ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 1 (3)
Volume: 1  Issue: 3 - 2014
RESEARCH ARTICLE
1.The correlation between tenascin-C expression, and formation of intestinal stricture
Emrullah Erdem, Koray Koçhan, Nurcan Paker, Yasemin Gökden, Ayca Salturk Değirmenci, Fatin Koçak, Can Gönen
PMID: 28058317  PMCID: PMC5175029  doi: 10.14744/nci.2014.13008  Pages 127 - 131
AMAÇ: Tenscin-C indüksiyonu ile akut inflamasyon arasında güçlü bir ilişki vardır. Genelde, dolaşımdaki artmış tenascin-C konsantrasyonları çeşitli inflamatuvar ve infeksiyöz hastalıklarla koreledir.. İnflamatuvar Barsak Hastalığı (İBH) tanılı hastaların kolonik mukozasındaki tenascin-C doku onarımını gösterir ve mukozal konsantrasyonları da lokal hastalık aktivitesi ile ilişkilidir. Bu nedenle tenascin-C’nin plazma seviyelerinin inflamatuvar barsak hastalıklarının aktivitesinde faydalı bir indikatör olduğu gösterilmiştir. Biz bu çalışmada, literatürde ilk defa, tenascin-C ekspresyonu ile intestinal striktür formasyonu arasındaki bağlantıyı göstermeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmada Ocak 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında, Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği’nde tetkik ve tedavi edilen, klinik, endoskopik, radyolojik ve histopatolojik olarak kesinleşmiş Crohn tanısı bulunan, yaşları 19-63 arasında değişmekte olan 19’u (%44.2) erkek ve 24’ü (%55.8) kadın olmak üzere crohn hastalığı olan toplam 43 olgu incendi.. Serum Tenascin C düzeyleri ticari olarak mevcut olan sandviç enzyme-linked immunosorbent assay Human Tenascin-C Purified Protein kiti (Chemicon (Millipore)) kullanılarak ölçüldü. Çalışma grupları hastalığın tipine göre; 17 inflamatuvar (%39.5), 16 obstrüktif (%37.2) ve 10 fistülizan (%23.3) olarak kategorize edildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Statistics 15 programı kullanıldı.
BULGULAR: Tenascin C median değeri, obstrüktif grupta 6.57 ng/mL (4.26-21.87) inflamatuvar 1.74 ng/mL (1.29-3.16) ve fistülizan 1.44 ng/mL (0.74-2.47) gruba göre daha yüksek olup, istatistiksel olarak anlamlı derecede farklı idi (p=0.002).
SONUÇ: İntestinal fibroblastlar CH striktür oluşum sürecinde önemli bir yere sahiptir. Transforming growth faktör (TGF)-b1 sitokini bu sürecin tam merkezinde yer alır. Tenascin-C indüksiyonu ile akut inflamasyon arasında güçlü bir ilişki vardır ve serum Tenascin C düzeylerinin IBH aktivite tayininde kullanılabileceği bilinmektedir. Buradan yola çıkarak serum tenascin C düzeylerinin crohn hastalığının tip tayininde invaziv yöntemlerin yapılmasına gerek kalmaksızın faydalı olduğu söylenebilir. Gelecekte, serum Tenascin C düzeylerinin stiktüran tip Crohn Hastalığını predikte etmede kullanımını araştıran geniş hasta serili çalışmalara ihtiyaç vardir.
OBJECTIVE: A strong correlation exists between tenascin-C induction, and acute inflammation. Generally increased tenascin-C concentrations are correlated with various inflammatory, and infectious diseases. In patients with diagnosis of Inflammatory Bowel Disease (IBD) presence of tenascin-C in colonic mucosa demonstrates tissue repair, and its mucosal concentrations are correlated with local disease activity Therefore plasma levels of tenascin-C have been demonstrated to be a helpful indicator of the activity of inflammatory bowel diseases. In this study, firstly in the literature, we aimed to display the correlation between tenascin-C expression, and formation of intestinal stricture.
METHODS: A total of 43 patients (male, n=19; 44.2%; and female, n=24, 55.8%) aged between 19, and 63 years, with clinically, endoscopically, radiologically, and histopathologically confirmed definitive diagnosis of Crohn’s disease who were examined, diagnosed, and treated in the Gastroenterology Clinic of Haydarpasa Numune Training and Research Hospital between January 2011, and April 2012 were investigated. Serum tenascin- C levels were measured using commercial sandwich enzyme-linked immunosorbent assay Human Tenascin-C Purified Protein kit (Chemicon, Millipore(R), USA). Study groups were categorized based on the type of the disease as inflammatory (n=17; 39.5%), obstructive (27.2%), and fistule formation (n=10; 23.3%) Crohn’s disease. For statistical analysis SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Statistics 15 program was used.
RESULTS: Median tenascin- C value in the obstructive group (6.57 ng/mL; range, 4.26-21.87 ng/mL) was statistically significantly higher than that detected in the inflammatory (1.74 ng/mL; range,1.29-3.16 ng/mL), and fistulizing (1.44 ng/mL; range, 0.74-2.47 ng/mL) groups (p=0.002).
CONCLUSION: Intestinal fibroblasts have an important role in the stricture formation process in CD. Transforming growth factor (TGF)-b1 cytokine is in the center of this process. A strong correlation exists between tenascin-C induction, and acute inflammation. As a known fact, serum tenascin-C levels can be used in the determination of activity of IBD. Starting from this point, serum tenascin-C levels can be useful in the categorization of the Crohn’s disease without the need for invasive methods. In the future, studies with larger patient series investigating use of serum tenascin-C in the prediction of stricturing Crohn’s disease should be conducted.

2.Carpal tunnel syndrome in women working in tea agriculture
Gül Devrimsel, Serkan Kırbaş, Murat Yıldırım, Ayşegül Küçükali Türkyılmaz, Nilay Şahin
PMID: 28058318  PMCID: PMC5175030  doi: 10.14744/nci.2014.42714  Pages 132 - 136
AMAÇ: Bu kesitsel çalışmanın amacı çay makası kullanan kadınlarda karpal tünel sendromu (KTS) sıklığını belirlemek ve normal popülasyon ile bunu karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: Çay makası (çay yaprağını kesmek için kullanılan makas) kullanan 100 kadının 200 eli ve sağlıklı 56 kadının (kontrol grubu) 72 eli klinik ve elektrofizyolojik olarak KTS açısından değerlendirildi. Çay makası kullanan kadınlarda ağrı visuel analog skala (VAS) ve fonksiyonel durum ve semptom şiddeti Boston Karpal Tünel Sendromu Anketi ile değerledirildi.
BULGULAR: Çay makası kullanan kadınların 62 (%62)’ si bilateral KTS ve 7 (%7)’ si unilateral KTS tanısı aldı. Kontrol grubunda 2 (%3.57) kişi bilateral ve 6 (%10.71) kişi unilateral KTS tanısı aldı. Demografik faktörlerdeki veriler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çay makası kullanan KTS’ li kadınlarda semptom şiddeti skoru 2.73±0.60, fonksiyonel durum skoru 2.42±0.71 ve VAS skoru 5.19±1.84 idi. Çay makası kullanan grup ile konstrol gurubu arasında KST görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anmalı bir fark var idi.Çay toplayan kadınlarda KTS gelişme riski yaklaşık 12 kat daha fazla idi (p<0.001).
SONUÇ: Çay tarımında çalışma sırasında el bileğinin tekrarlayan fleksiyon ve ekstansiyon hareketleri KTS riskini arttırmaktadır.
OBJECTIVE: The aim of this cross-sectional study was to determine the frequency of carpal tunnel syndrome
(CTS) among women using tea leaf scissors and compare it with normal population.
METHODS: Two hundred hands of 100 women using tea leaf scissors (tea leaf scissors group) and 112 hands of 56 healthy women (control group) were clinically and electrophysiologically evaluated for CTS. Women using tea leaf scissors were evaluated with visual analog scale (VAS) for pain and Boston Carpal Tunnel Syndrome Questionnaire for symptoms and functional status.
RESULTS: Carpal tunnel syndrome was diagnosed bilaterally in 62 (62%) and unilaterally in 7 (7%) women using tea leaf scissors, whereas 2 (3.57%) bilateral and 6 (10.71%) unilateral cases of CTS was diagnosed in controls. The differences in demographic factors were not statistically significant. In women with CTS using tea leaf scissors, mean symptom severity, functional status, and VAS scores were 2.73±0.60, 2.42±0.71 and 5.19±1.84, respectively. There was statistically significant difference in the frequency of CTS between women using tea leaf scissors and the control group and the risk of having CTS among women using tea leaf scissors was approximately 12 times greater (p<0.001).
CONCLUSION: In tea agriculture, working with repetitive flexions and extensions of the wrist highly increases
the risk of developing CTS.

3.Investigation of the efficacy of transobturator tape (TOT) surgery in stress urinary incontinence
Mehmet Sühha Bostancı, Selçuk Özden, Orhan Ünal, Arif Serhan Cevrioğlu, Nermin Akdemir, Mustafa Albayrak
PMID: 28058319  PMCID: PMC5175031  doi: 10.14744/nci.2014.30085  Pages 137 - 140
AMAÇ: Stres üriner inkontinansı (SUI) olan kadınlarda Transobturator vajinal bant (TOT) güvenliğini ve etkinliğini değerlendirmek ve takiplerde fonksiyonel sonuçlar ve subjektif kür oranlarını analiz etmek.
YÖNTEMLER: TOT prosedürü uygulanan SUI şikayeti olan 83 kadın çalışmaya alındı. Ameliyat süresi, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası komplikasyonlar değerlendirildi. Subjektif kür kadınların fiziksel aktivite sırasında herhangi bir idrar kaybı yaşamaması olarak tanımlandı.
BULGULAR: Ortalama yaş 53.2 yıl idi. Hastaların % 66.3’de saf SUI'ye vardı. Ortalama ameliyat süresi izole SUI tedavisinde 24.96 dk olarak bulundu. Hastanede kalış süresi ortalama 1.53 ± 0.68 gün idi. Ortalama ise 32.8 ay olan takip süresinde subjektif kür oranları % 68.7 olarak görüldü. Kısa ve uzun süreli komplikasyondan sadece mesane yaralanması % 8.4 olarak görüldü.
SONUÇ: TOT uzun vadeli başarısı ve düşük komplikasyon oranı ile SUI tedavisi için güvenli ve etkili bir yöntemdir. Mesane perforasyonu gibi kısa vadeli komplikasyonlar cerrahi deneyim ya da eş zamanlı pelvik cerrahiye bağlı gelişebilir
OBJECTIVE: To evaluate the safety and efficacy of transobturator vaginal tape (TOT) in the management women with stress urinary incontinence (SUI) and to analyze functional results and subjective cure rates at follow- up visits.
METHODS: Eighty-three consecutive women with SUI underwent TOT procedure. Data related to operative time, pre- and post-operative complications were collected. Subjective cure was defined as the absence of any urine loss on physical activity.
RESULTS: Mean age of the patients was 53.2 years, and 66.3% of the patients had pure SUI. The mean operative time was 24.96 min in cases of isolated SUI treatment. The mean hospital stay was 1.53±0.68 days. At a mean follow-up of 32.8 months, the median subjective cure rate was 68.7 percent. Bladder injury (8.4%) was the only short and long term complication of this procedure.
CONCLUSION: TOT is a safe and effective procedure for SUI with a low rate of long- term complications. The
short -term complication like bladder perforation may develop based on the experience of the surgeons or concomitant pelvic surgery.

4.Gastroesophageal reflux symptoms in Turkish people: a positive correlation with abdominal obesity in women
Sergül Karayaka, Banu Mesçi, Aytekin Oğuz, Gonca Tamer
PMID: 28058320  PMCID: PMC5175032  doi: 10.14744/nci.2014.44154  Pages 141 - 146
AMAÇ: Değişen beslenme alışkanlıkları ve azalan fiziksel aktivite ile ilişkili olarak Metabolik sendrom (MetS) dünya çapında artış göstermiştir. Çalışmamızın amacı MetS’li hastalarda gastroözofajial reflu (GÖR) ve GÖR’ e yol açan risk faktörlerinin görülme sıklığını saptamaktır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya katılan 500 ( 300 METS’li hasta, 200 kontrol grubu) kişiye reflü semptomları ve yaşam tarzını içeren detaylı bir anket uygulandı.
BULGULAR: Kişilerin %60 ‘ında MetS mevcuttu. GÖR sıklığı MetS bulunan grupta MetS bulunmayan gruba göre anlamlı olarak daha fazla bulundu (%50,7 vs %26). Her iki grupta da GÖR sıklığı kadınlarda daha yüksekti ( MetS’li grupta %62,6 vs %28,6; kontrol grubunda %37 vs %16,7). MetS’ li olup GÖR saptanan kadınlarda bel çevresinin daha geniş olduğu belirlendi.
SONUÇ: Her 2 MetS’liden birinde GÖR saptanmış olup her MetS’li GÖR semptomları açısından değerlendirilmelidir.
OBJECTIVE: Metabolic syndrome (MetS) is increasing around the world due to abdominal obesity with altered eating habits and decreased physical activity. The aim of this study was to determine the risk factors for gastroesophagial reflux disease (GERD) symptoms and the prevalence of GERD in patients with MetS.
METHODS: Five hundred patients (MetS, n=300 and the control group, n=200) were enrolled in the study. A detailed questionnaire reflux symptoms and behavioral habits was performed.
RESULTS: Sixty percent of the subjects were with MetS. GERD rate was significantly higher in the group with MetS compared to subjects without MetS (50.7% vs 26%). Women were more likely to have GERD in both groups (62.6% of women and 28.6% of men ın the MetS group while corresponding rates were 37% vs 16.7% in the control group). Waist circumferences were found to be higher in female MetS patients with GERD.
CONCLUSION: GERD is present approximately in every one of the two patients with MetS. Every patient who
has MetS should be evaluated in terms of GERD symptoms.

5.The knowledge, attitude and behaviours of nurses about pharmacovigilance, adverse drug reaction and adverse event reporting in a state hospital
Fisun Vural, Seval Çiftçi, Birol Vural
PMID: 28058321  PMCID: PMC5175033  doi: 10.14744/nci.2014.41636  Pages 147 - 152
AMAÇ: Herhangi bir ilaç kullanıldığında istenmeyen sonuçlar gelişebilir, zararlı etkiler görülür ise bunlara advers ilaç reaksiyonu (AİR) adı verilir. Ulusal farmakovijilans sistemlerinin gelişmesi tüm sağlık çalışanlarının ortak sorumluluğundadır. Bu çalışmanın amacı, bir devlet hastanesinde çalışan hemşirelerin farmakovijilans-AİR bilgi düzeyleri ve AİR olay raporlama ile ilgili davranışlarının belirlenmesidir.
YÖNTEMLER: Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu çalışma bir devlet hastanesinde çalışmakta olan 112 hemşireye anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. AİR olay bildirimi hakkındaki bilgi, tutum ve davranışları sorgulanmıştır
BULGULAR: Hemşirelerin % 74.1’i ciddi ilaç reaksiyonu tanımını bilmekteydi. Advers etki bildirimlerinin farmakovijilans sorumlusuna yapılması gerekliliği bilen oranı % 34.9 idi. Hemşirelerin %70.5’i AİR raporlanın yapılması gerekliliğini biliyordu, ancak “TÜFAM’ı” bilen oranı % 8’di. Profesyonelliklerinde ilaç yan etki raporlama yapanların oranı sadece % 8’dir.
SONUÇ: AİR bilinmesine rağmen, olay raporlama kanallarının bilinmediği ve raporlama oranlarının çok düşük olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar, farmakovijilans konusunda bilgi eksikliği olduğunu göstermektedir. Farmakovijilans konusundaki farkındalığın geliştirilmesi için, farklı bölgelerde sağlık çalışanlarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

OBJECTIVE: With the use of any drug comes the possibility of unintended consequences which when harmful are referred to as adverse drug reactions (ADRs). The development of national pharmacovigilance systems is the responsibility of all health workers. The aim of this study was to investigate the knowledge of nurses about pharmacovigilance and attitudes about ADR and adverse event reporting.
METHODS: This descriptive-cross sectional study was performed in 112 nurses working in a public hospital. The questionnaire was applied about pharmacovigilance and adverse drug reactions. The knowledge, attitudes and practices about adverse drug reactions were asked.
RESULTS: The 74.1% of the nurses definition of “severe adverse effect” of drug therapy. The ratio of participants who knew that ADRs are reported to contact person responsible from pharmacovigilance was 34.9%. Although 70.5% of nurses knew the necessity of ADR reporting, the 8% of the nurses knew Turkish Pharmacovigilance Center (TÜFAM). Only 8% of nurses reported ADRs in their professionality.
CONCLUSION: Although most of the participants knew the importance of ADR event reporting, event reporting was low. Thiese results showed that there is a lack of knowledge about pharmacovigilance. Futher studies with different settings and healthcare staff are needed to improve awareness about pharmacovigilance.


6.Effect of botulinum toxin type-A in patients with focal spasticity
Esra Selimoğlu, Selin Turan Turgut, Pınar Akpınar, Yasemin Yumuşakhuylu, Sema Haliloğlu, Hatice Şule Baklacıoğlu, Afitap İçağasıoğlu
PMID: 28058322  PMCID: PMC5175034  doi: 10.14744/nci.2014.43531  Pages 153 - 157
AMAÇ: AMAÇ: Bu fokal spastisiteli hastalarda Botulinum toxin tip-A’nın (BTX-A) spastisite ve fonksiyon üzerine etkinliğinin araştırılması amacıyla planlandı
YÖNTEMLER: Fizik tedavi ve rehabilitasyon kliniğine başvuran fokal spastisite tespit edilmiş ve spastisite nedeniyle BTX-A enjeksiyonu yapılmış olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Vakaların demografik bilgileri, egzersiz durumları, kullanılan ortezler, ilaçlar ve fonksiyonel durumları kaydedildi BTX-A enjeksiyonu uygulanmış olan kas gruplarının tedavi öncesi ve 1. ve 3. ay sonrası Modifiye Ashworth Skalasına (MAS) göre spastisite dereceleri değerlendildi. İstatistiksel analizler için MedCalc 11.6 kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya fokal spastisiteli 49 hasta dahil edildi (35 erkek, 14 kadın). Hastaların yaş ortalaması 21.59 ± 20.09 yıldı. Hastaların tanıları serebral palsi (CP) (n: 28), hemipleji (n: 19) ve parapleji (n: 2) idi. Kırküç hasta ortez kullanıyor ve düzenli egzersiz yapıyordu. CP’ li hastaların Pediatrik Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (WeeFIM) ortalaması 54.82 ± 28.91 idi. Kaba Motor Fonksiyonel Sınıflandırma Sistemine (GMFCS) göre, CP’li hastaların %14’ü seviye 2, %46’sı seviye 3, %11’i seviye 4, %29’u seviye 5 idi. Hemipleji ve paraplejili hastaların Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği skoru ortalama 80.80 ± 20.88 idi. Hemiplejili hastaların Brunnstrom evrelemesi ortalaması üst ekstremitede 3.52 ± 0.96, elde 2.68 ± 0.82, alt ekstremitede 4.57 ± 1.01 idi. BTX-A enjeksiyonu yapılan hastaların spastisitelerinde MAS ölçümleriyle, başlangıca kıyasla 1. ve 3. ayda istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.05).
SONUÇ: BTX-A enjeksiyonu ile, fokal spastisiteli hastaların üst ve alt ekstremite spastisitesinde belirgin azalma görüldü. Hastaların fonksiyonel durumlarının, ortez kullanımı ve egzersizle desteklendiğinde daha iyi olabileceğini düşünmekteyiz.
OBJECTIVE: To investigate the effect of botulinum toxin type-A (BTX-A) on spasticity and function in patients with focal spasticity.
METHODS: Patients attended to the outpatient clinic of physical medicine and rehabilitation department with a diagnosis of focal spasticity and had BTX-A injections because of spasticty were evaluated for the study. Demographic data, exercise status, orthoses, drugs used for spasticity, functional status, stages of spasticity of muscles before and after 1st and 3rd months of BTX-A injection according to Modified Ashworth Scale (MAS) were evaluated retrospectively. MedCalc 11.6 statistical program was used for statistical analyses. Statistical significance was defined as p<0.05.
RESULTS: Forty-nine patients with focal spasticity were recruited for the study (35 men, 14 women). Mean age of the patients was 21.59±20.09 years. The patients had cerebral palsy (CP, n=28), 19 had hemiplegia (n=19) and paraplegia (n=2). Forty-three patients were using orthoses and exercising regularly. Mean Pediatric Functional Independence Measurement (WeeFIM) scores of the patients with CP was 54.82±28.91 and according to the Gross Motor Function Classification System (GMFCS) the patients were in stages 2 (14%), 3 (46%), 4 (11%) and 5 (29%). Mean Functional Independence Measure (FIM) of hemiplegic and paraplegic patients was 80.80±20.88. Brunnstrom staging scores for upper extremity (3.52±0.96), hands (2.68±0.82), lower extremity (4.57±1.01) were calculated. MAS muscles demonstrated statistically significant decrease in spasticity at the end of first and third months (p<0.05).
CONCLUSION: We saw a significant decrease in the spasticity of upper and lower extremities in patients with
focal spasiticity who received BTX-A injections. We suggest that if BTX-A injections are supported with orthoses and exercise programs, then functional status of the patients would be better.

7.Endoscopic findings of dyspeptic patients unresponsive to proton pump inhibitors
Mestan Şahin, Canan Akbulut, Can Dolapçıoğlu, Eyüp Özpolat, Reşat Dabak, Mehmet Aliustaoğlu, Emel Ahıshalı
PMID: 28058323  PMCID: PMC5175035  doi: 10.14744/nci.2014.54227  Pages 158 - 165
AMAÇ: Proton pompa inhibitörü (PPİ) ne yanıtsız dispepsi semptomu olan hastaların üst gastrointestinal sistem (GİS) endoskopi bulgularını değerlendirmek ve hazırlanmış olan anket formuyla endoskopi bulguları ile dispepsi semptomları arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmak.
YÖNTEMLER: Endoskopi Ünitemize PPİ’ye yanıtsız dispepsi nedeni ile üst GİS endoskopi yapılmak üzere gönderilmiş 18-45 yaş arası hastalar arasından seçildi. Endoskopi sonrası 1 hafta içinde hastalar telefonla aranarak yüz yüze görüşme için poliklinik kontrolüne çağrıldı. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya alınma kriterlerine uygun olan hastalar alındı. Hastaların semptomları anket ile sorgulandı.
BULGULAR: Çalışmaya alınma kriterlerini tamamlayan 267’i (% 60) kadın, 446 hasta değerlendirildi. Katılımcıların endoskopi sonuçları: 147(%32,9) normal, 16(%3,6) gastrik ülser, 36(%8,1) duodenal ülser, 216(%48,4) gastrit, 7(%1,5) duodenit, 24(%5,4) özefajit. Fonksiyonel dispepsi 122 hastada saptandı.
Endoskopisi normallere göre gastriti olanlarda her gün şişkinlik semptomu anlamlı yüksek bulundu (p=0,000), ülserlilerle endoskopisi normaller arasında bir farklılık saptanmadı. Erken doyma açısından endoskopisi normal olanlar ile gastriti olanlar ve ülseri olanlar arasında istatistiksel bir farklılık bulunmadı.
Endoskopisi normal olanlar ile gastriti olanlar ve ülserliler karşılaştırıldığında gastriti olanlarda ve ülserlilerde epigastrik ağrı anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla; p=0.002, p=0.000).
Epigastrik yanma endoskopisi normal olanlar ile gastriti olanlar karşılaştırıldığında, gastriti olanlarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.002), ülserlilerle endoskopisi normaller arasında bir farklılık saptanmadı.

SONUÇ: Alarm semptomu olmayan, 18-45 yaşındaki dispepsili hastalara üst GİS endoskopi yapıldığında %67’sinde PPİ tedavisi gerektiren tanılar saptanmaktadır. Bu nedenle endoskopi isteği yapılmadan önce hastaların iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda dispepsi semptom sıklığı ile endoskopi bulguları değerlendirildiğinde; gastriti olanlarda her gün şişkinlik, her gün epigastrik ağrı ve her gün epigastrik yanma anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,002, p=0,002). Ülseri olanlarda ise her gün epigastrik ağrı varlığı dikkati çekmekteydi (p=0,000).
OBJECTIVE: To evaluate the endoscopic findings of dyspeptic patients unresponsive to proton pump inhibitors (PPIs) and analyze if there is any correlation between these findings and dyspeptic symptoms via predetermined inquiry.
METHODS: Patients between 18 and 45 years of age were selected among those referred to our unit for upper GI endoscopy due to failure to achieve improvement in dyspeptic complaints with PPI. Patients who consent to participate in and eligible for the study were questioned for their symptoms using questionnaires.
RESULTS: A total of 446 patients with female preponderance (60%) were included in the study. Endoscopic results were listed as: 147 (32.9%) normal, 16 (3.6%) gastric ulcer, 36 (8.1%) duodenal ulcer, 216 (48.4%) gastritis, 7 (1.5%) duodenitis and 24 (5.4%) esophagitis. A total of 122 patients were classified as functional dyspepsia. While incidence of persistent bloating was distinctly higher in patients with gastritis compared to those with normal endoscopic findings (p: 0.000), but its incidence was comparable between ulcer and normal patients. No statistical difference was detected between gastritis, ulcer and normal endoscopy patients considering incidence of early satiety. Compared to those with normal endoscopy patients, incidence of epigastric pain was significantly higher among patients with gastritis and ulcer (p: 0.002 and p: 0.000 respectively). Incidence of heartburn was higher in patients with gastritis compared to those with normal endoscopy findings, but it was similar to those with ulcer. While incidence of persistent bloating was distinctly higher in patients with gastritis compared to those with normal endoscopy (p: 0.000), it was the same between ulcer and normal patients. No statistical difference was detected between gastritis, ulcer and normal endoscopy patients considering incidence of early satiety.
Compared to those with normal endoscopy patients, incidence of epigastric pain was significantly higher among patients with gastritis and ulcer (p: 0.002 and p: 0.000 respectively)
Incidence of heartburn was higher in patients with gastritis compared to those with normal endoscopy, but the same in those with ulcer.

CONCLUSION: Most (67.1%) of the patients between 18 and 45 years of age with no alarm symptoms had diagnoses that required use of a PPI. Hence, the patients should be carefully evaluated before referring for endoscopy.

8.Evaluation of demographic characteristics, and general disease state of patients affliated with home health care unit of Malatya State Hospital
Ersoy Öksüz, Elif Onat, Andleeb Shahzadi, Zeliha Yazıcı, Cumali Çetin
PMID: 28058324  PMCID: PMC5175036  doi: 10.14744/nci.2014.14633  Pages 166 - 172
AMAÇ: Evde sağlık hizmetleri, ilgili dal uzmanlarınca konulmuş tanı ve planlanan tedavi çerçevesinde, yaşlı, yatağa bağlı, kronik hastalığı olan bireylere bulunduğu ev ortamında hizmet veren bir birimdir. Böylece, bireylerin hastaneye gidip gelmesinden doğacak maddi ve manevi yükün azaltılması, hastanedeki diğer hastalara hizmet verecek boş yatak sayısının artırılması, yaşam standartlarının iyileştirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada, evde sağlık hizmetlerinden yararlanan bireylerde görülen hastalıklar ve kişilerin demografik özellikleri incelenmiştir.
YÖNTEMLER: Çalışmaya, Malatya Devlet Hastanesi Evde Sağlık Hizmetleri biriminden 2014 yılı ocak-kasım ayları arasında, halen aktif olarak hizmet alan 626 hasta dahil edildi. Veriler, Microsoft Excel programında analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların %60.5’i (n=379 ) kadın, %39.5’i (n=247) erkekti. 80 yaş ve üstü hastalar %37.7 (n=236) oranıyla en yüksek grubu oluşturdu. Kadınlarda serebrovasküler hastalıklar (SVH) %25.0 (n=95), yaşlılık %14.8 (n=56) ve alzheimer %13.2 (n=50) oranlarında saptandı. Erkeklerde ise SVH %21.8 (n=54), femur fraktürü ya da gonartroz nedeniyle opere olanlar % 11.3 (n=28), travma-trafik kazası sonrası fraktürü olan hastalar % 11.3 (n=28), yaşlılık ve alzheimer %8.5 (n=21) oranlarında saptandı.
SONUÇ: Son yıllarda yaşlı nüfusun ve kazalara bağlı sakatlıkların giderek artması, evde sağlık hizmetlerini daha da önemli hale getirmektedir. Bu çalışma, birimde çalışan personelin ve hastaların bakımını üstlenen yakınlarının eğitimine katkıda bulunarak, evde sağlık hizmetlerinin daha etkin bir biçimde sunulmasına yardımcı olabilir.
OBJECTIVE: Home Health Care Unit a unit provides health services for elderly, bedridden and individuals with chronic diseases at home along within the frame of the diagnosis, and treatments of the relevant experts. Therefore, it is intended to reduce the probable physical and emotional burden related to the patient that arise by commuting to the hospital, to increase the number of empty beds for other patients and to improve the living standard by reducing the risk of hospital infection. In this study, the demographic characteristics of housebound patients, their general disease and its relationship with age and gender was investigated.
METHODS: The following study was performed on 626 active patients of Malatya State Hospital Home Health Care Unit from January to November 2014. Data were analyzed using Microsoft Excel Program.
RESULTS: The study included 60.5% (n=379) female and 39.5% (n=247) male patients. The highest group consisted of patients with 80 years or above 37.7% (n=236). Cerebrovascular disease (CVD) (n=95; 25.0%), senility (n=56; 14.8%) and Alzheimer’s disease (n=50; 13.2%) were commonly observed in women. Male patients had CVD (n=54; 21.8%), femur fracture or gonarthrosis which required surgery (n=28; 11.3%), and fracture due to trauma or traffc accidents (n=28; 11.3%), senility and Alzheimer’s disease (n=218.5%).
CONCLUSION: In recent years home health care units became even more important after the gradual increase in the elderly population and injuries due to accidents. This study can help to provide home health care units in a more effcient manner by educating the staff and relatives who take care of the patients.

ORIGINAL IMAGES
9.Cutaneous adverse effects of imatinib mesylate
Mehmet Hilmi Dogu, Ismail Sarı, Sibel Hacıoglu, Ali Keskin
PMID: 28058325  PMCID: PMC5175037  doi: 10.14744/nci.2014.88597  Page 173
Abstract | Full Text PDF

10.Marfan syndrome with a giant noncoronary sinus of Valsalva aneurysm
Sahin Avsar, Sennur Unal Dayı, Adnan Kaya, Ibrahim Levent Ozmutlu, Altug Osken
PMID: 28058326  PMCID: PMC5175038  doi: 10.14744/nci.2014.43043  Page 174
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
11.Aural myiasis: case report
Erdem Mengi, Erhan Demirhan, İlker Burak Arslan
PMID: 28058327  PMCID: PMC5175039  doi: 10.14744/nci.2014.96967  Pages 175 - 177
Miyazis, omurgalı canlılarda sinek larvalarının oluşturduğu enfestasyondur. Aural miyazis, dış kulak ve/veya orta kulağın enfestasyonunu tanımlar. Nadir görülen bu klinik durum genellikle mental ya da fiziksel engele sahip kişilerde görülür. Hastalık kendini sınırlama eğiliminde olmasına rağmen, santral sinir sistemi penetrasyonu gibi ölümcül komplikasyonlara da neden olabilir. Bu yazıda 87 yaşında, Alzheimer hastalığı olan bir aural miyazis olgusu sunulmuş, hastalığın kliniği ve tedavisi literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Myiasis is the infestation of live vertebrates with dipterous larvae. Aural myiasis involves infestation of the external ear and/or middle ear. It is a rare clinical state that usually occurs in patients who have mental or physical disabilities. Although myiasis is a self-limiting disease, it can be associated with fatal complications like penetration within the central nervous system. We present a 87-year-old patient suffering from Alzheimer’s disease with aural myiasis and also discuss the clinical presentation and efective therapies with a review of the literature.

12.Lidocaine intoxication in axillary block: similar pharmaceutical form, different concentration
Zeynel Abidin Erbesler, Gülşah Karaören, Recai Dağlı, Vedat Çakırtekin
PMID: 28058328  PMCID: PMC5175040  doi: 10.14744/nci.2014.46320  Pages 178 - 181
Lokal anestezik intoksikasyonu mortalitesi yüksek acil bir tablodur. Spesifik antidotu bulunmayan bu ilaç grubuna toksik dozlarda maruziyet durumunda hızlı bir şekilde ayırıcı tanı ve destekleyici tedavi gereklidir. Makalemizde sağ karpal tünel sendromu nedeniyle rejyonel anestezi ile operasyonu planlanan, aksiler blokaj için yanlışlıkla 140 mg prilokaine ilave %2 lidokain (10 mL=200 mg) yerine %10 lidokain (10 mL=1000mg) uygulanan hastada ortaya çıkan komplikasyonlar ve hastanın anestezik yönetimi sunulmuştur.
Local anesthetic intoxication is a medical emergency with high mortality. These drugs have not spesific antidotes, quick differential diagnosis and supportive treatment required in the case of exposure to toxic doses. We report the complications and anesthetic management of a patient who was scheduled for right carpal tunnel syndrome surgery under regional anesthesia, but mistakenly received injection of 140 mg procaine added to 10% 10 mL lidocaine (10 mL=1000mg) instead of 2% lidocaine (10mL=200 mg) as part of an axillary plexus blockade.

13.General approach to velocardiofacial anomalies: a pediatric case presenting with Fallot tetralogy
Aysu Türkmen Karaağaç, Ayşe İnci Yıldırım
PMID: 28058329  PMCID: PMC5175041  doi: 10.14744/nci.2014.04695  Pages 182 - 186
“Shprintzen sendromu”, “22q11.2 delesyon sendromu” gibi adlarla da bilinen velokardiyofasiyal sendrom(VKFS), birçok değişik fenotipik bulgularla karşımıza çıkabilen otozomal dominant geçişli genetik bir sendromdur. Majör bulguları, yarık damak, dismorfik yüz görünümü, konotrunkal kardiyak anomalileri, büyüme-gelişme geriliği, nörolojik bozukluklar ve öğrenme güçlüğüdür. Bizim olgumuz ailenin ilk çocuğuydu ve yarık damak, dismorfik yüz görünümü, Fallot tetralojisi, gelişme geriliği ve hafif bir nöromotor geriliği mevcuttu. Bu sendromu erken tanımak ve aileyi bebekleriyle ilgili gelecekte ortaya çıkacak ve çoklu girişim ve takip gerektirecek sağlık problemleri konusunda bilgilendirmek oldukça önemlidir. Annenin diğer gebelikleri için genetik danışmanlık alması gereklidir. Bu nedenle olgumuz eşliğinde literatürü yeniden gözden geçirmek ve velokardiyofasiyal anomalilere yaklaşımı sizlere hatırlatmak istedik.
Velocardiofacial syndrome (VCFS), also known as “Shprintzen syndrome” or “22q11.2 deletion syndrome” is an autosomal dominant genetic disorder with a wide range of phenotypical findings. It is majorly characterized by cleft palate, dysmorphic face, conotruncal cardiac anomalies, growth retardation, neurologic disorders and learning
disabilities. Our case was the first child of her family and she had a cleft palate, dysmorphic face, tetralogy of Fallot (TOF), growth retardation and a mild neuromotor developmental delay. It is important to recognize this syndrome and inform the family about the probable future health problems of their babies as early as possible. Genetic counselling is crucial for the subsequent pregnancies. Therefore, we wanted to review the literature about the differential diagnosis and genetics of velocardiofacial anomalies.

14.Myoclonus-dystonia syndrome: case report
Emel Oğuz Akarsu, Reyhan Sürmeli, Destina Yalçın
PMID: 28058330  PMCID: PMC5175042  doi: 10.14744/nci.2014.28247  Pages 187 - 190
Miyoklonus-Distoni Sendromu (MDS), miyokloni ve buna eşlik edebilen distoninin tek nörolojik belirti olduğu, nadir görülen bir hastalıktır. Genellikle birinci veya ikinci dekatta ortaya çıkar. İyi seyirli bir hastalık olup spontan remisyonlar görülse de bazı olgularda özürlülük oluşturabilir. Bu çalışmada, klinik ve elektrofizyolojik incelemeler ile muhtemel MDS tanısı alan ve levetirasetam tedavisine olumlu yanıt alınan bir olgu sunulmuştur.
Myoclonus-dystonia syndrome (MDS) is a rare disease manifesting myoclonus as the only neurological symptom which may be accompanied by dystonia. It usually starts in the first or second decade of life. It has a benign course with spontaneous remissions but can cause functional disability in some patients. In this paper, we report a patient diagnosed as probable MDS on the basis of clinical and electrophysiological features who showed marked improvement under levetiracetam treatment.

15.Dramatic response in the dependency to transfusion after low doses of lenalidomide treatment in a 5q-syndrome patient: a case report
Mehmet Hilmi Dogu, Ismail Sarı, Sibel Hacıoglu, Ali Keskin
PMID: 28058331  PMCID: PMC5175043  doi: 10.14744/nci.2014.36036  Pages 191 - 193
5q-syndrome is a special subgroup of myelodysplastic syndrome in terms of follow-up and treatment. Lenalidomide is an immunomodulatory drug that is frequently used in the treatment of multiple myeloma. Some clinical studies have shown that lenalidomide treatment is effective in 5q syndrome and significantly decreases the transfusion dependency in these patients. In this paper, we would like to share a dramatic response of lowered transfusion dependency after treatment with low-dose lenalidomide in a patient who received myelodysplastic syndrome diagnosis and isolated 5q anomaly in our clinic.

LookUs & Online Makale