ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 9 (5)
Volume: 9  Issue: 5 - 2022
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Investigation of respiratory tract coinfections in Coronavirus disease 2019 infected and suspected cases
Habip Yilmaz, Arzu Irvem, Abdullah Emre Guner, Cemal Kazezoglu, Ali Kocatas
doi: 10.14744/nci.2022.82608  Pages 421 - 428
Amaç: Çalışmamızın amacı İstanbul'da sonbahar (eylül, ekim, kasım) ve kış (aralık,ocak) aylarında viral etkenlerin yüksek prevalansı nedeniyle COVID 19 ile koenfeksiyon riskini belirlemektir. COVID 19 ile koenfeksiyonun gelişmesi üzerine yaş, cinsiyet, mevsim ve klinik özelliklerin etkilerini araştırmaktır.
Metod: Hastanemiz rutin çalışmalarında nazofaringeal sürüntü örneğinden COVID 19, Ters Transkriptaz Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT PCR) (RTA kiti, Türkiye) ve Multiplex PCR Bio-Fire (Bio Merieux şirketi, Fransa) yöntemleri ile çalışılmış ve veriler kaydedildilmiştir. Retrospektif tarama ile çalışmaya yaş ortalaması (7,91±17,80) olan toplam 400 kişi dahil edilmiştir.
Sonuç: Virus dağılımına bakıldığında, Respiratuar sinsitiyal virus (RSV), COVID 19, rhino/entero virüs sonbahar ve kış aylarında anlamlı farklılık göstermezken, H.metapneumovirus, adeno virüs, influenza A kış aylarında diğerlerine göre anlamlı derecede yüksek oran da görülmüştür. Parainfluenza (1,2,3,4) ve Corona OC43 sonbaharda diğer viruslara oranla daha yüksek oranda tespit edilmiştir. Diğer viral ajanlarla ikili ve üçlü koenfeksiyon oranları 2 yaş ve altı için yüksek oranda tespit edilmiştir.
Tartışma: COVID 19 un influenza A, RSV, parainfluenza ve rhino/entero virüsü ile koenfeksiyon riski diğer viral ajanlara oranla daha yüksek tespit edilmiştir. Özellikle kış aylarında influenza A ile COVID 19 koenfeksiyon riski artmaktadır. Tedavi yönetimi açısından riskli hastalarda koenfeksiyon mutlaka araştırılmalı ve riskli gruplara influenza A aşısı önerilmelidir. (NCI-2022-6-21/R1)
OBJECTIVE: The aim of our study is to determine the risk of coinfection with COVID-19 due to the high prevalence of viral agents in Istanbul in autumn (September, October, and November) and winter (December and January) and to investigate the effects of age, gender, season and clinical features on the development of coinfection with COVID-19.
METHODS: In the routine studies of our hospital, COVID-19, reverse transcriptase polymerase chain reaction (RTA kit, Turkiye) and Multiplex PCR Bio-Fire (Bio Merieux Company, France) methods were studied from the nasopharyngeal swab sample and the data were recorded. A total of 400 people with a mean age (7.91±17.80) were included in the study by retrospective scanning.
RESULTS: Considering the virus distribution, Respiratory syncytial virus (RSV), COVID-19, rhino/entero virus did not show a significant difference in autumn and winter, while H. metapneumovirus, adeno virus, influenza A significantly higher rates were observed in winter months. Parainfluenza (1, 2, 3, 4) and Corona OC43 were detected at a higher rate in autumn compared to other viruses. Double and triple coinfection rates with other viral agents were high for 2 years and younger.
CONCLUSION: The risk of coinfection of COVID-19 with influenza A, RSV, parainfluenza, and rhino/entero virus was found to be higher than other viral agents. Especially in winter, the risk of co-infection with influenza A and COVID-19 increases. In terms of treatment management, coinfection should be investigated in risky patients and influenza a vaccine should be offered to risky groups.

3.Does the severity of diabetic ketoacidosis in children with type 1 diabetes change during the COVID-19 pandemic? A single-center experience from a pediatric intensive care unit
Fatih Varol, Leyla Gizem Bolac Ozyilmaz, Ebru Guney Sahin, Yasar Yusuf Can, Ugur Altas, Halit Cam
doi: 10.14744/nci.2022.09634  Pages 429 - 435
Amaç
COVID-19 pandemisi süresince COVID-19 dışındaki hastalıklara yönelik sağlık hizmetleri kesintiye uğradı ve COVID-19'a yakalanma korkusu nedeniyle hastaların sağlık kuruluşlarına sevkleri ertelendi. Bu kapsamda, yazımızda pandemi döneminde diyabetik ketoasidoz (DKA) tanısı ile çocuk yoğun bakım ünitemizde (ÇYBÜ) yatan T1DM'li hastaların klinik ve laboratuvar bulgularını değerlendirmek ve bu pandeminin bu bulgular üzerindeki etkisini dğerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler
Nisan 2020 - Aralık 2021 tarihleri arasında XXX Eğitim ve Araştırma Hastanesi ÇYBÜ'nde izlenen, yaşları 1 ay ile 18 arasında değişen DKA tanısı almış 55 çocuğu retrospektif olarak değerlendirdik.
Sonuçlar
COVID-19 pandemisi sırasında ÇYBB'ye T1DM komplikasyonu olarak DKA'lı toplam 55 hasta kabul edildi. Yeni tanı konmuş T1DM'li ve bilinen T1DM'li olgular arasında pH ve HCO3 değerlerinde anlamlı fark bulunmazken, yeni tanı almış DM'lerin HbA1c oranı anlamlı olarak daha yüksekti. 55 hastanın 4'ü COVID-19 PCR pozitifti ve 2 hastada COVID-19 antikor pozitifliği vardı. COVID-19 PCR pozitif hastalar ile negatif hastalar karşılaştırıldığında hastanede kalış süresi, glukoz, HbA1c, laktat, pH ve HCO3 değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
Çözüm
DKA ile başvuran yeni tanılı hastaların HbA1c düzeylerinin önceden T1DM tanısı almış hastalara kıyasla yüksek olması, COVID-19 nedeniyle sağlık kuruluşlarına geç başvuru ve insülinsiz dönemlerin uzunluğu ile ilişkili olabilir. Sonuç olarak, sonuçlarımız, COVID-19'a bağlı halk sağlığı önlemleri sırasında DKA'nın erken teşhisi ve önlenmesi açısından hekim ve ailenin diyabet semptomları hakkında farkındalığının önemini vurgulamaktadır. (NCI-2022-7-18/R1)
OBJECTIVE: During the COVID-19 pandemic, health-care services for diseases other than COVID-19 were interrupted, and patient referrals to health institutions were postponed due to their fear of being infected with COVID-19. Under this situation, we conducted this study to evaluate the clinical and laboratory findings of COVID-19 in patients with Type 1 Diabetes Mellitus (T1DM) hospitalized in our pediatric intensive care unit (PICU) with the diagnosis of diabetic ketoacidosis (DKA) during the pandemic period, and the impact of the pandemic on these findings.
METHODS: We retrospectively evaluated 55 children aged from 1 month to 18 years old, diagnosed with DKA, and followed up at Istanbul Sehit Prof. Dr. Ilhan Varank Sancaktepe Training and Research Hospital PICU between April 2020 and December 2021.
RESULTS: A total of 55 patients with DKA as a complication of T1DM were admitted to the PICU during the COVID-19 pandemic. While there was no significant difference in pH and HCO3 values between those with newly diagnosed T1DM and those with previously-diagnosed T1DM, the HbA1c ratio of newly diagnosed DMs was significantly higher. Of the 55 patients, 4 were COVID-19 PCR positive, and two patients had COVID-19 antibody positivity. When COVID-19 positive patients were compared with negative patients, no significant difference was found between the hospital stay, glucose, HbA1c, lactate, pH, and HCO3 values.
CONCLUSION: Higher HbA1c levels of newly diagnosed patients presenting with DKA may be associated with delayed admission to the health institutions due to COVID-19 and the length of insulin-free periods compared to pre-diagnosed patients with T1DM. In conclusion, our results, emphasize the importance of physician’s and family’s awareness of the symptoms of diabetes in terms of early diagnosis and prevention of DKA during public health measures due to COVID-19.

4.Thyroid functions in patients with hypochondriasis
Mustafa Nuray Namli, Sema Baykara, Murad Atmaca
doi: 10.14744/nci.2022.67365  Pages 436 - 438
Amaç
Bugüne kadar hipokondriyazisi olan hastalarda tiroidle ilişkili hormon düzeylerine ilişkin herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmanın amacı hipokondriyazisli hastalarda tiroid ile ilişkili hormonları incelemektir.
Materyal ve Metod
Bu çalışmaya hipokondriyazisi olan 60 hasta ve yüz otuz sekiz sağlıklı kontrol dahil edildi. Psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışma kriterlerini karşılayan hipokondriazisli hastalar ve sağlıklı kontroller çizelge analizi ile belirlendi.
Bulgular
Karşılaştırma sonuçlarına göre hipokondriyazis hastaları ile sağlıklı kontroller arasında TSH, fT3 ve fT4 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi.
Sonuç
Hipokondriyazis ile tiroidhormon düzeyleri ilişkili değildir. (NCI-2022-7-19)
OBJECTIVE: No studies of thyroid-related hormone levels have been conducted in patients with hypochondriasis to date. The aim of this study is to examine thyroid-related hormones in patients with hypochondriasis.
METHODS: Sixty patients with hypochondriasis and 138 healthy controls were included in this study. Patients with hypochondriasis who applied to the psychiatry outpatient clinic and met the study criteria and healthy controls were determined by chart analysis.
RESULTS: According to the results of the comparisons, TSH, fT3, and fT4 levels did not show a statistically significant difference between hypochondriasis patients and healthy controls.
CONCLUSION: Thyroid hormone levels are not associated with hypochondriasis.

5.The effects of IL28B rs12979860 and rs8099917 polymorphism on hepatitis B infection
Bulent Cakal, Bilger Cavus, Alp Atasoy, Damla Altunok, Mehves Poda, Mesut Bulakci, Mine Gulluoglu, Mehmet Demirci, Leyla Turker Sener, Aslı Berru Arslan, Filiz Akyuz
doi: 10.14744/nci.2022.37542  Pages 439 - 444
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada IL28B rs12979860 ve rs8099917 polimorfizmlerinin kronik hepatit B’li hastaların klinik, histolojik ve virolojik sonuçları ve ayrıca Nükleoz(t)id (NA) analogları tedavisi alan hastalarda tedavi yanıtları ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya karaciğer biyopsi işlemi gerçekleştirilen toplam 152 kronik hepatit B hastası dahil edildi. The IL28B rs12979860 ve rs8099917 genotip ve polimorfizmlerinin belirlenmesinde TaqMan SNP Genotyping Assays kullanıldı.
Bulgular: IL28B rs12979860 CC ve IL28B rs8099917 TT tüm hastalarda frekansı en fazla tespit edilen genotipleri oluşturmaktaydı. IL28B rs12979860 TT ve IL28B rs8099917 GG ise en düşük frekansa sahip genotiplerdi. IL28B rs8099917 TG genotipinin frekansı histolojik olarak karaciğer sirozu tanımlananlar ile fibrosiz tanımlanmayan hepatit B’li hastalar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık içermekteydi (p: 0.02). Ayrıca kronik hepatit B hastalarda IL28B rs8099917 G allel varlığı ile NA tedavilerine virolojik yanıtsızlık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p: 0.028).
Sonuç: Kronik hepatit B’li hastalarda IL28B rs8099917 G allel varlığı, siroz gelişme riski ve NAs tedavilerine virolojik yanıtsızlık ile ilişkili olabilir. (NCI-2022-5-6/R1)
OBJECTIVE: The purpose of this study was to evaluate the relationship of IL28B rs12979860 and rs8099917 polymorphisms with the clinical, histological, and virological outcomes of patients with chronic hepatitis B (CHB) also the treatment responses of patients who received Nucleos(t)ide analogs (NAs) therapy.
METHODS: This study included 152 CHB patients who were underwent liver parenchymal biopsy. The IL28B rs12979860 and rs8099917 polymorphism were genotyped using the TaqMan assay.
RESULTS: The IL28B rs12979860 CC and IL28B rs8099917 TT were identified as the genotypes with the highest frequency in all patients. On the other hand, IL28B rs12979860 TT and IL28B rs8099917 GG were the genotypes with the lowest frequency. The frequency of IL28B rs8099917 TG genotype was significantly different between patients with hepatitis B, who has histologically defined liver cirrhosis and no-fibrosis (p=0.02). In addition, a statistically significant correlation was found between the presence of IL28B rs8099917 G allele and virological unresponsiveness to NAs treatments in CHB patients (p=0.028).
CONCLUSION: The presence of the IL28B rs8099917 G allele in CHB patients might be associated with the risk of developing cirrhosis and virological unresponsiveness to NAs treatments.

6.Extended length of stay after elective ascending aortic surgery and associated risk factors
Levent Ceylan, Abdulkerim Ozhan, Murat Bastopcu, Sevinc Bayer Erdogan
doi: 10.14744/nci.2021.27037  Pages 445 - 450
Amaç: Asendan aort cerrahisi diğer kardiyak cerrahilere göre daha yüksek risk içerir. Çalışmanın birinci amacı asendan aort cerrahisi için elektif ameliyatlardan sonra uzun hastane yatışı ile ilişkili preoperatif ve operatif risk faktörlerinin belirlenmesidir. İkincil amaç uzun hastane yatışı ile hangi ameliyat sonrası sonuçların ilişkili olduğunun saptanmasıdır.
Yöntem: Ocak 2018 – Aralık 2019 arasında merkezimizde asendan aort cerrahisi için elektif operasyon yapılan 18 yaş üstü hastalar retrospektif olarak belirlendi. Medyan yatış süresinden uzun yatış süresi olan hastalar uzamış yatış grubunu oluşturdu. Bu grup ile diğer hastalar demografik, operatif ve postoperatif parametler açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Uzun yatış hastalarının yaşları daha yüksek (60.0 ± 12.2 vs 54.0 ± 14.2, p=0.001), koroner arter hastalığı (KAH) (47.2% vs 23.7%, p<0.001), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) (25.0% vs 11.9% p=0.013) sıklıkları daha fazlaydı. Uzamış yatış grubunda sirkulatuvar arrest gerektiren hastalar daha fazlaydı (43.5% vs 17.5%, p<0.001) ve kardiyopulmoner baypas (KPB) süresi daha uzundu (283.1 ± 83.9 vs 225.3 ± 84.2 dk, p<0.001). Çok değişkenli analiz ile yaş, KAH, KOAH, sirkulatuvar arrest ve KPB süresi uzamış yatış için risk faktörü olarak saptandı. Uzamış yatış grubunda mekanik ventilasyon süresi daha uzun (23.0 ± 21.3 vs 13.6 ± 5.3 saat, p<0.001), akut böbrek yetmezliği (24.2% vs 6.7%, p<0.001), kanama nedeniyle tekrar ameliyat gereksinimi (20.7% vs 6.7%, p=0.003) ve inme (14.3% vs 4.3%, p=0.011) daha sıktı.
Sonuç: Elektif asendan aort cerrahisinde ileri yaş, KOAH, KAH, uzun CPB süresi ve sirkulatuvar arrest uzamış yatış ile ilişkiliydi. Uzamış hastane yatışının uzun dönem sonuçlara etkisinin belirlenmesi için uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. (NCI-2021-3-52/R1)
OBJECTIVE: Surgery on the ascending aorta incurs greater risk than other cardiac procedures. The primary aim of this study is to identify pre-operative and operative risk factors that play a role in extended length of stay (LOS) after elective surgery for ascending aortic aneurysms. The secondary aim is to determine post-operative outcomes associated with extended LOS.
METHODS: Patients who underwent elective surgery aged >18 between January 2018 and December 2019 for ascending aortic aneurysm with or without concomitant interventions in a single heart surgery center were retrospectively identified. Patients with days of hospital stay longer than the median length made up the extended stay group. The extended stay group was compared against the rest of the patients for demographics and operative parameters, as well as post-operative outcomes.
RESULTS: Patients with extended LOS were older (60.0±12.2 vs. 54.0±14.2, p=0.001) with more frequent coronary artery disease (CAD)(47.2% vs. 23.7%, p<0.001) and chronic obstructive pulmonary disease (COPD) (25.0% vs. 11.9% p=0.013). More patients in the extended LOS group required HCA for distal aortic anastomosis (43.5% vs. 17.5%, p<0.001) and cardiopulmonary bypass (CPB) durations were longer (283.1±83.9 vs. 225.3±84.2 min, p<0.001). Multivariate analysis revealed age, CAD, COPD, HCA, and CPB time as risk factors for extended LOS. Extended LOS patients had longer mechanical ventilation times (23.0±21.3 vs. 13.6±5.3 h, p<0.001), more frequently had acute renal failure (24.2% vs. 6.7%, p<0.001), reoperation for bleeding (20.7% vs. 6.7%, p=0.003), and stroke (14.3% vs. 4.3%, p=0.011).
CONCLUSION: In elective surgery for ascending aortic aneurysms older age, history of COPD and CAD, longer CPB times, and HCA during surgery are associated with extended LOS. Further studies are needed to investigate the association of prolonged hospital stay with long-term outcomes, as well as the impact of operation type on hospital stay.

7.Retrospective evaluation of clinical profile and comorbidities in patients with alopecia areata
Sule Goksin
doi: 10.14744/nci.2022.78790  Pages 451 - 458
AMAÇ: Çalışmanın amacı, alopesi areata (AA) hastalarının klinik profilini ve komorbiditesi olan ve olmayan AA hastaları arasında fark olup olmadığını belirlemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Polikliniğimizde 1 Ocak 2016 ile 31 Ağustos 2020 tarihleri arasında AA tanısı alan 218 hasta retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Ortalama yaş 27,8 ± 12,3 idi. Hastaların %61,5'i erkekti (E / K = 1,59). Hastaların %96,3'ünde AA, %3,2'sinde A.universalis ve %0,5'inde A.totalis vardı. AA hastalarının %85,8'inde unifokal, %10,5'inde multifokal tutulum mevcuttu. AA hastalarının %75,2'sinde 1, %16,7'sinde 2 ve % 8,1'inde 3 veya daha fazla yama mevcuttu. Ortalama hastalık süresi 18,1 aydı. Hastaların %51,8'ine komorbid hastalıklar eşlik ediyordu. Dermatolojik hastalıklar en sık görülen hastalıklardı (%17,9). Ancak %12,8 ile hipotiroidizm en sık görülen komorbid hastalıktı. Hastaların %15’inde tiroid hastalıkları, %7,7’inde alerjik bozukluklar, %7,3’inde psikiyatrik bozukluklar, %5,9’inde anemi, %2,2’inde romatizmal hastalıklar, %1,8'inde diğer endokrin hastalıklar, % 1,3'ünde malignite,% 1,3'ünde morbid obezite vardı. Down sendromu %0,9 oranında eşlik ediyordu. Hastaların %38,9’inde D vitamini eksikliği, %13,8’inde düşük ferritin düzeyi, %9,6’sında B12 eksikliği vardı. Kadın hasta (% 46,9 ila 29,5, p = 0,008), yaygın hastalık (p = 0,085), B12 vitamini eksikliği (% 13,3 ila 5,7, p = 0,059) ve düşük ferritin düzeyi (20,4’e % 6,7, p = 0,003) komorbiditesi olan AA’lı hastalarda olmayanlara göre daha yüksekti.
SONUÇ: AA çeşitli sistemik, otoimmün ve psikiyatrik hastalıklara eşlik etmektedir. AA'da daha iyi sonuç elde etmek için dermatologların olası komorbid hastalıkları tanıması, bunları multidisipliner yaklaşımla değerlendirmesi ve tedavi etmesi gerekir. (NCI-2021-11-9/R1)
OBJECTIVE: The aim of the study was to determine the clinical profile of the patients with alopecia areata (AA) and whether or not any differences between the AA patients with and without comorbidity.
METHODS: A total of 218 patients diagnosed with AA between January 1, 2016, and August 31, 2020, in our outpatient clinic were analyzed retrospectively.
RESULTS: The mean age was 27.8±12.3. 61.5% of the patients were male (M/F=1.59). There were AA in 96.3%, alopecia universalis in 3.2%, and alopecia totalis in 0.5% of the patients. Most of them showed unifocal involvement (85.8%) and multifocal involvement to a smaller extent (10.5%). Number of patches was 1 in 75.2%, 2 in 16.7% and 3 or more in 8.1% of AA patients. Average disease duration was 18.1 months. Comorbid diseases were accompanying to 51.8% of the patients. Dermatological diseases were among the most common accompanying diseases (17.9%). However, hypothyroidism (12.8%) was the most frequent comorbid disease. There were thyroidal diseases in 15.1%, allergic disorders in 7.7%, psychiatric disorders in 7.3%, anemia in 5.9%, rheumatic diseases in 2.2%, other endocrine diseases in 1.8%, malignancy in 1.3%, and morbid obesity in 1.3% of the patients. Down syndrome accompanied in 0.9%. Vitamin-D deficiency (38.9%), low ferritin (13.8%), and B12 deficiency (9.6%) were also detected. Female gender (46.9 to 29.5%, p=0.008), extensive disease (p=0.085), Vitamin B12 deficiency (13.3 to 5.7%, p=0.059), and low ferritin level (20.4 to 6.7%, p=0.003) were observed more in patients with comorbidity than those without one.
CONCLUSION: AA accompanies various systemic, autoimmune, and psychiatric diseases. Dermatologists need to recognize potential comorbid diseases, evaluate and manage these patients with a multidisciplinary approach to achieve a better outcome.

8.Relationship between glycosylated hemoglobin and vitamin B12 deficiency anemia
Bunyamin Aydin, Guven Baris Cansu, Can Ozlu
doi: 10.14744/nci.2022.76259  Pages 459 - 463
Giriş: Vit B12 eksikliği anemisinin glikolize hemoglobin (HBA1c) de yalancı yüksekliğine neden olduğu ve B12 tedavisi ile HBA1c’ nin düştüğü yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Ancak tedavi sonrası hemoglobin (Hgb) düzeyindeki artışın ne kadarlık HbA1c düşmesine neden olduğu ile ilgili bir çalışma yoktur. Bu çalışmada megaloblastik anemili hastalarda vitamin B12 tedavisinin HbA1c üzerinde etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır.
Materyal-Metod: Çalışmaya diyabet tanısı olmayan, anti-diyabetik ilaç kullanmayan, HBA1c değerine göre prediyabetik olan ve vitamin B12 eksikliği anemisi tanılı 37 hasta ile kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta grubuna üç ay süresince oral 1 mg/gün siyanokobalamin (B12 vitamini) verildi. Hastaların Hgb, mean corpuscular volum (MCV), açlık plazma glukozu (FPG), HbA1c, vitamin B12 ve vücut kitle indeksi (BMI) değerleri başlangıçta ve 3. ay sonunda karşılaştırıldı.
Sonuçlar: Hasta grubunda vitamin B12 tedavisinden sonra Hgb de 0,94 mg/dL artışın HBA1c de (%) 0,24 azalmaya neden olduğu saptandı. Hasta grubu başlangıç HbA1c (%) 6.01 ± 0.20 iken, 3. ay HbA1c 5.77 ± 0.33, başlangıç Hgb 11.31 ± 0.28, 3. ay Hgb 12.26 ± 0.33 başlangıç vitamin B12 (ng/L) 112.43 ± 7.18, 3. ay vitamin B12 (ng/L) 408.48 ± 119.61 idi ve aralarında anlamlı bir farklılık vardı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001). Ayrıca çalışma grubundaki hastaların %35’ inin 3. ay sonunda HbA1c değerine göre prediyabet tanısından çıktığı saptandı.
Sonuç: Anemi derinleştikçe HBA1c’nin tanı ve tedavideki güvenilirliğini azalmaktadır. HbA1c düzeyine göre tanı veya tedavi kararı verilmeden önce vitamin B12 eksikliği anemisinin düzeltilmesi, hastaların yanlış diyabet tanısı almasını ve diyabetik hastalardaki gereksiz tedavi değişikliklerini engelleyecektir. (NCI-2022-4-8/R1)
OBJECTIVE: Previous studies showed that vitamin B12 deficiency anemia causes a false increase in glycosylated hemoglobin (HbA1c) and that HbA1c decreases with B12 treatment. However, no study has been conducted on how much an increase in hemoglobin (Hgb) level causes a decrease in HbA1c level after treatment.
METHODS: The study included 37 patients who were not diagnosed with diabetes, did not use anti-diabetic drugs, were pre-diabetic according to HbA1c level, and were diagnosed with vitamin B12 deficiency anemia in the patient group and 40 healthy volunteers of similar age and gender characteristics in the control group. The patient group was given 1 mg/day of cyanocobalamin (vitamin B12) orally for 3 months. Patients’ Hgb, mean corpuscular volume, fasting plasma glucose, HbA1c, and vitamin B12 values were compared at the beginning and at the end of the 3rd month.
RESULTS: In the patient group, it was determined that 0.94 mg/dL increase in Hgb after vitamin B12 treatment caused a 0.24 decrease in HbA1c (%). The initial HbA1c of the patient group was 6.01±0.20 and the 3rd-month HbA1c was 5.77±0.33; the initial and 3rd-month Hgb values were 11.31±0.28 and 12.26±0.33, respectively; the initial and 3rd-month vitamin B12 (ng/L) levels were 112.43±7.18 and 408.48±119.61, respectively; and there was a significant difference between the initial and 3rd-month values (p<0.001, p<0.001, p<0.001, respectively). Moreover, 35% of the patients in the patient group had no diagnosis of prediabetes according to the HbA1c level at the end of the 3rd month.
CONCLUSION: Elimination of vitamin B12 deficiency anemia before making a diagnosis or treatment decision according to HbA1c level will prevent patients from misdiagnosis of diabetes and unnecessary treatment changes in diabetic patients.

