similar studies in the literature. This condition shows how effective endoscopic procedure and histopathological evaluation are of vital importance.

ORIGINAL IMAGES
12.A rare cause of abdominal pain: Mesenteric panniculitis
Tolga Duzenli, Huseyin Koseoglu
doi: 10.14744/nci.2020.84704  Page 186
NCI-2020-0206.R1

CASE REPORT
13.The first kidney transplantation after recipient and living donor recovered from COVID-19
Eyup Veli Kucuk, Dede Sit, Hasan Kayabasi, Ahmet Tahra, Resul Sobay, Seyma Nur Gunes Yilmaz, Cagla Karaoglu, Ezgi Ersoy Yesil
doi: 10.14744/nci.2021.70457  Pages 187 - 189
SARS-CoV-2, dünya için hala büyük bir tehdittir. Bu pandemide, nakil faaliyetleri dünya çapında büyük ölçüde etkilenmiştir. Pandemi ile halen savaşmakta olmamıza rağmen yapılan düzenlemelerden sonra transplantasyon aktivitesine başlanmıştır. Bu çalışmada alıcı ve canlı donörün COVID-19 tedavisi takiben ilk nakli paylaşmaktayız. Otuz bir yaşında erkek hasta Böbrek yetmezliği nedeni ile ABO uyumlu akrabasından nakil amaçlı interne edildi. Alıcı ve vericinin nakil öncesi COVID-19 testi polimeraz zincir reaksiyon ile pozitif olarak geldi. Alıcının hafif semptomları olup tedavi aldı, aynı şekilde verici de tedavi edildi. Tedavi sonrası 30. Günde nakil işlemi başarı ile gerçekleştirildi. Alıcı mikofenolat mofetil, tacrolimus ve steroid tedavi ile cerrahi sonrası 15. Günde taburcu edildi. Kırk beş günlük takipte alıcı ve verici halen negatif olarak gözlendi. Güvenlik endişeleri ve kısa süreli takip ve literatür eksikliği olmasına rağmen, COVID-19'dan kurtulan hastalar için önlemlere dikkat edilerek dikkatli bir seçim yapıldıktan sonra canlı donör nakli düşünülebilir. (NCI-2021-1-33)
SARS-CoV-2 is still a major threat to the world. In this pandemic, transplantation activities have largely been affected worldwide. We are still facing with this pandemic; however, after regulations, we have started our transplantation activities. We report the first kidney transplantation whose recipient and living donor recovered from COVID-19. A 31-year-old male with renal failure was admitted for transplantation with an ABO-compatible relative. The recipient and the donor were tested for COVID-19 before transplantation, and they were both positive with a polymerase chain reaction. The recipient had minor symptoms and received therapy; the living donor also received therapy. Thirty days after recovery, surgery was performed successfully. The recipient was discharged with mycophenolate mofetil (MMF), tacrolimus, and steroid 15 days after surgery. In the follow-up, they were both negative for COVID-19 45 days after surgery. Although there is missing literature regarding safety concerns and short-term follow-up, living-donor transplantation may be considered for patients, who recovered from COVID-19, after careful selection with paying attention to precautions.

14.Gemella morbillorum endocarditis in a patient with a bicuspid aortic valve
Mustafa Dogan, Aynur Eren Topkaya, Seref Alpsoy, Ozcan Gur, Ilknur Erdem
doi: 10.14744/nci.2020.39206  Pages 190 - 192
Gemella morbillorum endokarditin nadir görülen etken mikroorganizmalarından biridir. Burada biküspid aort kapağı olan bir hastada Gemella morbillorum'un neden olduğu enfektif endokardit vakasını bildirmekteyiz. Enfekte endokardit tanısı Modifiye Duke kriterlerine göre konuldu. Hasta medikal-cerrahi tedavi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi. (NCI-2019-0323)
Gemella morbillorum is one of the rare causative microorganisms of endocarditis. We herein report a case of infective endocarditis in a patient with bicuspid aortic valve caused by G. morbillorum. Infective endocarditis diagnosis was established based on the Modified Duke’s criteria. The patient was successfully treated with medical-surgical management.

