ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 8 (5)
Volume: 8  Issue: 5 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Diagnostic performance of thorax CT in mildly symptomatic COVID-19 patients: The importance of atypical CT findings
Serkan Emre Eroglu, Abdullah Algin, Safiye Sanem Dereli Bulut, Zakir Sakci, Mehtap Aydin, Gokhan Aksel, Ibrahim Altunok, Hatice Seyma Akca, Yasar Bukte
doi: 10.14744/nci.2021.81557  Pages 425 - 434
Amaç: Toraks bilgisayarlı tomografi (BT), orta ila şiddetli Covid19 hastalarında viral pnömoniyi teşhis etmek için sıklıkla kullanılır, ancak hafif semptomlu Covid19 hastalarındaki tanısal performansı halen net değildir. Hafif semptomlu Covid19 hastalarında Toraks BT tanısal performansını değerlendirmek, çalışmamızın amacı idi.
Yöntemler: 11 Mart 2020 ile 13 Nisan 2020 tarihleri arasında toraks BT ile taranan, hafif semptomlu ve klinik olarak stabil, şüpheli Covid19 hastaları bu çalışmaya dahil edildi. Tanı amaçlı sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif olabilirlik oranları, pozitif ve negatif prediktif değerleri ve ilgili doğruluklar hesaplandı.
Bulgular: Çalışmamıza katılan 1119 hasta arasında, anormal Toraks BT taramaları 527 idi ve bunların 363 / 527'sinde (%68,9) Covid19 için tipik BT özellikleri vardı. Tipik Covid19 bulgularınınanalizine göre; Toraks BT’lerin sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve doğruluğu sırasıyla %51.45, %86.07, %78.24, %64.55 ve %68.99 idi. Tipik BT bulguları ve atipik BT bulguları istatistiksel analiz için birleştirildiğinde, sensitivite, spesifite ve doğruluk % 68,84, %74 ve %71,49 olarak gözlendi.
Sonuç: Hafif semptomlu Covid19 hastalarında pnömoni tanısı koymak zor olabilir çünkü Revers-Transkriptaz Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-PCR) test sonuçları, semptomlarla karşılaştırıldığında her zaman net değildir. Çalışmamıza göre atipik Covid19 BT bulguları dahil edildiğinde toraks BT duyarlılığı, tek başına tipik Covid19 BT bulgularına göre daha yüksekti. Diğer tüm benzer çalışmalar arasında en fazla sayıda hastayı içeren çalışmamız, Covid19 pnömonisinin doğru tanısı için yalnızca tipik değil, aynı zamanda atipik BT bulgularının da dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. (NCI-2020-0458.R1)
OBJECTIVE: Computed tomography of the thorax (Thorax CT) is frequently used to diagnose viral pneumonia in moderate to severe COVID-19 patients, but its diagnostic performance in mildly symptomatic COVID-19 patients is still unclear. Assessing the diagnostic performance of thorax CT in mildly symptomatic COVID-19 patients was the purpose of our study.
METHODS: Mildly symptomatic and clinically stable, suspected COVID-19 patients scanned with Thorax CTs between March 11, 2020, and April 13, 2020, were included in this study. The sensitivity, specificity, positive and negative likelihood ratios, positive and negative predictive values, and the respective accuracies were calculated for diagnostic purposes.
RESULTS: Among the 1119 patients enrolled in our study, abnormal thorax CT scans were 527 out of which 363/527 (68.9%) had typical CT features for COVID-19. According to analysis of typical COVID findings, sensitivity, specificity, positive predictive values, negative predictive value, and the accuracy of Thorax CTs with were 51.45%, 86.07%, 78.24%, 64.55%, and 68.99%, respectively. When typical CT findings and atypical CT findings were combined for the statistical analysis, the sensitivity, specificity, and accuracy observed 68.84%, 74%, and 71.49%.
CONCLUSION: Diagnosing pneumonia can be challenging in mildly symptomatic COVID-19 patients since the Reverse Transcription Polymerase Chain Reaction test results, when compared with symptoms are not always evident. According to our study, thorax CT sensitivity was higher when atypical COVID-19 CT findings were included compared to those with typical COVID-19 CT findings alone. Our study which included the largest number of patients among all other similar studies indicates that not only typical but also atypical CT findings should be considered for an accured diagnosis of COVID-19 pneumonia.

2.Prognostic significance of neutrophil-to-lymphocyte ratio in esophageal squamous cell carcinoma
Aysegul Sakin, Murat Alay, Suleyman Sahin, Ozan Aydemir, Mehmet Naci Aldemir, Abdullah Sakin, Cetin Kotan
doi: 10.14744/nci.2020.63004  Pages 435 - 442
Amaç: Bu çalışmada opere Skuamöz hücreli özefagus kanseri(ÖSHK) hastalarında tanı anındaki Nötrofil lenfosit oranının(NLO) rekürrense ve sağkalıma olan etkisine bakılması amaçlandı.
Materyal ve Metod: Çalışmaya 2008-2018 yılları arasında XXX Üniversitesi onkoloji kliniğinde takipli hastalar olarak alındı. Çalışmaya ÖSHK’i nedeni ile opere olmuş 18 yaş ve üzerinde olan, metastatik evrede olmayan hastalar alındı. NLO ile hastalıksız sağkalım (HSK) için ROC eğrisi çizildi. NLO için eğri altında kalan alan 0.692 (P=0.008) % 65.2 duyarlılık, %69.5 özgüllük ile 2.8 olarak saptandı. Hastalar NLO değerine göre NLO<2.8 ve NLO≥2.8 olarak gruplandırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 26 (32.5%) erkek ve 54 (65.5%) kadın olmak üzere 80 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 55 yıl (range;26-77) idi. 47(58.7%) hastanın NLO değeri<2.8 iken 33 hastanın NLO değeri ≥ 2.8 idi. NLO ≥ 2.8 olan grupta mHSK 55 ay iken, NLO<2.8 olan grupta mHSK' ye ulaşılamadı (p=0.008). Benzer şekilde NLO ≥ 2.8 olan grupta ortanca genel sağkalım (mGSK) 71 ay iken, NLO<2.8 olan grupta mHSK' ya ulaşılamadı (p=0.027). Çok değişkenli analizde, Eastern cooperative oncology group performans skoru 2 (tehlike oranı [TO], 2.99), tanı anında obstrüksyon olması (TO, 3.25), Alt özefagus lokalizayon (TO, 0.62),Neoadjuvan tedavi verilmesi (TO,0.58) ve NLO ≥2.8 olması (TO, 5.44,) HSK ‘yi etkileyen faktörler olarak saptandı.
Tartışma: Sonuç olarak çalışmamızda, tedavi öncesi yüksek NLO 'nin ÖSHK olan hastalarda daha kötü HSK ve GSK ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. non-metastatik opera ÖSHK hastalarında tedavi öncesi NLO değerinin, tedavi sonuçlarını tahmin etmek için önemli destekleyici bilgiler sağlayabileceği kanaatindeyiz. (NCI-2020-0090.R2)
OBJECTIVE: The purpose of the study was to assess the effect of neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) on recurrence and survival in patients with Esophageal Squamous Cell Carcinoma (ESCC) undergoing surgery.
METHODS: This was a retrospective analysis of the 80 resectable ESCC patients who underwent surgery at Yuzuncu Yil University Faculty of Medicine between 2008 and 2018. Receiver operator characteristics curve of NLR was plotted for disease-free survival (DFS). The area under the curve of NLR was 0.692 (p=0.008) with 65.2% sensitivity and 2.8 with 69.5% specificity. Patients were divided into two groups based on the NLR as follows: NLR <2.8 and NLR ≥2.8.
RESULTS: Among 80 ESCC patients, 54 (65.5%) were female. The median age was 55 years (range, 26–77). The NLR was <2.8 in 47 (58.7%) patients. Median DFS was 55 months in patients with NLR ≥2.8, whereas it was not reached in those with NLR <2.8 (p=0.008), with corresponding overall survival (OS) durations of 71 months and not reached (p=0.027). Eastern Cooperative Oncology Group performance score 2, presence of obstruction at diagnosis, lower 1/3 esophageal localization, neoadjuvant treatment, and NLR ≥2.8 were found to be the factors related to survival.
CONCLUSION: The present study demonstrated that high pre-treatment NLR was associated with worse DFS and OS in patients with resectable esophageal cancer. We believe that pre-treatment NLR may help guide predicting treatment outcomes in non-metastatic resectable ESCC patients.

3.Outbreak anxiety scale: Development, validity, and reliability
Esra Yazici, Elif Kose, Caglar Turan, Ahmet Bulent Yazici
doi: 10.14744/nci.2021.69077  Pages 443 - 453
Amaç: Epidemik ve pandemik salgın dönemleri, psikiyatrik belirtiler kadar epidemik hastalığın fiziksel belirtileri için de streslidir ve psikiyatrik belirtileri, özellikle anksiyeteyi tetikleyebilir ve şiddetlendirebilir. Salgın dönemine özgü ve diğer salgınlarda kullanılabilecek bir ölçek yoktur. Bu çalışmada, özellikle salgın döneminde salgın hastalıkla ilişkili kaygıyı değerlendirmek amacıyla ölçek geliştirilmesi planlanmıştır.
Yöntem: Bu çalışmada; salgın hastalığı kaygısını değerlendirmek için araştırma ekibimiz tarafından 15 maddelik likert tipi bir ölçek geliştirilmiş ve oluşturulan ölçek formu çevrimiçi kullanıma aktarılmış ve çevrimiçi ortamda 311 katılımcının sonuçları alınarak geçerlilik güvenilirliği değerlendirilmiştir. Ölçeğin iç tutarlılığı Cronbach’ın alfa katsayıları ile değerlendirilmiştir. Bölünmüş yarı güvenilirliği, Spearman-Brown katsayılarının tek uzunluğu kullanılarak hesaplandı. Açıklayıcı faktör analizi, AMOS'ta doğrulayıcı faktör analizi, korelasyon analizi ve yapı geçerliliği analizi (yakınsama geçerlilik ve ayırt edici geçerlilik) yapılmıştır. Eşzamanlı ve ayırt edici geçerliliği değerlendirmek için Beck Anksiyete Envanteri ve Sağlık Anksiyete Envanteri kullanılmıştır.
Bulgular: Salgın Kaygı Ölçeği'nin iç tutarlılığının (homojenlik) değerlendirilmesi için hesaplanan Cronbach alfa katsayısı 0,94 olarak belirlenmiş ve bu değer ölçeğin yüksek güvenilirliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçları ile ölçeğin içerik geçerliliği ve yapı geçerliliği, ayıredicilik ve ölçüt geçerliliği değerlendirilmiş ve tümünde kabul edilebilir geçerli özelliklere sahip olduğu gösterilmiştir.
Sonuç: Salgın Kaygısı Ölçeği salgın dönemi salgın hastalık ile ilgili kaygıyı değerlendirmek için geçerli ve güvenilir bir araçtır. (NCI-2020-0239.R1)
OBJECTIVE: Epidemic and pandemic outbreak periods are as stressful for psychiatric symptoms as well as the physical symptoms of the epidemic disease and can trigger and aggravate psychiatric symptoms, especially anxiety. There is no scale specific to the outbreak period and which can be used in other outbreaks. In this study, it was planned to develop a scale to evaluate the anxiety associated with epidemic disease, especially during the epidemic period.
METHODS: In this study, a Likert type scale with 15 items was developed by our research team to evaluate outbreak disease anxiety, and the scale form created was transferred to online use and the reliability of validity was evaluated by obtaining the results of 311 participants in the online environment. The internal consistency of the scale was assessed with Cronbach’s Alpha coefficients. Split-half reliability was estimated using Spearman-Brown coefficients unequel length. Explanatory factor analysis, confirmatory factor analysis in AMOS, correlation analysis, and construct validity analysis (convergent validity and discriminant validity) were conducted. Beck Anxiety Inventory and Health Anxiety Inventory was used to evaluate concurrent and discriminant validity.
RESULTS: The Cronbach Alpha coefficient calculated for the evaluation of the internal consistency (homogeneity) of the outbreak anxiety scale was determined as 0.94 and this value shows that the scale has high reliability. With the results of this study, the scale’s content validity and construct validity, discrimination, and criterion validity were evaluated and it was shown to have acceptable valid features in all.
CONCLUSION: Outbreak anxiety scale is a valid and reliable tool to evaluate anxiety related with outbreak of epidemic and pandemic disease.

4.Disabled woman attitude scale: Reliability and validity study
Melike Punduk Yilmaz, Besey Oren
doi: 10.14744/nci.2021.57701  Pages 454 - 463
AMAÇ: Üniversitedeki hemşirelik ve ebelik öğrencilerinin engelli kadına karşı tutumunu belirlemek amacı ile bir ölçek geliştirmektir.
YÖNTEM: Ölçeğin geliştirilmesinde; uzman görüşü, içerik geçerliliği, madde güvenirliği ve yapı geçerliliği aşamaları yer aldı. Toplam 167 öğrenci ile gerçekleştirildi. Verilerin faktör analizine uygunluğunu değerlendirmek için Kaiser-Meyer-Olkin Örneklem Uygunluk Testi ile Bartlett’s testi uygulandı. Geçerlilik ve güvenilirliği değerlendirmek için; test-tekrar test, faktör analizi ile iç tutarlılık analizi uygulandı. Kurumlardan izin ve etik kurul izni alındı.
BULGULAR: 64 soruluk form uzman görüşleri doğrultusunda 31 maddeye indi. İç tutarlılık Cronbach Alfa katsayısı 0.817 ve test- tekrar test korelasyon katsayısı 0.992 bulundu. Açıklayıcı faktör analizi sonucunda; varyansın %59.81’ ini açıklalayan 4 faktörlü yapı oluştu. KMO örneklem yeterliliği testinde Kaiser Mayer Olkin =0,793 ve Barlett testi sonucuna göre p değeri 0,05’ten küçük olarak saptandı ve maddeler arasında pozitif yönlü korelasyon olduğu görüldü. Analizler sonucunda madde sayısı 17’ye indi.
SONUÇ: Engelli Kadın Tutum Ölçeği’nin sağlık çalışanlarında geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. (NCI-2020-0316.R1)
OBJECTIVE: The objective of the study was to develop a scale to determine the attitude of nursing and midwifery university students towards disabled women.
METHODS: In the development of the scale; expert opinion, content validity, item reliability, and construct validity stages were included in the study. It was realized with a total of 167 students. To evaluate the suitability of the data for factor analysis, the Kaiser-Meyer-Olkin Sample Fit Test and Bartlett’s test have been applied. To evaluate validity and reliability; test-retest, factor analysis, and internal consistency analysis have been applied. Permission from the institutions and ethics committee permission was obtained.
RESULTS: The number of the items in the scale decreased from 64 to 31 in accordance with expert opinion. Internal consistency, Cronbach’s alpha coefficient was 0.817 and the test-retest correlation coefficient was 0.992. The exploratory factor analysis revealed an four-factor structure, accounting for 59.81% of the variance. Kaiser-Meyer Olkin coefficient of 0.793, p<0.005 in Bartlett’s test showed a correlation between the items and there was a positive correlation between the items. As a result of the analyses, the number of the items decreased to 17.
CONCLUSION: It was concluded that the Disabled Woman Attitude Scale can be used as a valid and reliable measurement tool in healthcare workers.

5.Primary extra gastrointestinal stromal tumors of the abdomen
Hakan Uzunoglu, Yasin Tosun
doi: 10.14744/nci.2021.46794  Pages 464 - 471
Amaç: Bu çalışmada, tek merkezde elde edilen ekstra-gastrointestinal stromal tümör (EGİST) olgularının verileri incelenerek nadir görülen bu vakalarda klinikopatolojik özellikler ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: Ocak 2007 ve Mayıs 2020 tarihleri arasında genel cerrah tarafından opere edilen 14 EGİST tanılı vakaya ait veriler elde edildi ve incelendi.
Bulgular: Hastaların medyan yaşı 47.5 (aralık: 34-87) idi. GIST nedeniyle 135 hasta opere edildi. Bu hastaların 14’ü (%10.4) EGIST idi. Ortalama tümör çapı 16.8±10.5 (aralık: 2.8-40) cm idi. Yedi (%50) olguda mitotik indeks 5/50 HPF ve altındaydı. Hastaların 12’si (%85.7) yüksek risk grubundaydı. Sekiz (%57.1) olguda nekroz, bir (%7.1) olguda rüptür saptandı. Genel sağkalım oranı %80, beş yıllık sağkalım oranı %88,9 idi. Ortalama genel sağkalım süresi 78.5±50.7 ay, 5 yıllık genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım süreleri 53.3±20.0 ay ve genel hastalıksız sağkalım süresi 58.0±59.8 ay idi.
Kadınlarda erkeklere göre ortalama genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım süreleri anlamlı düşük bulundu (her iki karşılaştırma için p=0.006). Altmış yaş üstü hastalarda ortalama genel sağkalım süresi 60 yaş ve altı olanlara göre anlamlı düşük bulundu (p=0.013).
Sonuç: Bu çalışmada, nadir görülen EGİST’lerin büyük boyutlu olduğu, mitotik indeksin sıklıkla düşük olduğu saptandı. Ayrıca ileri yaşlarda ve kadınlarda prognozun daha kötü olabileceği, prognozun diğer GİST’lerle benzer olduğu gözlenmiştir. (NCI-2021-1-35/R1)
OBJECTIVE: In the present study, we aimed to evaluate the clinicopathological features and prognostic factors in extra-gastrointestinal stromal tumor (EGIST) cases, which are observed very rare, by examining the data the cases obtained in a single center.
METHODS: Data of 14 EGIST cases who were operated by a general surgeon between January 2007 and May 2020 were obtained and analyzed.
RESULTS: The median age was 47.5 (range: 34–87) years. A total of 135 patients were operated for GIST, and 14 (10.4%) of these patients were EGIST. The mean tumor diameter was 16.8±10.5 (range: 2.8–40) cm. The mitotic index was 5/50 high power field and below in seven (50%) cases. Twelve (85.7%) of the patients were in the high-risk group. The overall survival (OS) rate was 80%, and the 5-year survival rate was 88.9%. Mean OS was 78.5±50.7 months, 5-year OS and disease-free survival (DFS) were both 53.3±20.0 months, and overall DFS was 58.0±59.8 months. The mean OS and DFS durations were found to be significantly lower in women than men (p=0.006 for both comparisons). The mean OS was found to be significantly lower in patients over 60 years of age compared to those aged 60 and under (p=0.013).
CONCLUSION: In the present study, it has been determined that the rare EGISTs are large in size and that the mitotic index is often low. In addition, it has been observed that the prognosis may be similar to other GISTs, however, may be worse in elderly patients and in women.

6.Necroptosis mediated by receptor interacting protein kinase 3 as critical players in experimental congenital hypothyroidism related neuronal damage
Gulhan Duman, Mehmet Eray Alcigir, Hayrettin Yavuz
doi: 10.14744/nci.2021.26043  Pages 472 - 478
Objektif: Konjenital hipotiroidizm (KH) doğuştan tiroid hormonu kusuru olarak tanımlanmaktadır. Bu araştırmanın birincil amacı, KH'li sıçan yavrularında RIPK3 aktivitesi ile nöronal hasarlar arasındaki olası ilişkiyi ortaya çıkarmaktır. Yanısıra 3,6-Dibromo-α - [(fenilamino)metil]-9H-karbazol-9-etanolün (P7C3) RIPK3 aktivitesini azaltan etkiler incelendi.
Materyal ve Metod: Erişkin sıçanlar dört gruba ayrıldı: Grup 1, konjenital hipotiroidi; Grup 2, konjenital hipotiroid uygulanan P7C3; Grup 3, KH uygulanan P7C3 ve L-tiroksin; Grup 4, kontrol grubu. Plazma konsantrasyonundaki ve dokudaki RIPK3 düzeyi ve gen ekspresyon seviyesi tüm gruplarda incelendi.
Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CH grubunda artan RIPK3 ekspresyonları yüksek olarak bulundu. Ayrıca; Nöronal sitoplazmadaki ifadeler grup II ve III arasında benzer bulundu. Bu iki gruptaki RIPK3 ifadeleri, kontrol grubuna göre nispeten daha yüksekti. Beynin en çok tepki veren kısımları, özellikle serebellumdaki Purkinje hücreleriydi.
Sonuç: KH patogenezinde hasarlı nöronlar arasında mükemmel paralellik ve yüksek RIPK3 aktivitesi olduğu sonucuna varıldı. P7C3 bileşikleri, RIPK3 aktivitesinin azalması nedeniyle KH üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabilir. (NCI-2021-3-11)
OBJECTIVE: Congenital hypothyroidism (CH) is literally described as congenital thyroid hormone imperfection. The primary objective of this research was to reveal the possible relation between receptor-acting protein kinase 3 (RIPK3) activity and neuronal damages in rat pups with CH. In addition, we evaluated the favorable impacts of 3.6-dibromo-α-([phenylamino] methyl)-9H-carbazole-9-ethanol (P7C3) reducing RIPK3 activity.
METHODS: Adult rats were accordingly assigned into four groups: Group 1, which is called congenital hypothyroid; Group 2, which is called congenital hypothyroid administered P7C3; Group 3, called CH administered P7C3 and L-thyroxine; and Group 4, control group. RIPK3 level in plasma concentration and its expression in tissue was determined in all groups.
RESULTS: Increased RIPK3 expressions were detected as high in the CH group when it is compared to the control group. Furthermore; the expressions in neuronal cytoplasm were found similar among Groups II and III. RIPK3 expressions in those two groups were relatively higher than in the control group. Most reacted parts of the brain were especially Purkinje cells in the cerebellum.
CONCLUSION: It is concluded that there is excellent parallelism among damaged neurons and high RIPK3 activity in CH pathogenesis. P7C3 compounds may have a safeguarding impact on CH due to decreasing RIPK3 activity.

7.The results of Ritleng bicanalicular silicone intubation for congenital and adult partially acquired nasolacrimal duct obstruction
Sevda Aydin Kurna, Tomris Sengor, Murat Garli
doi: 10.14744/nci.2021.64624  Pages 479 - 484
AMAÇ: Doğumsal ve yetişkin kısmi edinsel nazolakrimal kanal (NLK) tıkanıklığında Ritleng bikanaliküler silikon entubasyonun uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ritleng metodu ile lakrimal entubasyon yapılan 26 hastanın 28 gözü retrospektif olarak incelendi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Doğumsal NLK tıkanıklığı olan hastalar (n: 16) Grup 1’i ve yetişkin kısmi edinsel NLK tıkanıklığı olan hastalar (n: 10) Grup 2’yi oluşturdu. Ritleng probu kanaliküllerden alt meatusa geçirildi. Başarı iki parametre ile değerlendirildi: 1.Komplikasyonsuz olarak silikon tüp entübasyonu, 2. Daha önceki belirti ve bulguların tamamen düzelmesi ve normal flöresein boya testi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalamaları Grup 1’ de 2,4±1,6 yıl, Grup 2’de 49± 15 yıl idi.
Grup 1’de entübasyon tüm gözlerde başarılı idi (%100), Grup 2’de 2 hastada yanlış pasaj gözlendi (%20). Silikon tüp, Grup 1’de 2 hafta ile 3 ay arasında (ortalama 2,1 ay) ve Grup 2’de 4 ile 6 ay arasında (ortalama 5,2 ay) poliklinik şartlarında punktumdan çıkarıldı. Hastalar Grup 1 ve 2’de sırasıyla ortalama 26± 18,6 ve 36 ±25 ay takip edildi. Daha önceki belirti ve bulgular Grup 1’de vakaların % 75’inde düzeldi ve boya testi bu olgularda normal idi. Grup 2’de ise vakaların sadece iki tanesinde semptomlarda düzelme gözlendi (%20). Düzelme gözlenmeyen yetişkin hastalara (%80) eksternal dakriyosistorinostomi operasyonu yapıldı.
SONUÇ: Ritleng lakrimal entubasyon sistemi, doğumsal nazolakrimal kanal tıkanıklığında erken ve uzun dönemde etkili bir yöntemdir. Yetişkin kısmi NLK tıkanıklığında ise etkinliği sınırlıdır. (NCI-2020-0358.R1)
OBJECTIVE: Our aim was to evaluate the long-term results of Ritleng bicanalicular silicone intubation for congenital and adult partially acquired nasolacrimal duct (NLD) obstruction.
METHODS: We evaluated 28 eyes of the 26 patients treated with lacrimal intubation with the Ritleng method retrospectively. Patients were divided into two groups. Patients with congenital NLD obstruction (n: 16) constituted Group 1 and patients with adult partially acquired NLD obstruction (n: 10) constituted Group 2. The Ritleng probe was inserted from the canaliculus into the inferior meatus. Success was defined within two parameters: (1) Intubation of the silicone tube without complications and (2) recovery of the previous signs and symptoms and a normal fluorescein dye test.
RESULTS: Mean of the patients’ ages was 2.4±1.6 years in Group 1 and 49±15 years in Group 2. The intubation was successful in all of the patients (100%) in Group 1, meanwhile in Group 2, false passage was observed in 2 patients (20%). Silicone tube was removed through the punctum in outpatient clinic conditions between 2 weeks and 3 months (mean: 2.1 months) in Group 1 and 4–6 months (mean: 5.2 months) in Group 2. Patients in Groups 1 and 2 were followed for 26±18.6–36±25 months, respectively. Previous signs and symptoms were recovered in 75% of the patients in Group 1 and the dye tests of these patients were normal. In Group 2, only two patient’s symptoms were resolved (20%). For the adult patients whose symptoms were not resolved, an external dacryocystorhinostomy operation was performed.
CONCLUSION: The Ritleng lacrimal intubation system is an effective procedure for the treatment of congenital NLD obstruction for both short and long term. On the other hand, the effectiveness of the procedure is limited for the adult partially acquired NLD obstruction.

8.Xanthogranulomatus inflammatory lesion mimicker of malignancy: A clinicopathological study from rural India
Mani Krishna, Seema Dayal
doi: 10.14744/nci.2021.04317  Pages 485 - 492
OBJECTIVE: Xanthogranulomatus inflammation is an uncommon variant of chronic inflammation and a well-established pathological entity involving various organs and systems. It may be associated with infection and obstruction, defective lipid transport, immunological disturbances, and often confused as a malignant neoplasm. The confirmative diagnosis is made on histopathology.
METHODS: This is a retrospective study conducted from January 2008 to April 2020 on histopathologically diagnosed xanthogranulomatus lesions. All the relevant available data regarding age, sex, and organ involvement were collected from histopathology lab records. The macroscopic and microscopic evaluation of cases was also done. This study was aimed to determine the significance of histopathology in the diagnosis of xanthogranulomatus lesions, revealing pathological changes, and clinicopathological correlation.
RESULTS: In the current study, there were 93 cases of xanthogranulomatus inflammatory lesion. Gall bladder was frequently involved 70 (75.27%), followed by 5 (5.37%) kidney, gastrointestinal Tract 6 (3 [3.23%] cases in colon and 3 [3.23%] in appendix, respectively), and others. The maximum number of cases was in the age group of 31–40 years with 24 (25.80%) cases. The female to male sex ratio was 2.3: 1.
CONCLUSION: Awareness and knowledge of xanthogranulomatus inflammatory lesion is significant to the pathologist and surgeon to prevent extensive surgery. This lesion often mimics as malignancy and confirmatory diagnosis is made on histopathology. Thus, every excised specimen must be examined histopathologically to diagnose and rule out differential. (NCI-2020-0312.R2)

9.Evaluation of exercise-induced bronchoconstriction and rhinitis in adolescent elite swimmers
Nazli Eksi, Asli Batur Calis, Nurullah Seyhun, Mufide Arzu Ozkarafakili, Berna Uslu Coskun
doi: 10.14744/nci.2021.99327  Pages 493 - 499
AMAÇ: Elit yüzücüler gibi yüksek hava yolu disfonksiyonu riski taşıyan sporcularda astım ve alerjik olmayan rinitsiz egzersize bağlı bronkokonstriksiyon (EIB) sıklıkla bildirilmektedir. Bu nedenle, ek olarak ergen elit yüzücülerde EIB ve rinit prevalansını belirlemek için egzersizin burun ve solunum fonksiyonları üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışmaya 10-17 yaşları arasında 47 ergen lisanslı yüzücü (26 erkek, 21 kadın) dahil edildi. Yüzme eğitiminden önce ve sonra ölçülen astım ve alerjik hastalık prevalansı ve semptom şiddeti skorları, çalışma amacımızla ilgili bilgileri içeren bir görüşme formu ile değerlendirildi. Ayrıca nazal hava yolunu değerlendirmek için akustik rinometri, standart protokollere göre EIB'yi değerlendirmek için spirometri kullanıldı.
BULGULAR: Altı yüzücünün alerjik rinit öyküsü (% 12.8), üçünde (% 6.4) astım vardı. Yüzme sonrası ortalama zorla yaşam kapasitesi (FVC), yüzme öncesi FVC'den (p = 0,019) önemli ölçüde yüksekti ve zorunlu ekspiratuar hacim (FEV-l) / FVC oranı yüzme öncesi FEV-l / FVC oranından (p = 0,034). Ayrıca AYB prevalansı% 8,5 idi. Ayrıca nazal akıntı düzeyi yüzme sonrası dönemde istatistiksel olarak arttı (p = 0,003).
SONUÇ: Yüzmenin burun akıntısına neden olduğunu, ancak burun pasajlarını etkilemediğini belgeledik. Buna ek olarak, yüzücülerde EIB prevalansının genel popülasyondan farklı olmadığını, ayrıca yüzme egzersizinin FVC'yi önemli ölçüde artırdığını gözlemledik. Bu nedenle astım veya alerjik rinit teşhisi konan çocuklar için yüzme eğitiminin önerilebileceği sonucuna vardık (NCI-2020-0215.R2)
OBJECTIVE: Exercise-induced bronchoconstriction (EIB) without asthma and non-allergic rhinitis is frequently reported in athletes who are facing high-risk of airway dysfunctions such as elite swimmers. Therefore, we aimed to evaluate the effect of exercise on nasal and pulmonary functions, additionally to determine the prevalence of EIB and rhinitis in adolescent elite swimmers.
METHODS: The study included 47 adolescent licensed-swimmers (26 males and 21 females) aged between 10 and 17 years old. The prevalence of asthma and allergic disease and the symptom severity scores measured before and after swimming training were assessed through an interview form which includes information related to our study goal. In addition, acoustic rhinometry was utilized to evaluate nasal airway, spirometry was utilized to evaluate EIB in accordance with standard protocols.
RESULTS: Six swimmers had a history of allergic rhinitis (12.8%), while three (6.4%) had asthma. Post-swim mean forced vital capacity (FVC) was significantly higher than pre-swim FVC (p=0.019) and forced expiratory volume 1 (FEV-l)/FVC ratio was significantly lower than pre-swim FEV-l/FVC ratio (p=0.034). In addition, the prevalence of EIB was 8.5%. Moreover, level of nasal discharge statistically increased in post-swim period (p=0.003).
CONCLUSION: We have documented that swimming cause’s nasal discharge but do not effect nasal passages. In addition, we observed that the overall prevalence of EIB in swimmers was not different from that of the general population, furthermore swimming exercise significantly increased FVC of swimmers. Therefore, we concluded swimming training can be recommended for children diagnosed with asthma or allergic rhinitis.

10.The role of protein oxidation in the development of diabetic microvascular complications
Cuma Mertoglu, Gulsah Siranli, T. Abdulkadir Coban, Yucel Karakurt, Alevtina Ersoy, Adalet Ozcicek, Yusuf Kemal Arslan, Gamze Gok, Ozcan Erel
doi: 10.14744/nci.2021.33341  Pages 500 - 506
AMAÇ: Diyabetik mikrovasküler komplikasyonların gelişiminde protein oksidasyonunun rolü araştırıldı.
YÖNTEMLER: Toplamda 266 katılımcı 5 gruba ayrıldı: Grup 1; en az 10 yıldır herhangi bir komplikasyon olmaksızın diabetes mellitus, Grup 2; diyabetik nefropati, Grup 3; diyabetik nöropati, Grup 4; diyabetik retinopati, Grup 5; kontrol grubu. Serumda tiyol, disülfid, ferroksidaz ve iskemik modifiye edilmiş albümin (İMA) düzeyleri analiz edildi.
BULGULAR: Nativ tiyol, toplam tiyol ve nativ tiyol/toplam tiyol grup 4'te, grup 1, 3 ve 5'e göre daha düşüktü (p <0,001). Fakat, disülfid/nativ tiyol ve disülfid/toplam tiyol, 4. grupta diğer tüm gruplardan daha yüksekti (p <0.001). İMA, 3. ve 4. gruplarda diğer tüm gruplardan daha yüksekti (p <0.001). Feroksidaz, 3. ve 4. gruplarda 2. gruptan daha düşüktü (p <0.001).
SONUÇLAR: Disülfid lehine tiyol-disülfid homeostaz bozukluğu, diyabetik retinopatinin gelişiminde işlev görebilir. Ayrıca, İMA ve feroksidaz seviyelerinin bozulması, diyabetik retinopati ve nöropatinin gelişimine katkıda bulunur. (NCI-2020-0347.R1)
OBJECTIVE: The role of protein oxidation in the development of diabetic microvascular complications was investigated.
METHODS: In total, 266 participants were split into five groups: Group 1; diabetes mellitus for at least 10 years without any complications, Group 2; diabetic nephropathy, Group 3; diabetic neuropathy, Group 4; diabetic retinopathy, and Group 5; control group. Thiol, disulfide, ferroxidase, and ischemia-modified albumin (IMA) levels were analyzed in the serum.
RESULTS: Native thiol, total thiol, and native thiol/total thiol were lower in Group 4 than Groups 1, 3, and 5 (p<0.001). However, disulfide/native thiol and disulfide/total thiol were higher in Group 4 than all other groups (p<0.001). IMA was higher in Groups 3 and 4 than all other groups (p<0.001). Ferroxidase was lower in Groups 3 and 4 than Group 2 (p<0.001).
CONCLUSION: Thiol-disulfide homeostasis impairment in favor of disulfide may have a function in the progress of diabetic retinopathy. Furthermore, the disruptions of IMA and ferroxidase levels involve in the development of diabetic retinopathy and neuropathy.

11.Is physical examination as effective as magnetic resonance imaging in the diagnosis of suspected pediatric scaphoid fractures?
Fevzi Saglam, Ozgur Baysal
doi: 10.14744/nci.2021.22844  Pages 507 - 512
Amaç
Bu çalışmanın amacı, skafoid kırığı şüphesi olan çocuk hastalarda dikkatli fizik muayenenin tanıda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kadar etkili olup olmadığını ve bu hastaların izleminde radyografinin yeterli olup olmadığını değerlendirmektir.
Yöntemler
Bu retrospektif çalışmaya 2015-2019 yılları arasında anatomik enfiye kutusu hassasiyeti olan ve radyografide kırığı olmayan hastalar dahil edildi. Şüpheli skafoid kırığı tanısı olan hastalara kısa kol baş parmak destekli alçı uygulandı. Hastalara ilk tanıdan 1 hafta sonra MRG çekildi. Hastaların takibinde 2 haftalık aralıklarla fizik muayene ve MRG de fraktür olanlara da röntgen çekildi. Hastaların el bileği fonksiyonel sonuçları Modifiye Mayo Bilek skoru kullanılarak değerlendirildi.
Sonuçlar
Fizik muayenede skafoid kırığı şüphesi olan toplam 92 hastaya (28 kız, 64 erkek; ort. Yaş: 12.32 ± 2.22 yıl) MRG çekildi. MRG şüpheli skafoid kırığını %77,2 (n = 71) oranında doğruladığı görüldü. Radyografi için elde edilen duyarlılık %14.08, özgüllük %100, pozitif öngörü değeri %100 ve negatif öngörü değeri % 25.61 idi. Hastaların ortalama Modifiye Mayo Bilek skoru 92.43 ± 2.64 (aralık, 85-98) idi.
Sonuç
Anatomik enfiye kutusunda hassasiyeti olan çocuk hastalar radyografik olarak kırığın belirlenmesine gerek kalmadan değerlendirilmeli ve skafoid kırığı lehine tedavi edilmelidir. Bu kırıklar çoğunlukla konservatif tedavi ile başarılı bir şekilde tedavi edilir. (NCI-2021-3-31/R1)
OBJECTIVE: The aim of this study was to evaluate whether careful physical examination is as effective in diagnosis as magnetic resonance imaging (MRI) in pediatric patients with suspected scaphoid fractures and whether radiography is sufficient in the follow-up of these patients.
METHODS: This prospective study included patients with tenderness of the anatomic snuffbox on physical examination and no fracture on radiography between 2015 and 2019, and the data were evaluated retrospectively. A short-arm thumb spica casting was applied for an initial diagnosis of suspected scaphoid fracture. MRI was performed within 1 week after initial trauma. Physical examination and X-rays at 2-week intervals were applied during the follow-up period. The functional outcomes were evaluated using the Modified Mayo Wrist score.
RESULTS: A total of 92 patients (28 girls and 64 boys; mean age: 12.32±2.22 years) were diagnosed with suspected scaphoid fracture on physical examination and MRI was performed. The MRI confirmed the suspected scaphoid fracture at the rate of 77.2% (n=71). The sensitivity obtained for the radiograph was 14.08%, specificity was 100%, positive predictive value was 100%, and negative predictive value was 25.61%. The mean Modified Mayo Wrist score was 92.43±2.64 (range, 85–98).
CONCLUSION: Detection of tenderness on the anatomic snuffbox without determination of fracture radiographically should be evaluated and treated in favor of a scaphoid fracture. These fractures are mostly treated successfully with conservative treatment

12.Clinical characteristics and treatment outcomes in patients with urticarial vasculitis
Gamze Serarslan, Ebru Okyay
doi: 10.14744/nci.2020.55476  Pages 513 - 517
Amaç Ürtikeryal vaskülit (ÜV), deride kaşıntılı ürtikeryal plaklar ile ortaya çıkan nadir bir hastalıktır. Hastalık kompleman seviyesine göre normokomplemantemik ve hipokomplemantemik tip olarak sınıflandırılır. Kliniğimizde ÜV tanısı almış olan hastaların demografik özelliklerini, laboratuvar bulgularını ve tedaviye yanıtlarını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler Ocak 2015-Ocak 2019 tarihleri arasında hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Demografik veriler, klinik özellikler, laboratuar bulguları, şüpheli tetikleyici faktörler, hastalığın seyri, tedavi yöntemleri ve tedavi sonuçları kaydedildi.
Bulgular Çalışmaya toplam 16 hasta [9 erkek (%56.25), 7 kadın (%43.75)] dahil edildi. Tanı sırasındaki ortalama yaş 45.2±10.4 yıl ve hastalık süresi 72.1±62 ay idi. On iki (%75) hastada anjioödem ve iki (%12.5) hastada rezidüel hiperpigmentasyon vardı. En sık saptanan deri dışı bulgu artralji (%43.7) idi. Hastalarda hipokomplemantemi saptanmadı. En sık görülen anormal laboratuvar bulguları CRP yüksekliği (%37.5) ve ANA pozitifliği (n = 4/15, %26.7) idi. Analjezik ve antibiyotik ilaç kullanımı hastalık için en olası tetikleyici faktörlerdi (n = 9, %56). Hastalara veriler tedaviler içerisinde oral antihistaminler, oral kortikosteroidler, azatiopurin, kolşisin, dapson, hidroksiklorokin, doksepin ve omalizumab yer almaktaydı. Üç hastada tam remisyon sağlandı.
Sonuç Diğer çalışmalar ile karşılaştırıldığında anjioödem varlığını daha sık, postinflamatuar hiperpigmentasyonun ise daha düşük olduğunu ve ÜV ataklarının kontrolü için uzun süreli tedaviye ihtiyaç olduğunu saptadık. ÜV konusunda yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır ve tedavinin standardizasyonu için daha fazla sayıda ve daha geniş hasta grupları ile çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. (NCI-2019-0281.R1)
OBJECTIVE: Urticarial vasculitis (UV) is an uncommon disease clinically presenting with pruritic urticarial plaques of the skin. The disease is classified as normocomplementic and hypocomplementemic types according to their complement levels. We aimed to evaluate demographic characteristics, laboratory findings, and response to treatment of patients diagnosed as UV in our clinic.
METHODS: Between January 2015 and January 2019, the files of the patients were retrospectively reviewed. Demographic data, clinical features, laboratory findings, suspected triggering factors, disease course, treatment modalities, and treatment results of the patients were recorded.
RESULTS: A total of 16 patients (nine males [56.25%], seven females [43.75%]) were included in the study.The mean age at diagnosis was 45.2±10.4 years and the duration of the disease was 72.1±62 months. Twelve (75%) patients had angioedema and two (12.5%) patients had residual hyperpigmentation. The most common extracutaneous finding was arthralgia (43.7%). No hypocomplementemia was detected in the patients. The most common abnormal laboratory findings were CRP elevation (37.5%) and ANA positivity (n=4/15, 26.7%). Analgesic and antibiotic drugs use were the most common possible triggering factors for the disease (n=9, 56%). Oral antihistamines, oral corticosteroids, azathioprine, colchicine, dapsone, hydroxychloroquine, doxepin, and omalizumab were among the treatments given to the patients. Complete remission was achieved in three patients.
CONCLUSION: Compared with other studies, we found that angioedema was more frequent, postinflammatory hyperpigmentation was lower and long-term treatment was needed to control UV attacks. There are a few studies on UV and we think that more and larger patient groups are needed for standardization of treatment.

CASE REPORT
13.Facial cutaneous metastasis of rectal adenocarcinoma
Nilay Sengul Samanci, Selma Akdogan, Emir Celik, Ozce Kutlu, Ovgu Aydin, Fuat Hulusi Demirelli
doi: 10.14744/nci.2020.23500  Pages 518 - 520
Karsinomların neden olduğu cilt metastazı, kötü prognoz ile ilişkili olup, nadir ve geç görülen bir klinik bulgudur. Metastatik kolorektal kanserlerin sadece % 4-6.5'inde cilt metastazı görülür. Bu yazıda nadir olarak görülen, baş ve yüze metastaz yapmış, evre 4 rektal adenokarsinom vakası sunduk. Tanıdan bir buçuk yıl sonra, cilt lezyonları gelişti. Biyopsi örneğinde rektal karsinomun metastazı ile uyumlu müsinöz adenokarsinom saptandı. Kutanöz metastaz tanısından 3 ay sonra hasta öldü. Bu olgu malignite öyküsü olan hastalarda gelişen cilt lezyonlarının prognoz üzerindeki etkisinin önemini vurgulamaktadır. (NCI-2019-0271.R1)
Skin metastasis caused by carcinomas is associated with poor prognosis and is a rare and late clinical finding. Skin metastases occur in only 4–6.5% of Stage IV colorectal cancer. We present an unusual case of Stage IV unresectable rectal adenocarcinoma metastasized to the head and face. One and a half years after diagnosis, new skin lesions developed on his face. Biopsy showed mucinous adenocarcinoma consistent with rectal malignancy. Moreover, he died 3 months after the diagnosis of cutaneous metastasis. This case emphasizes the importance of the effect of skin lesions on prognosis in patients with a history of malignancy.

14.A case of Bietti crystalline dystrophy with clinical, electrophysiological, and imaging findings
Murat Garlı, Sevda Aydın Kurna
doi: 10.14744/nci.2019.78989  Pages 521 - 524
Bu çalışmada, bulanık görme şikâyeti ile başvuran ve retina ve korneada depozitleri olan 43 yaşındaki kadın hastanın oftalmolojik muayene bulguları, fundus floresein anjiografisi, optik koherens tomografi (OKT), görme alanı, elektrofizyolojik ve sistemik tetkik sonuçları incelendi. Görme keskinlikleri bilateral 0.9 olan hastanın fundus muayenesinde bilateral arka kutupta ve midperifer retinada parlak sarı renkli kristaloid birikintiler görüldü. Elektroretinografik incelemesinde a ve b dalga amplitüdlerinde düşme, ön ve arka segment OKT’sinde korneal ve intraretinal parlak kristaloid birikintiler izlendi. Eşi ile kardeş torunları olan hastamızın kardeşinde ve çocuklarında OKT incelemelerinde bilateral korneal veya intraretinal kristaloid depositler saptandı. Bu bulgularla hastamızda düşündüğümüz Bietti’nin kristalin distrofisi nadir gözükmesine rağmen genetik geçişinden dolayı akraba evliliğinin sık olduğu ülkelerde mutlaka ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken bir hastalıktır. (NCI-2019-0110)
In this study, ophthalmologic examination findings, fundus fluorescein angiography, optic coherence tomography (OCT), visual field testing, electrophysiological, and systemic laboratory findings of a 43-year-old female patient who presented with blurry vision and who had retinal and corneal deposits were examined. Our patients’ best-corrected visual acuity was 0.9 bilaterally. Her anterior segments and intraocular pressures were bilaterally normal. Fundus examination revealed bilateral glistening yellowish intraretinal crystalline deposits in the posterior pole and midperipheral retina. The electroretinographic examination revealed a decrease in scotopic and photopic a and b wave amplitudes. Corneal and intraretinal glistening crystalloid deposits were observed in the OCT. Our patient and her husband were relatives. Her sister’s, brother’s, and children’s OCT also revealed bilateral corneal and intraretinal crystalloid deposits. We diagnosed this case as Bietti’s crystalline dystrophy which is a rare disease with genetic inheritance that must be considered in the differential diagnosis in countries in which consanguineous marriage is often.

15.Bilateral choanal atresia in a 60-year-old man: A case report and review of the literature
Erdem Mengi, Bulent Topuz, Fevzi Barlay, Cuneyt Orhan Kara
doi: 10.14744/nci.2020.04557  Pages 525 - 528
Koanal atrezi posterior nazal kavitenin doğuştan kapalı olması durumudur. Bilateral koanal atrezi tam burun tıkanıklığına neden olduğu için acil müdahale edilmediği takdirde genellikle yenidoğanda asfiksiye bağlı ölümle sonuçlanır. Bu nedenle ileri yaşlara ulaşabilmiş bilateral koanal atrezi olgularına oldukça nadir rastlanır. Literatürde şuana kadar bildirilmiş sadece 11 erişkin olgu mevcuttur. Bu yazıda bilateral koanal atrezi saptanan 60 yaşında erkek olgu sunulmuş ayrıca erişkin bilateral koanal atrezi olgularının kliniği ve tedavisi literatür eşliğinde tartışılmıştır. (NCI-2020-0039.R1)
Choanal atresia is a congenital condition referring to the blockage of the posterior nasal cavity. As bilateral choanal atresia (BCA) causes complete nasal congestion, it usually results in death due to asphyxia in the newborn if no emergency intervention is performed. Therefore, it is very rare to see a patient with BCA who has reached an advanced age. There are only 11 adult cases reported in the recent literature. Here, we report a case of a 60-year-old man diagnosed with BCA and we discuss the clinical presentation and treatment modalities with a review of the literature.

REVIEW
16.Coronavirus disease 2019 vaccine: An overview of the progression and current use
Safiye Gocer, Can Turk, Sukru Volkan Ozguven, Mehmet Doganay
doi: 10.14744/nci.2021.99075  Pages 529 - 536
31 Aralık 2019 tarihinde; Çin'de etkeni belirsiz zatürre vakaları bildirildi. Kısa süre sonra bu vakaların viral kaynaklı olduğu ve sebebinin yeni bir koronavirüs olduğu açıklandı. Virüs başlangıçta "yeni koronavirüs" olarak adlandırıldı, ardından daha detaylı incelemelerden sonra "SARS-CoV-2" olarak tanımlandı. SARS-CoV-2'nin neden olduğu hastalığa Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından COVID-19 adı verildi. Hastalığın birkaç ay içinde hızla yayılması halen devam eden küresel bir salgına neden oldu. Bununla birlikte, SARS-CoV-2 enfeksiyonu için spesifik etkili anti-viral ilaç yoktur ve bazı antiviral ilaçlar COVID-19 tedavisinde sınırlı başarı ile kullanılmaktadır. Şu anda, pandeminin önlenmesi için küresel aşılama önemli görünmektedir. Aşıların antiviral koruması, virüsü nötralize edebilen antikorların geliştirilmesiyle sağlanır. Antikor yanıtı, virüsün spike protein ve nükleokapsid proteinine karşı gelişir, Çoğu viral proteinin T hücre yanıtlarında tanındığı da gösterilmiştir.
Salgın başladığından beri tüm dünyada COVID-19 için aşı keşif denemeleri başlamıştır. Geçtiğimiz yıl COVID-19'a karşı 100'den fazla aşı çalışması yayınlanmıştır. Bazıları acilen onaylanmış ve dünya çapında kullanılmaya başlanmıştır. Mevcut çalışma, COVID-19 aşılarının ilerlemesini ve mevcut kullanımını yeniden gözden geçirmeyi amaçlamaktadır. (NCI-2021-5-15/R1)
On December 31, 2019; unidentified pneumonia cases were reported from China. It was soon announced that these cases were of viral origin and the cause was a new coronavirus (CoV). Initially, the virus was called “novel CoV ” and then defined as “severe acute respiratory syndrome CoV 2 (SARS-CoV-2)” after more detailed investigations. The disease caused by SARS-CoV-2 was named CoV disease 2019 (COVID-19) by the World Health Organization. The rapid spread of the disease in a few months has resulted in a global pandemic and it continues. However, there are no specific effective anti-viral drugs for SARS-CoV-2 infection, some antiviral drugs are using in the therapy of COVID-19 with limited success. Currently, for the prevention of the pandemic, global vaccination seems to be important. Antiviral protection of vaccines is provided by the development of antibodies that can neutralize the virus. Antibody response develops against spike protein and nucleocapsid protein but neutralizing antibodies are formed against the receptor-binding domain of the spike protein. It has also been shown that most viral proteins are recognized in T-cell responses. Vaccine discovery trials for COVID-19 have begun all over the world since the outbreak began. More than 100 vaccine studies against COVID-19 have been published in the last year. Some of them were urgently approved and used worldwide. The current study aimed to review the progression and current use of COVID-19 vaccines.

17.Percutaneous cholecystostomy: An update for the 2020s
Hakki Karakas, Gulsah Yildirim, Mehmet Mahir Fersahoglu, Ozge Findik
doi: 10.14744/nci.2021.81594  Pages 537 - 542
Cholecystectomy is the standard treatment of acute cholecystitis. Surgery, however, poses significant risks for patients with advanced age and/or comorbid conditions. For such patients, percutaneous cholecystostomy (PC) is the only option. This interventional procedure does not have any absolute contraindications because of the life-threatening nature of the disease, in which other treatment options cannot be offered due to their risks. Nonetheless, these risk factors necessitate performing PC under urgent, rapid, and in many cases suboptimal conditions. In this article, PC was revisited in the light of our extensive experience in addition to the most current literature. Pre-procedural evaluation including the risk assessment and procedural steps was presented in detail. If conducted properly, PC provides significant clinical improvement in the short term and is life-saving, especially in the elderly and in patients with comorbid diseases or high surgical risk. It may also be the definitive treatment method for acute cholecystitis. (NCI-2021-1-50/R1)

LETTER TO THE EDITOR
18.Attention for insertion of temporary cardiac pacemaker in liver transplant patients
Volkan Ince, Hakan Tasolar, Sezai Yilmaz
doi: 10.14744/nci.2020.59354  Pages 543 - 544
Abstract | Full Text PDF

19.ICU admission and favipiravir
Rujittika Mungmunpuntipantip, Viroj Wiwanitkit
doi: 10.14744/nci.2021.60234  Page 544

LookUs & Online Makale