9.EUS-FNA and ROSE in solid lesions of the pancreas; have the same diagnostic efficacy compared to pancreatic sites?
Cagatay Ak, Suleyman Sayar, Ebru Tarikci Kilic, Resul Kahraman, Oguzhan Ozturk, Itir Ebru Zemheri, Kamil Ozdil
doi: 10.14744/nci.2022.79119  Pages 464 - 469
Giriş/Amaç: Pankreatik solid lezyonların tanısında kullanılan endoskopik ultrason-ince iğne aspirasyonu (EUS-FNA) nın duyarlılığını artırmak için çeşitli teknikler, iğne tipleri ve yerinde patolojik değerlendirme (ROSE) gibi ek yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada 22 G iğne kullanılarak yavaş çekme tekniği ile yapılan EUS-FNA ve ROSE un pankreasın solid lezyonlarında, pankreas bölgelerine göre tanısal sensivitesi değerlendirilecektir.
Yöntem/Tasarım: 2 Ocak 2015 ile 14 Mart 2020 tarihleri arasında EUS-FNA yapılan toplam 82 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların genel özellikleri ve klinik bilgileri retrospektif olarak kaydedildi. Hastalara The Papanicolaou Society of Cytopatology System for Reporting Pancreaticobiliary Cytology Sınıflamasına göre tanı konuldu. EUS-FNA ve ROSE ile tanı konulamadıysa, alternatif cerrahi yöntemler veya perkütan biyopsi ile tanı koyuldu. EUS-FNA ve ROSE ile benign tanı alan hastalar en az bir yıl takip edildi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 63,2 ±10,5 yıl olup 54'ü (%69,6) erkekti. Ortalama lezyon boyutu 36.8 mm ve iğne geçiş sayısı 2.87 idi. Genel sensivite %82.9 ve spesifite %100'dü. EUS-FNA ve ROSE un pankreasın baş ve gövdesindeki solid lezyonlarda sensivitesi kuyruk bölgesindeki lezyonlara göre daha yüksekti (p: 0.024).
Sonuç: EUS-FNA ve ROSE, pankreas solid lezyonlarının tanısında etkili bir yöntemdir. 22 G iğne kullanımı, pankreasın baş ve gövdesinde kuyruk bölgesine göre daha tanısal olabilir. (NCI-2022-4-3/R1)
OBJECTIVE: Various techniques, needle types, and additional methods such as on-site pathological evaluation (ROSE) are used to increase the sensitivity of endoscopic ultrasound-fine needle aspiration (EUS-FNA), which is used in the diagnosis of pancreatic solid lesions. In this study, diagnosticity of the lesions according to the regions of the pancreas with EUS-FNA and ROSE performed with the slow pull technique using a 22 G needle will be evaluated.
METHODS: A total of 82 patients who underwent EUS-FNA between January 2, 2015, and March 14, 2020, were included in the study. General and clinical information of the patients were recorded retrospectively. The patients were diagnosed according to The Papanicolaou Society of Cytopathology System for Reporting Pancreaticobiliary Cytology Classification. If the diagnosis could not be made with EUS-FNA and ROSE, the diagnosis was made with alternative methods of surgery or percutaneous biopsy. Patients diagnosed as benign with EUS-FNA and ROSE were followed for at least 1 year and were accepted as benign.
RESULTS: The mean age of the patients was 63.2±10.5 years and 54 (69.6%) of them were male. The mean lesion size was 36.8 mm and the number of needle passes was 2.87. The overall sensitivity was 82.9% and the specificity was 100%. The sensitivity of EUS-FNA and ROSE in solid lesions in the head and body of the pancreas was higher than in lesions in the tail region (p=0.024).
CONCLUSION: EUS-FNA and ROSE are an effective method in the diagnosis of pancreatic solid lesions. The use of a 22 G needle may be more diagnostic in the head and body of the pancreas than in the tail region.

10.Growth hormone level in COVID-19 patients
Emine Kartal Baykan, Ahmed Ramiz Baykan, Mustafa Utlu, Emre Deve, Faruk Yildiz, Canan Birdal, Yilmaz Ozdemir, Mehtap Hulya Aslan, Konca Altinkaynak
doi: 10.14744/nci.2021.90094  Pages 470 - 475
Amaç: Koronavirus hastalığı-2019 (COVID-19), asemptomatik ve hafif grip benzeri semptomlarla neden olabildiği gibi solunum yetmezliğinden ölüme kadar değişen ciddi semptomlara neden olabilir. Büyüme hormonu (GH) ön hipofizde üretilir ve bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. COVID-19 yaşlılarda, erkeklerde, obezlerde, diyabet hastalarında ve bağışıklık yetmezliği olan kişilerde daha ciddi seyreder. Bu hasta grubunda GH eksikliği olma olasılığı yüksektir. Biz bu çalışmada, COVID-19 enfeksiyonunun şiddeti ile GH düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntem: COVID-19 hastalığı tanısı ile hastanede yatan, 45-80 yaş arası toplam 456 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Hastaların demografik verileri, GH, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-1) ve biyokimyasal parametreleri ile toraks tomografi sonuçları değerlendirildi. GH düzeyini etkileyecek kronik hastalığı olan ve yoğun bakıma ihtiyacı olan hastalar çalışmadan çıkarıldı.
Bulgular: 168 kadın, 288 erkek toplam 456 hasta çalışmaya alındı, hastaların yaş ortalaması; 67.57 ± 12.60 yıldı. Hastalar akciğer bilgisayarlı tomografi bulgularına Grup 1 (göre akciğer tutulumu olan): 352 (% 77) ve Grup 2 (akciğer tutulumu olmayanlar): 104 (% 23) şeklinde iki gruba ayrıldı. Grup 1'in GH'si 0.125 ng / ml iken, grup 2'nin GH'si 0.238 ng / ml idi, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0.000). Grup 1’in IGF-1: 55.05 ng/ml iken grup 2’nin IGF-1: 104.08 ng/ml’ idi, aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p: 0.000). Multivariate regresyon analizinde, COVID-19 hastalığında akciğer tutulumunda düşük IGF-1 [p: <0,01, OR: 1,06 (1028-1093)] seviyesinin anlamlı derecede etkili olduğu saptandı.
Sonuç: Çalışmamızda akciğer tutulumu olan COVID-19 olgularında yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak GH ve IGF-1 eksikliği saptadık. GH ve IGF-1 eksikliğinde COVID-19 enfeksiyonunun daha kötü seyrettiğini söyleyebiliriz. (NCI-2021-8-9/R1)
OBJECTIVE: Coronavirus disease-2019 (COVID-19) disease can cause asymptomatic and mild flu-like symptoms as well as severe symptoms ranging from respiratory failure and death. Growth hormone (GH) is produced in the anterior pituitary and plays an important role in the immune system. COVID-19 is severe in the elderly, men, obese, diabetics, and people with immune deficiency. The probability of GH deficiency is high in these patient groups. In this study, we aimed to investigate the relationship between the severity of COVID-19 infection and GH level.
METHODS: A total of 456 patients, between 45 and 80-years-old, who were hospitalized with the diagnosis of COVID-19 disease were evaluated in the study. Our study was a retrospective study study. Demographic data of the patients, GH, insulin-like growth factor-I (IGF-1), and biochemical parameters and thorax tomography results were evaluated. Patients with chronic diseases that would affect GH levels and those in need of intensive care were excluded from the study.
RESULTS: 456 patients were included in the study, 168 female, 288 male, mean age 67.57±12.60 years. Patients were divided into two groups according to thorax tomography findings, patients with lung involvement in group-1: 352 (77%) and those without pulmonary involvement in group-2: 104 (23%). While the GH of group-1 was 0.125 ng/ml, the GH of group-2 was 0.238 ng/ml, the difference between them was statistically significant (p=0.000). IGF-1 in group-1 was: 55.05 ng/ml, while IGF-1 in group-2 was: 104.08 ng/ml, the difference between them was statistically significant (p=0.000). In multivariate regression analysis, low IGF-1 (p=<0,01, OR: 1,06 [1028–1093]) level was found to be significantly effective in lung involvement in COVID-19 disease.
CONCLUSION: In our study, we found GH and IGF-1 deficiency in COVID-19 cases with lung involvement, regardless of age and gender. We can say that COVID-19 infection progresses worse in GH and IGF-1 deficiency.

11.Evaluation of hemodialysis patients and hemodialysis health workers with COVID-19 IgM and IgG antibody test; a multicenter study from Eskisehir, Turkiye
Sultan Ozkurt, Neslihan Tezcan, Cigdem Mengus, Bulent Ozgur, Ozge Alkan Tali, Emcet Saidoglu, Hulya Ozarkan, Handan Golgeli, Mehmet Erol, Muzaffer Bilgin, Ahmet Ugur Yalcin
doi: 10.14744/nci.2021.62447  Pages 476 - 483
Amaç: Hemodiyaliz (HD) hastaları severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS ‐ CoV ‐ 2) virüsüne maruz kalma riski yüksek olan bir popülasyondur. Hafif klinik seyre sahip yada asemptomatik HD hastalarında teşhis edilmemiş SARS‐CoV‐2 enfeksiyonu, bu hastaları potansiyel bir enfeksiyon kaynağı haline getirebilir. Çalışmamızda HD hastaları ve sağlık çalışanlarında Ig M ve Ig G hızlı antikor kiti ile SARS-CoV-2 enfeksiyonunun tüm spektrumunu değerlendirmeyi amaçladık.
Metod: Çalışmaya Eskişehir’deki tüm diyaliz merkezlerindeki (3 özel, 3 kamuya ait) 633 HD hastası ve 134 sağlık çalışanı dahil edildi. Katılımcılardan alınan kan örnekleri, serum ayırıcı tüp (SST) kullanılarak oda sıcaklığında 15°C'de 30 dakika pıhtılaşmaya bırakıldı. Daha sonra 1000g'de 2-8°C'de 15 dakika santrifüj edildi. Süpernatant toplandı ve örnekler kullanılıncaya kadar -20 °C'de saklandı. Çalışma sonunda saklanan serum örnekleri A.B.T.™ Biyoteknoloji Covid-19 Hızlı IgG-IgM Tanı Testi ile çalışıldı. Rutin testler standart yöntemlerle ölçüldü. Tüm katılımcılar SARS-CoV-2 rekombinant antijenine karşı IgG ve IgM antikorlarının serolojik analizi ile değerlendirildi.
Bulgular: Semptomatik iki HD hastasının (%0.27) real-time reverse-transcription–polymerase-chain-reaction (RT-PCR) testi ve göğüs tomografisi ile SARS ‐ CoV ‐ 2 enfeksiyonu tanısı aldığı tesbit edildi. Asemptomatik 633 hastanın 15’de (%2.36), SARS-CoV rekombinant antijenine karşı antikor tesbit edilirken (13’ünde IgG, 2’de hem IgG hem de IgM) 134 sağlık çalışanının hiçbirinde antikor tesbit edilmedi.
Sonuç: SARS-CoV-2 enfeksiyonu geçiren çoğu HD hastasının hastalığı asemptomatik olarak yaşadığını ve asemptomatik enfeksiyonlu hastaları belirlemede antikor testinin önemli rolünü gösterdik. (NCI-2021-8-2/R1)
OBJECTIVE: Hemodialysis (HD) patients are a population at high risk for exposure to the severe respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2) virus. Undiagnosed mild or asymptomatic SARS-CoV-2 infection in HD patients can make these patients a potential source of infection. In our study, we aimed to evaluate the entire spectrum of SARS-CoV-2 infection with the IG M and IG G rapid antibody kit in HD patients and healthcare providers working in HD unit.
METHODS: 633 HD patients and 134 health workers from all dialysis centers (three private and three public) in Eskisehir were included in the study. Blood samples obtained from participants were allowed to clot for 30 min at room temperature at 15°C using a serum separator tube. Then it was centrifuged at 1000 g at 2–8°C for 15 min. The supernatant was collected and the samples were stored at -20°C until use. Serum samples stored at the end of the study were studied with the A.B.T.™ Biotechnology COVID-19 Rapid IgG-IgM Diagnostic Test. Routine examination was measured by standard methods. All participants were evaluated by serological analysis of IgG and IgM antibodies against the SARS-CoV-2 recombinant antigen.
RESULTS: Two symptomatic HD patients (0.27%) were diagnosed with SARS-CoV-2 infection by real-time reverse-transcription-polymerase-chain - reaction test and chest tomography. In 15 (2.36%) of 633 asymptomatic patients, antibody was positive against the SARS-CoV recombinant antigen (IgG in 13, both IgG and IgM in 2), while no antibodies were detected in 134 health workers.
CONCLUSION: We have shown that most HD patients with SARS-CoV-2 experience the disease asymptomatically, and that antibody testing plays an important role in identifying patients with asymptomatic infection.

12.Attitudes and practices against COVID-19 vaccines in Turkiye
Omer Atac, Baris Elmaslar, Emin Faruk Yavuz, Fatih Eren Yurdabak, Furkan Kaya, Samil Aktas, Muhammed Atak, Osman Hayran
doi: 10.14744/nci.2022.82652  Pages 484 - 494
Amaç: Aşılama COVID-19 pandemisini yavaşlatmanın birincil yoludur. Aşı kararsızlığı ve karşıtlığı, toplumsal bağışıklık düzeyine ulaşmanın önündeki en önemli engellerden birisidir. Bu çalışmanın amacı, kendisine COVID-19 aşı sırası geldiği halde aşı yaptırmamış kişilerin yaptırmama nedenlerinin ve aşılara yönelik tutumlarının incelenmesidir.
Yöntemler: Bu kesitsel araştırma İstanbul ilinin Eyüpsultan ilçesinde yürütülmüştür. Araştırma evrenini 12.540 kişi oluşturmaktadır. Sosyodemografik özellikler, COVID-19 aşılarına yönelik tutumlar ve Aşı Tutumlarını İnceleme (VAX) ölçeği olmak üzere üç bölümden oluşan bir soru formu kullanılmıştır. Örnek büyüklüğünün %69,4’üne çalışmaya katılmıştır.
Bulgular: Katılımcıların (n=259) %50,2’si erkek, %80,3’ü evli, %13,1’i üniversite mezunu ve %44,0’ı çalışmaktadır. COVID-19 öyküsü bulunanlar %32,8’dir. Katılımcıların %34,3’ü COVID-19’a karşı aşılanacağını ifade etmiştir. Her ne kadar kendini aşı karşıtı olarak tanımlayanlar %5,4 iken, COVID-19 aşısı yaptırmayı reddedenler ise %20,1’dir. Ayrıca, COVID-19 aşılarına yönelik kararsız olanlar ise %45,6’dır. En sık tercih edilen aşı Comirnaty (%41,7) idi. Katılımcıların %13,1’i, COVID-19’a karşı yerli bir aşı olursa aşı yaptıracağını belirtmiştir. Aşılar hakkında en sık başvurulan bilgi kaynağı %78,4 televizyon iken sağlık çalışanları %14,7 ile son sıradadır. ‘’Yan etkilere dair endişeler’’ en sık belirtilen (%85,9) aşı yaptırmama nedenidir. Katılımcıların VAX skoru ortalaması 42.34±10.93 olup, aşının faydasına yönelik güvensizlik öğrenim durumuna göre ilkokul mezunlarında diğer gruplara göre yüksektir (p=0,001).
Sonuç: Aşı karşıtı tutumlar pandemi döneminde COVID-19 aşılarına yönelik artmıştır. Çalışmamız, aşılara erişim problem olmadığı halde aşı yaptırmayan kişilerin yaptırmama nedenlerini incelemesi açısından önemlidir. Toplumun önde gelen kaygıları ciddiye alınmalıdır. Aksi takdirde, aşı kararsızlığı pandemiyle mücadelede başarıyı engelleyecek belirleyici bir faktör olabilir. (NCI-2021-11-12/R1)
OBJECTIVE: Vaccination is the primary way to mitigate the COVID-19 pandemic. Vaccine hesitancy and refusal are one of the most important challenges against to reach herd immunity. The aim of this study is to examine the reasons for not getting vaccinated and the attitudes toward vaccines by people in Turkiye, who were not vaccinated, even though a COVID-19 vaccine was available for them.
METHODS: This cross-sectional study is conducted in Eyupsultan district of Istanbul. The study population is 12,540. A questionnaire consisted of three sections as sociodemographic characteristics, attitudes toward COVID-19 vaccines, and Vaccination Attitudes Examination (VAX) scale was used. Among the sample size, participation rate is 69.4%.
RESULTS: About 50.2% of the participants (n=259) are male, 80.3% are married, 13.1% are university graduates, and 44.0% are working in a job. About 32.8% of the participants have COVID-19 history. About 34.4% of the participants stated that they would be vaccinated against COVID-19. Although those who define themselves as vaccine refuser are 5.4%, those who still refuse to be vaccinated for COVID-19 are 20.1%. In addition to this, those who are hesitant about COVID-19 vaccines are 45.6%. The most frequently preferred vaccine is comirnaty (41.7%). About 13.1% of the participants stated that “if we had a domestic COVID-19 vaccine, I would have it.” The most common sources of information about vaccines are television with 78.4%, and health workers are in the last place with 14.7%. “Concerns about side effects” are the most frequently cited (85.9%) reason for not vaccinating. The mean score of the VAX scale is 42.34±10.93, and the “mistrust of vaccine benefit” is higher among primary school graduates than other educational status groups (p=0.001).
CONCLUSION: Anti-vaccination attitudes have increased with the COVID-19 vaccines during pandemic. Our study is valuable in terms of examining the reasons of individuals who have not gotten vaccinated even though they had no access problems. Prominent concerns of the population should be approached seriously. Otherwise, vaccine hesitancy can be a decisive factor that would prevent the success of the struggle against pandemic.

13.Effect of Extractum cepae, heparin sodium and allantoin combination (contractubex) on adhesion and fibrosis after neck surgery (thyroidectomy) in rats
Sener Balas, Serhat Tokgoz, Kerim Bora Yilmaz, Evrim Onder, Harun Karabacak, Melih Akinci, Bahattin Bayar, Attila Isgoren
doi: 10.14744/nci.2021.80000  Pages 495 - 500
Re-operatif tiroid cerrahisi, önceki cerrahinin neden olduğu yapışıklıklar ve fibrozis nedeniyle komplikasyonları yüksek ve teknik olarak zor bir süreçtir. Bu deneysel hayvan modelinde, Extractum Cepea, Heparin sodyum ve Allantoin karışımı olan Contract Tubex TM 'nin boyun cerrahisi (tiroidektomi) sonrası gelişen adezyon ve fibrozis üzerine etkisini araştırmayı planladık.
Yöntem:
Bu çalışma, tiroidektomi sonrası gelişen adezyonun deneysel bir hayvan modelidir. İki grupta 12 adet Wistar-Albino erkek rat kullanıldı. Steril koşullar altında boyunda orta hat kesi yapıldı. Ön tiroid kasları ayrılarak tiroid lojuna ulaşıldı. Minör girişimsel bir işlem olarak tiroid dokusu spanç ile manipüle edildi ve ardından ilaç grubunda diseksiyon bölgesine 1 g Extractum capea, heparin, sodyum ve allantoin kombinasyonu uygulandı. Her iki gruptaki ratlar 30. günde sakrifiye edildi. Ratların servikal bölgeleri diseke edildi ve makroskopik adezyon açısından değerlendirildi. Fibrozis ve inflamasyon oranlarının mikroskobik değerlendirmesi için doku örnekleri alındı.
Bulgular:
ContractubexTM uygulanan deney grubunda altı ratın beşinde (%83.3) inflamasyon saptanmazken, kontrol grubundaki altı ratın dördünde (%66.7) inflamasyon saptanmadı (p=0.505). Fibrozis skoru dikkate alındığında, kontrol grubundaki altı ratın dördünde (%66.7) hafif veya orta derecede fibrozis, deney grubunda ise sadece iki (%33.3) ratta fibrozis saptandı (p=0.264). Makroskopik adezyon değerlendirildiğinde kontrol grubundaki deneklerden ikisinde (%33.3) grade 4, birin (%16.7) grade 3 adezyon tespit edildi. Deney grubundaki hiçbir sıçanda Grade 4adezyon izlenmedi (p=0,392).
Sonuç:
Contractubex TM, tiroidektomi ve boyun cerrahisi sonrası gelişen yapışıklıkları ve fibrozisi önlemede etkili görünmektedir, ancak insan çalışmalarında kullanılmak üzere daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. (NCI-2021-7-3)
OBJECTIVE: Reoperative thyroid surgery is technically difficult process with increased complications due to the adhesions and fibrosis caused by the previous surgery. In this experimental animal model, we planned to investigate the effect of Contract Tubex tm, a mixture of Extractum Cepae, Heparin sodium and Allantoin, on adhesion and fibrosis after neck surgery (thyroidectomy).
METHODS: The current study is an experimental animal model of post-thyroidectomy adhesion. Twelve Wistar-Albino male rats in two groups were used. Under sterile conditions, a midline incision on the neck was made. The anterior thyroid muscles were separated and the thyroid lodge was reached. As a minor interventional procedure, a sponge was applied to the thyroid tissue, and then a combination of 1 g Extractum capae, heparin, sodium, and allantoin was applied to the dissection site in the drug group. Rats in both groups were sacrificed on 30th day. Cervical regions were dissected and evaluated for macroscopic adhesion. Tissue samples were taken for microscopic evaluation for fibrosis and inflammation.
RESULTS: In the experimental group in which ContractubexTM was applied, inflammation was not detected in five (83.3%) of six rats while no inflammation was detected in four (66.7%) of six rats in the control group (p=0.505). Considering the fibrosis score, mild or moderate fibrosis was detected in four (66.7%) of six rats in the control group, while fibrosis was found in only two (33.3%) rats in the experimental group (p=0.264). When macroscopic adhesion was evaluated, two (33.3%) rats of the control group subjects were Grade 4, and one (16.7%) was Grade 3. No rats in the experimental group were Grade 4 (p=0.392).
CONCLUSION: ContractubexTM seems to be effective in preventing adhesions and fibrosis after thyroidectomy and neck surgery, but further research is needed for use in human studies.

14.Distribution of respiratory viruses: Evaluation of multiplex PCR results of 3074 patients
Ulku Oral Zeytinli, Ayca Ozer Durmuslu, Ferhat Gurkan Aslan, Solen Daldaban Dincer, Pinar Eker, Sebahat Aksaray
doi: 10.14744/nci.2021.28034  Pages 501 - 504
Amaç: Akut solunum yolu enfeksiyonları, halk sağlığına olumsuz etkileri, iş gücü kaybı ve sağlık harcamalarında artışa neden olabildiğinden, bu hastalıkların erken ve doğru tanısı önemlidir. Bu çalışmada 2. Başkanlık Bölgesine bağlı hastanelerden gönderilen örneklerde, solunum paneli multipleks PCR test sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Ocak ayı arasında bölgemizdeki 13 hastaneden laboratuvarımıza gönderilen 3074 hasta numunesi multipleks PCR (Anatolia, Bosphore® Solunum Patojenleri Panel Kiti v1) test sonuçları 2018 ve Aralık 2018 geriye dönük olarak değerlendirildi.
Bulgular: Değerlendirmeye alınan hasta örneklerinden 1465'i (% 48) pozitif, 1609'u (% 52) negatif olarak saptandı. En sık görülen etkenler, sırasıyla, % 30,2 rinovirüs, % 23,1 influenza A ve % 19,1 RSV A/B olarak belirlendi. Bu üç virüsün aylara göre dağılımı incelendiğinde en sık görülen aylar rinovirüs için Haziran, influenza A için Kasım ve RSV A/B için Şubat olarak tespit edildi. Ekim-Şubat arasındaki dönemde, viral etkenlerin pozitiflik oranlarında önemli bir artış olduğu görüldü.
Sonuç: Solunum yolu enfeksiyonlarının teşhisinde moleküler yöntemlerin kullanılması gereksiz antibiyotik kullanımını önleyecek, tanı ve tedaviye doğru ve hızlı şekilde ulaşmayı sağlayacaktır. (NCI-2021-1-48)
OBJECTIVE: Early and accurate diagnosis of acute respiratory infections is important because these diseases negatively affect public health and can lead to loss of workforce and an increase in health expenditures. In this study, we aimed to determine the respiration panel multiplex polymerase chain reaction (PCR) test results and seasonal distribution in our region.
METHODS: Three thousand and seventy-four patients samples multiplex PCR (Anatolia, Bosphore® Respiratory Pathogens Panel Kit v1) test results, which were sent to our laboratory, from 13 hospitals in our region between January 2018 and December 2018, were evaluated retrospectively.
RESULTS: A total of 3074 patients samples, 1465 (48%) were positive and 1609 (52%) were negative test results. The most common factors were rhinovirus 30.2%, influenza A 23.1%, and respiratory syncytial virus (RSV) A/B 19.1%, respectively. When the distribution of these three most common viruses by months is examined, the most frequent months were determined as June for rhinovirus, November for influenza A, and February for RSV A/B. In the period between October and February, there was a significant increase in the positivity level of viral factors.
CONCLUSION: The use of molecular methods in the diagnosis of respiratory infections will prevent unnecessary use of antibiotics and ensure correct and rapid treatment.

15.Rifaximine spacer application is not superior to local teicoplanin treatment in a rat model of osteomyelitis
Mucahid Osman Yucel, Yalcin Turhan, Mehmet Arican, Zekeriya Okan Karaduman, Sonmez Saglam, Yildiray Tekce, Mehmet Gamsizkan
doi: 10.14744/nci.2022.04935  Pages 505 - 513
Amaç: Akut ve kronik osteomiyelit genellikle uzun süreli antibiyotik tedavisi ve cerrahi debridman gerektirir. Özellikle metisiline dirençli stafilokok aureus (MRSA) suşlarından kaynaklanan implantla ilişkili osteomiyelitin tedavisi oldukça zordur. Rifaximin, geniş etki spektrumu ve farmakolojik özellikleri açısından osteomiyelit tedavisinde etkili olabilecek rifamisin türevi bir antibiyotiktir. Bu deneysel çalışmanın amacı, MRSA ve implant ilişkili osteomiyelit oluşturulan rat modellerinde rifaximin'in lokal etkinliğini araştırmaktır.
Metod: Bu çalışma 40 yetişkin wistar albino sıçanı ile yapılmıştır. Ratlar rastgele her birinde 10 sıçan olacak şekilde 4 eşit gruba ayrıldı. Norden'in deneysel osteomiyelit modeli ile her sıçanın sağ tibia metafizinde implanta bağlı MRSA osteomiyeliti oluşturuldu. 4 hafta sonra tibialardaki implantlar çıkarılarak debridman uygulandı. Grup 1 kontrol grubu olarak tasarlandı ve debridman dışında herhangi bir tedavi uygulanmadı. 2. gruba antibiyotiksiz kemik çimentosu, 3. gruba teikoplaninli kemik çimentosu ve 4. gruba rifaximinli kemik çimentosu uygulandı. İkinci ameliyattan 4 hafta sonra ratlara ötenazi uygulandı ve klinik, histopatolojik ve mikrobiyolojik sonuçlar karşılaştırıldı.
Sonuç: Klinik skorlamada gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'nin histopatolojik skorları ile grup 3 ve 4'ün histopatolojik skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; grup 1 ve grup 2'nin histopatolojik skorları grup 3 ve grup 4'e göre daha yüksek bulundu. Tedavi öncesi ve sonrası koloni sayıları karşılaştırıldığında, grup 3 ve grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmasına rağmen, grup 4 ve grup 1 sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı.
Çıkarımlar: Geniş spektrumuna rağmen rifaximin'in osteomiyelit tedavisinde lokal etkinliği gösterilememiştir. Bu çalışma, enfeksiyon belirteçlerinin de dahil edilmesiyle yapılacak gelecekteki bazı kapsamlı çalışmalara ışık tutma yeteneği göstermektedir. (NCI-2022-5-2/R1)
OBJECTIVE: Acute and chronic osteomyelitis generally require long-term antibiotic therapy and surgical debridement. Implant-associated osteomyelitis, particularly from methicillin-resistant Staphylococcus aureus (MRSA) strains, is difficult to treat. Rifaximin is an antibiotic derived from rifamycin which may be effective in the treatment of osteomyelitis in terms of its wide spectrum of action and pharmacological properties. The aim of this experimental study was to investigate the local efficacy of rifaximin in rat models with MRSA and implant associated osteomyelitis.
METHODS: This study was carried out with 40 adult Wistar albino rats. The rats were randomly divided into 4 equal groups with 10 rats in each. An implant related MRSA osteomyelitis was created in the right tibia metaphysis of each rat by Norden’s experimental osteomyelitis model. After 4 weeks, the implants of each tibia were removed and debridement was applied. Group 1 was designed as control group and no other treatment was applied other than debridement. Bone cement without any antibiotic was applied to Group 2, bone cement with teicoplanin was applied to Group 3 and bone cement with rifaximin was applied to Group 4. After 4 weeks from the second surgery, euthanasia was performed to the rats and the clinical, histopathological and microbiological results were compared.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups in clinical scoring. A statistically significant difference was found between the histopathological scores of Group 1 and Group 2 and the histopathological scores of Groups 3 and 4; the histopathological scores of Group 1 and Group 2 were found to be higher than Group 3 and Group 4. When the pre-and post-treatment colony numbers were compared, although there was a statistically significant difference between Group 3 and Group 2, no statistically significant difference was found between Group 4 and Group 1 results.
CONCLUSION: In spite of its wide spectrum, the local efficacy of rifaximin in the treatment of osteomyelitis could not be demonstrated. This study shows the ability to shed light on some future comprehensive studies with the inclusion of infection markers.

16.Rates and correlates of post-traumatic stress disorder and symptoms during the immediate onset of COVID-19 pandemic in a sample of patients from an outpatient psychiatric clinic in Turkiye
Yusuf Ozay Ozdemir, Gokce Elif Saridogan, Filiz Kulacaoglu, Cemre Ozdemir, Aylin Evecen, Ilke Sertler, Esra Aydin Sunbul, Duygu Kubra Gocmen Yigit, Cengiz Gokce, Sumeyye Calli
doi: 10.14744/nci.2022.89983  Pages 514 - 523
Amaçlar: Bu çalışma, bir travmatik olay olarak pandeminin ortaya çıkışının ilk döneminde, pek çok psikiyatri poliklinik ünitesinin yüzyüze başvurulara çoğunlukla kapalı olduğu dönemde ilk defa ayaktan polikliniğe başvurma ihtiyacı hisseden hastaların travmatik stres düzeyleri, TSSB kesme puanı üstünde bulunan düzeyler ve ilişkili faktörleri araştırmak amacıyla tasarlanmıştır. Araştırmamızda üç hedef belirledik. İlk olarak, Türkiye'de ilk COVID-19 vakasının bildirilmesinden üç ay sonra, polikliniğine ilk kez başvuran bireylerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olasılığı ve travma sonrası stres belirtileri (TSSBe) oranlarını değerlendirdik. İkincil olarak PTSB olasılığı ve PTSBe, kaygı, stres, depresyon, umutsuzluk, COVID-19 korkusu ve engellilik düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Üçüncü olarak, engellilik, umutsuzluk, COVID-19 korkusu, anksiyete, depresyon ve stres düzeyleriyle ile TSSB olasılığı ve TSSBe ile ilişkili sosyodemografik verileri ve risk faktörlerini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Çalışmamızda 85 gönüllü yer almıştır. Her hastaya Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ), Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS-21), Sheehan Yeti Yitimi
Ölçeği (SYYÖ), COVID-19 Korku Ölçeği (CKÖ) uygulandı.
Bulgular: TSSB kesme puanı üstü ve travma sonrası stres belirtileri (TSSBe) oranları %25.9 ve %88.2 olarak bulundu.
Katılımcıların çoğunluğunu anksiyete belirtileri nedeniyle başvuran kadınlar (%65,9) (%60,1), sosyal medya kullanıcıları (%74,1) oluşturmuştur. DASS-21 tüm alt ölçeklerinin (anksiyete, depresyon ve stres)
(p<.01), BUÖ (p<.01), CKÖ (p=.03) ve SYYÖ aile yaşamı/ev sorumlulukları alt ölçeğinin (p<. 01) TSSB kesme puanı üstü alt grubundaki (N = 22) puanları, TSSB kesme puanı altı gruba (N = 63) göre daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada CKÖ puanları ile DASS-21 anksiyete alt ölçeği (p<.01), SYYÖ aile yaşamı/ev sorumlulukları ve sosyal yaşam/boş zaman aktiviteleri alt ölçeği (p<.05), TSSTÖ belirti şiddeti alt ölçeği (p<. 01) puanları arasında belirgin korelasyon saptanmıştır.
Sonuç: Bu sonuçlar, bir COVID-19 pandemisinin yüksek oranda PTSB olasılığı, PTSBe, anksiyete, depresyon, umutsuzluk, yeti yitimine neden olan ve psikiyatri polikliniklerine başvurulara yol açan travmatik bir yaşam olayı olduğunu göstermektedir. (NCI-2022-4-1/R1)
OBJECTIVE: This study was designed to investigate the traumatic stress levels, participants demonstrating higher than posttraumatic stress disorder (PTSD) cutoff, thus PTSD possibility, levels, and related factors of patients who felt the need to apply to the outpatient clinic for the 1st time during the first period of the outbreak of the pandemic as a traumatic event, when many psychiatry outpatient clinics were mostly closed to face-to-face admissions. In our research, we targeted three objectives. First, we evaluated PTSD as indicated with measure cutoff points and post-traumatic stress symptom (PTSS) rates among the individuals who were admitted to an outpatient psychiatric clinic for the 1st time, 3 months after the first COVID-19 case was reported in Turkiye. Second, we investigated the relationship between PTSS and PTSD cutoff with anxiety, stress, depression, hopelessness, fear of COVID-19, and disability levels. Third, we aimed to explore the sociodemographic data and risk factors related to PTSD cutoff and PTSS controlling levels of disability, hopelessness, fear of COVID-19, anxiety, depression, and stress.
METHODS: For our study, a total number of 85 cases were recruited. Post-traumatic Stress Diagnostic Scale (PDS), Beck Hopelessness Scale (BHS), Depression, Anxiety, and Stress Scale (DASS-21), Sheehan Disability Scale (SDS), and Fear of COVID-19 Scale (FCS) were administered to each patient.
RESULTS: The rates of possible PTSD and PTSSs were found to be 25.9% and 88.2%. The majority of participants were women (65.9%) who have been presenting complaints with anxiety symptoms (60.1%) and social media users (74.1%). The mean DASS-21 all subscales (anxiety, depression, and stress) (p<0.01), BHS (p<0.01), FCS (p=0.03), and SDS family life/home responsibilities subscale (p<0.01) scores of PTSD cutoff subgroup (n=22) were higher than non-PTSD group (n=63). We observed significant positive correlations between the FCS scores and DASS-21 anxiety subscale (p<0.01), SDS family life/home responsibilities and social life/leisure activities subscales (p<0.05), and PDS symptom severity subscale (p<0.01) scores.
CONCLUSION: These results demonstrate that a COVID-19 pandemic is a traumatic life event that causes high rates of possible PTSD, PTSS, anxiety, depression, hopelessness, and disability and leads to admissions to psychiatric outpatient clinics.

17.Uncooled microwave ablation of osteoid osteoma: New approaches to an old problem
Gulsah Yildirim, Hakki Karakas, Baris Yilmaz
doi: 10.14744/nci.2021.26675  Pages 524 - 529
Amaç: Bu çalışmanın amacı, osteoid osteoma tedavisinde soğutulmasız mikrodalga ablasyon yönteminin, ameliyathanede, iki boyutlu floroskopi eşliğinde teknik ve klinik başarısını değerlendirmektir.
Yöntem: 9 hastanın klinik ve görüntüleme verileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Ortalama hasta yaşı 14,55 idi. Bilgisayarlı tomografide lezyonların ortalama hacmi 17,2 x 10,8 x 8,0 mm ve ortalama nidus çapı 6,86 ± 2,05 mm idi. Mikrodalga ablasyon işlemi soğutmasız prob ile ameliyathanede ve steril koşullarda yapıldı. İşlemden önce, işlemden sonraki gün ve işlemden 1, 3 ay sonra ağrı skorları kaydedildi.
Bulgular: Hastaların% 100'ünde klinik ve teknik başarı elde edildi. Ortalama ablasyon kaynaklı nekroz hacmi 20.8x12.8x10.7 mm, periferik skar kalınlığı 3.5 ± 0.75 mm idi ve hastaların hiçbirinde 1. ay takip manyetik rezonans görüntülemede nidus kontrastlanması izlenmedi. Floroskopik rehberlik dijital c-kolu ile gerçekleştirildi. Hastalar alt ekstremiteleri üzerine dört ila on iki spot film (ortalama: 6,6 kVp, 2,66 mA) çekildi. Görüntülemeye bağlı olarak ortalama cilt radyasyon maruziyeti, prosedür başına, hasta başına 0,02 mGy'dir. Hastaya verilen toplam radyasyon miktarı 0.75 ± 0.32 Gy.cm2 idi.
Sonuç: Bu çalışma, soğutulmasız tip mikrodalga ablasyon işleminin osteoid osteoma tedavisindeki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermiştir. Teknik, c kollu floroskopi altında ameliyathanede etkin bir şekilde kullanılabilmektedir. Böyle bir hibrit yaklaşım ile hastalara sterilite, anestezik güvenlik ve daha düşük radyasyon dozu sağlanabilir. (NCI-2021-4-14)
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the technical and clinical success of uncooled microwave ablation (MWA) in the treatment of osteoid osteoma with two-dimensional fluoroscopy guidance in the operating room.
METHODS: The clinical and imaging data of 9 patients were retrospectively evaluated. Mean patient age was 14.55 years. The mean size and volume of the lesions were 17.2 × 10.8 × 8.0 mm and the mean nidus size was 6.86±2.05 mm on computed tomography. MWA was performed with uncooled probe in operating room and in sterile conditions. Numerical pain score was recorded before the procedure, the day after, and at 1, 3 months after the procedure.
RESULTS: Clinical and technical success was achieved in 100% of patients. The mean volume of MWA-induced necrosis was 20.8 × 12.8 × 10.7 mm, peripheral scar thickness was 3.5±0.75 mm, and none of the patients had nidus enhancement on first month follow-up magnetic resonance imaging. Fluoroscopic guidance was conducted under digital c-arm. Patients received four to 12 spot films (mean: 6.6 kVp, 2.66 mAs) over the lower extremity. Mean radiation exposure to the skin due to imaging was 0.02 mGy per patient per procedure. The dose area product-the total amount of radiation deliverable to the patient was 0.75±0.32 Gy.cm2.
CONCLUSION: This study demonstrated the effectiveness and the safety of the uncooled MWA in osteoid osteoma. The technique may effectively be used in operating room under c-arm fluoroscopy. Such hybrid approach may ensure sterility, anesthetic safety, and lower radiation dose to patients.

CASE REPORT
18.Endovascular closure of an arterivenous graft for dialysis-associated steal syndrome of lower extremity
Sebnem Albeyoglu, Osman Eren Karpuzoglu, Sevinc Bayer Erdogan, Murat Bastopcu, Arif Yasin Cakmak, Emine Dudu Can, Halit Er
doi: 10.14744/nci.2020.11298  Pages 530 - 532
Arteriovenöz fistül sonrası nadiren arteriyel çalma sendromuna bağlı iskemi görülmektedir. Cerrahi ve girişimsel prosedürler ile fistüllerdeki sorunlar çözülemezse, fistülün kapatılması gerekir. Bizim olgumuzda alt ektremitede AV fistül greftinin neden olduğu ayak iskemisi gelişmiştir. Cerrahi operasyon açısından yüksek riskli olan hastanın AV greft fistülü Amplatzer Vascular Plug ile girişimsel olarak kapatılmıştır. (NCI-2020-0070.R1)
Steal syndrome causing limb ischemia is a rare but important complication of arteriovenous fistulas. When surgical or endovascular means to resolve ischemia are inconclusive, closure of the fistula becomes required. Our case presented with lower extremity ischemia resulting from an arteriovenous fistula graft. We present the successful endovascular closure of the lower extremity graft using the Amplatzer Vascular Plug.

19.The successful management of type III coronary perforation
Mustafa Adem Tatlisu, Adem Atici, Aysu Oktay, Omer Faruk Baycan, Mustafa Caliskan
doi: 10.14744/nci.2021.43067  Pages 533 - 536
Perkütan koroner girişim sırasında koroner perforasyon girişimsel kardiyologlar için bir kabustur ve her zaman zamanında ve uygun biçimde yönetimi zordur. ST-segment elevasyonlu myokard infarktüsü sırasında peri-prosedürel koroner perforasyon gelişen 60 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz. Perforasyondan hemen sonra koroner balon, sol anterior inen arterin (LAD) proksimalinde şişirildi ve perikardiyosentez seti ile 600 cc hemorajik sıvı drene edildi. Kaplı stent LAD’ye yerleştirildi ve hasta 7.günde taburcu edildi. 18. ay kontrolünde, hasta ikili antiplatelet tedavi altındadır ve egzersiz stres testi iskemi saptamamıştır. (NCI-2020-0360.R1)
The coronary artery perforation during percutaneous coronary intervention is a nightmare for interventional cardiologists and is always hard to manage timely and properly. We present a 60-year-old male with periprocedural coronary perforation during ST-segment elevation myocardial infarction. A coronary balloon was inflated in the proximal left anterior descending (LAD) artery just after perforation and the 600 cc of hemorrhagic fluid was drained with the pericardial drainage set. The covered stent was deployed in the LAD and he was discharged on the 7th day. At an 18-month follow-up, he is on dual-antiplatelet therapy and the exercise stress test shows no ischemic changes.

20.A case of uncommon anatomic variation of the middle turbinate associated with contact point headache: Bilateral double middle turbinate
Suha Ertugrul
doi: 10.14744/nci.2020.35651  Pages 537 - 539
Nazal kavite ve paranazal sinüslerdeki anatomik varyasyonlar, sinüzit ya da nazal polip gibi inflamatuar hastalıklar olmaksızın nazal mukozaya basınç uygulayarak baş ağrısına neden olabilirler. Kontakt nokta baş ağrısı denilen bu durum konka varyasyonlarından en çok konka büllozaya bağlı görülür. Aksesuar orta turbinat ise çok nadir görülen bir varyasyondur ve uncinat proçesin mediale ve inferiora katlanması ile oluşur. Bu katlanma ileri derecede olduğunda aksesuar orta konka, nazal kavitede çift orta konka görünümüne neden olabilir. Bilgimiz dahilinde iki taraflı çift orta konka varyasyonu daha önce tanımlanmamıştır. Biz, iki taraflı çift orta konka varyasyonu bulunan bir hastada, aksesuar orta konkanın gerçek orta konkaya olan temasına bağlı kontak nokta baş ağrısı olan bir olguyu sunuyoruz. (NCI-2020-0115.R1)
By applying pressure to nasal mucosa, anatomic variations at nasal cavity and paranasal sinuses may cause headache without any sign of inflammatory diseases such as sinusitis or nasal polyp. This phenomenon is called as contact point headache (CPH) and observed as a result of concha variations, mostly due to concha bullosa. Accessory middle turbinate (AMT) is a very rare variation and occurred as a result of mediale and inferior folding of uncinate process. When this folding is severe, AMT may cause double middle concha appearance in nasal cavity. To the extent, we know, bilateral double middle turbinate variation has not been defined before. Hereby, we present a CPH phenomenon in a patient with bilateral double middle turbinate variation which is related to contact of AMT to real middle turbinate.

LookUs & Online Makale