15.A rare case about pericardium: Left deviated heart and pericardial agenesis
Caglar Kaya, Utku Zeybey, Servet Altay, Fethi Emre Ustabasioglu
doi: 10.14744/nci.2019.05935  Pages 193 - 195
Congenital absence of the pericardium is not a common condition in daily practice. There are no obvious and clear symptoms. This condition, which is diagnosed incidentally, may cause some complications when not diagnosed. Therefore, imaging techniques, such as echocardiography, are essential. In this article, we present a rare case of pericardial agenesis. (NCI-2019-0285.R2)

16.Nephrotic syndrome following hepatitis B vaccination: A 17-year follow-up
Bugra Yilmaz, Ozan Ozkaya, Ismail Islek
doi: 10.14744/nci.2019.13281  Pages 196 - 198
Amaç: Literatürde son yirmi yılda çeşitli aşıların uygulanmasından sonra gelişen nefrotik sendrom (NS) vakaları tanımlamıştır. Ancak bu vaka raporlarında sadece bir yıllık izlem bildirilmiştir. Hepatit B aşılamasından sonra nefrotik sendrom gelişmesi nedeniyle 2000 yılında literatüre bildirdiğmiz hastamızın 17 yıllık klinik takibini sunmak istiyoruz.
Olgu sunumu: Hastamız ilk defa 4 yaşında hepatit B aşılamasından sonra NS geliştirdi. Tamamen remisyonla sonuçlanan standart prednisolon rejimi ile tedavi edildi. İlk teşhisten sonra, takip eden yıllarda üç NS atağı geçirdi. Her biri sırasıyla Salk, pnömokok ve grip aşılarından sonra gelişti. Relapslar prednisolon tarafından kolayca kontrol altına alındı. 14 yaşına kadar 7 relaps geçirdi. 2009 ve 2016 arasında nüks gözlenmedi. Osteoporoz için alendronat ve D vitamini almasına rağmen, şu anda sağlıklı ve genç bir yetişkin oldu.
Sonuç: Bazı aşıların, primer olarak sorumlu faktörler olmadan tetikleyici bir faktör olarak NS'u uyarabileceğini düşünüyoruz. (NCI-2019-0061.R1)
Some case reports described nephrotic syndrome (NS) associated with administering various vaccines in two last decades. They report only 1 year follow-up. We want to summarize the 17-year clinical follow-up of the patient who had been reported in 2000 because of developing NS after hepatitis B vaccination. Our patient first suffered from NS following hepatitis B vaccination in 4 years old. He had been treated with standard prednisolone regimen resulting in complete remission. After the first diagnosis, he had three relapses in following years. Each relapse developed after Salk, pneumococcal, and flu vaccines, respectively. Relapses had been easily controlled by prednisolone. He had seven relapses until 14 years of age. Fortunately, no relapse has been observed between 2009 and 2016. Although he has been taking alendronate and Vitamin-D for osteoporosis, he is a healthy young adult now. We think that some vaccines may induce relapses in NS, as a triggering factor without being the primarily responsible factors.

LETTER TO THE EDITOR
17.Urine foaming test, a promising diagnostic test for COVID-19 infection
Zeid Khitan, Murad Kheetan
doi: 10.14744/nci.2021.13845  Page 199
NCI-2020-0431

18.Adaptation of the knowledge about childhood autism among health workers questionnaire aimed for usage in Turkey
Borte Gurbuz Ozgur, Erhan Eser
doi: 10.14744/nci.2020.65632  Pages 199 - 200
NCI-2020-0028.R1

19.Time to collaborate: Objectives, design, and methodology of PeRA-Research Group
Betul Sozeri, Hafize Emine Sonmez, Ferhat Demir, Mustafa Cakan, Kubra Ozturk, Semanur Ozdel, Gulcin Otar Yener, Serife Gul Karadag, Nuray Aktay Ayaz
doi: 10.14744/nci.2020.25826  Pages 200 - 202
NCI-2020-0238

20.The effects of pre-obesity on quality of life, disease activity, and functional status in patients with ankylosing spondylitis
Seyma Toy, Davut Ozbag, Zuhal Altay, Ahmet Kavakli
doi: 10.14744/nci.2021.15428  Page 202
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale