ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 9 (2)
Volume: 9  Issue: 2 - 2022
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Which is the best for the warfarin monitoring: Following up by fixed or variable physician?
Lale Dinc Asarcikli, Habibe Kafes, Taner Sen, Esra Gucuk Ipek, Osman Beton, Ahmet Temizhan, Mehmet Birhan Yilmaz
PMID: 35582509  PMCID: PMC9039632  doi: 10.14744/nci.2021.06981  Pages 93 - 101
Amaç: Varfarinin kendisinden kaynaklanan takip ve dozlam açısından bazı zorlukları vardır. Bu çalışma, varfarin tedavisinin aynı-sabit hekime karşın farklı-değişken hekim tarafından izlenmesinin tedavi kalitesi ve klinik son noktalar üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya yedi merkezden varfarin tedavisi gerektiren toplam 625 ardışık hasta dahil edildi. Hastane veri tabanına kaydedilen ve her ziyarette ölçülen INR değerleri kaydedildi. Terapötik aralıktaki süre (TAZ), doğrusal interpolasyon yöntemi (Rosendaal'ın yöntemi) kullanılarak hesaplandı. Etkin varfarin tedavisi için TAZ ≥%65 olması kabul edildi. Bir hasta her INR ziyaretinde aynı sabit hekimle değerlendirildiyse, sabit hekim (SH) grubuna kategorize edildi. Aksine, bir hasta her INR ziyaretinde farklı değişkenli doktorla değerlendirildiyse, değişken hekim (DH) grubu olarak kategorize edildi.
Bulgular: Yüz elli altı hastayı (%24,9) SH grubu, 469 (%75,1) hastayı DH grubu takip etti. Değişken hekim grubunun medyan TAZ değeri SH grubundan daha düşüktü (sırasıyla % 56,2 ye % 65,1, P=0,009). Ortanca 25,5 aylık (9-36) takip süresince DH grubunda, SH grubuna göre minör kanama, majör kanama ve serebral embolik olay oranları daha yüksekti (sırasıyla P<0,001, P=0,023, P<0,001). Çok değişkenli analizde, DH grubu tarafından INR takibinin yapılması kanama olayları (OR 2,55 % 5 CI 1,64-3,96, P<0,001) ve embolizm (OR 3,42 %95 CI 1,66- 7,04, P=0,001) için artmış riskin bağımsız bir prediktörü olduğu bulunmuştur.
Sonuç: Aynı-sabit hekim olan polikliniklerdeki INR monitörizasyonu, takip sırasında daha iyi TTR ve daha düşük advers olay oranları ile ilişkiliydi. Bu nedenle, en azından varfarin tedavisinin tek seçenek olduğu durumlarda, SH' e dayalı bir ayakta tedavi takip seklinin teşvik edilmesi önemlidir. (NCI-2021-4-32/R1)
OBJECTIVE: Warfarin therapy has some difficulties in terms of close monitoring and dosage. This study aims to evaluate the effect of same-fixed versus different-variable physician-based monitoring of warfarin therapy on treatment quality and clinical end-points.
METHODS: A total of 625 consecutive patients requiring warfarin treatment were enrolled at seven centers. INR values of the patients measured at each visit and registered to hospital database were recorded. Time in therapeutic range (TTR) was calculated using linear interpolation method (Rosendaal’s method). A TTR value of ≥65% was considered as effective warfarin treatment. If a patient was evaluated by the same-fixed physician at each INR visit, was categorized into the same-physician (SP) group. In contrast, if a patient was evaluated by different-variable physicians at each INR visit, was categorized into variable physician (VP) group. Enrolled patients were followed up for bleeding and embolic events.
RESULTS: One hundred and fifty-six patients (24.9%) were followed by SP group, 469 (75.1%) patients were followed by VP group. Median TTR value of the VP group was lower than that of SP group (56.2% vs. 65.1%, respectively, p=0.009). During median 25.5 months (9–36) of follow-up, minor bleeding, major bleeding and cerebral embolic event rates were higher in VP group compared to SP group (p<0.001, p=0.023, p<0.001, respectively). In multivariate analysis, INR monitoring by VP group was found to be an independent predictor of increased risk of bleeding events (OR 2.55, 95% CI 1.64–3.96, p<0.001) and embolism (OR 3.42, 95% CI 1.66–7.04, p=0.001).
CONCLUSION: INR monitoring by same physician was associated with better TTR and lower rates of adverse events during follow-up. Hence, it is worth encouraging an SP-based outpatient follow-up system at least for where warfarin therapy is the only choice.

3.Does ultrasound imaging of the spastic muscle have an additive effect on clinical examination tools in patients with cerebral palsy?: A pilot study
Kardelen Gencer Atalay, Evrim Karadag Saygi, Firat Akbas, Ozge Kenis Coskun, Ahmet Hamdi Akgulle, Ilker Yagci
PMID: 35582513  PMCID: PMC9039635  doi: 10.14744/nci.2020.78045  Pages 102 - 108
Amaç: Serebral palside spastisite değerlendirilmesinde sıklıkla tercih edilen klinik değerlendirme yöntemleri, Modifiye Ashworth Skalası, Modifiye Tardieu Skalası ve pasif hareket aralığının ölçülmesidir. Son zamanlarda ultrasonografi, spastik kas morfolojisi ve yapısını incelemek amacıyla daha fazla kullanılır hale gelmiştir. Bu çalışmada serebral palsili çocuklarda spastik gastroknemius medialis ve lateralis kaslarının klinik ve ultrasonografik parametreleri arasındaki ilişkilerin ortaya konması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya 4-12 yaş arası, spastik serebral palsi tanılı, son altı ay içinde botulinum nörotoksin A enjeksiyonu yapılmamış ve daha önce ortopedik veya nörolojik cerrahi öyküsü olmayan 34 çocuk dahil edildi. Gastroknemius medialis ve lateralis spastisitesi ilk olarak Modifiye Ashworth Skalası, Modifiye Tardieu Skalası ve ayak bileği pasif hareket aralığı ölçümü ile değerlendirildi. Daha sonra her iki kasın kesit alanı, kas kalınlığı, kalitatif ve kantitatif ekointensite değerleri ultrasonografi görüntüleri üzerinde ölçüldü.
Bulgular: Gastroknemius medialis kesit alanı ve her iki kasın kalitatif ekointensitesi klinik değerlendirme yöntemleriyle hafif-orta derecede (p<0.01), gastroknemius lateralis kesit alanı ise Modifiye Ashworth Skalası ile hafif düzeyde ilişkili olarak bulundu (p=0.009). Her iki kasın kas kalınlığı ve kantitatif ekointensitesinin hiçbir klinik yöntemle ilişkisi saptanamadı (p>0.05).
Çıkarımlar: Gastroknemius medialis ve lateralis kaslarının ultrasonografik ölçümleri serebral palsili çocuklarda ayak bileği spastisitesini kısmen yansıtmaktadır. Ultrasonografi klinik değerlendirmenin ideal olarak yapılamadığı bu hasta grubunda değerlendirmede alternatif bir yöntem olarak kullanılabilir. (NCI-2020-0243.R2)
OBJECTIVE: The Modified Ashworth Scale, the Modified Tardieu Scale, and measuring the passive range of motion is commonly preferred examination tools for spasticity in cerebral palsy (CP). Ultrasonography has become increasingly used to provide relevant insight into spastic muscle morphology and structure recently. It was aimed to reveal associations between the clinical and ultrasonographic parameters of gastrocnemius medialis (GM) and lateralis muscles in this population.
METHODS: Thirty-four children with spastic CP aged between 4 and 12 years who did not have botulinum neurotoxin A intervention within 6 months or had no previous history of any orthopedic or neurological surgery were included. The spasticity of GM and lateralis was evaluated firstly by the Modified Ashworth Scale, Modified Tardieu Scale, and ankle passive range of motion. Then, the cross-sectional area (CSA), muscle thickness (MT), qualitative and quantitative echo intensity (EI) values of both muscles were measured from their ultrasonographic images.
RESULTS: The CSA of GM, and qualitative EI of both muscles were found to be mild-to-moderately correlated to all clinical examination tools (p<0.01), whereas the CSA of gastrocnemius lateralis was mildly related to Modified Ashworth Scale (p=0.009). The MT and quantitative EI of both muscles were not associated with any of the clinical tools (p>0.05).
CONCLUSION: Ultrasonographic measurements of GM and lateralis partially reflect ankle spasticity in children with CP. Ultrasonography can be used as an alternative tool in this patient population where the clinical evaluation can not perform ideally.

4.Depression in frail older adults: Associations and gender difference
Firuzan Firat Ozer, Sibel Akin, Tuba Soysal, Bilge Muge Gokcekuyu, Nurdan Senturk Durmus
PMID: 35582514  PMCID: PMC9039631  doi: 10.14744/nci.2021.55938  Pages 109 - 116
Amaç: Depresyon, kırılgan yaşlı bireylerde oldukça yaygındır ve her iki klinik durum da benzer klinik ve prognostik faktörleri içerir. Bu çalışmanın amacı, her iki cinsiyette kırılganlığın her bir bileşenini göz önünde bulundurarak kırılganlık ve depresyon arasındaki ilişkiyi incelemektir.
Metod: Bu kesitsel çalışmaya, üçüncü basamak bir hastanede Geriatri polikliniğine başvuran 60 yaş ve üstü 641 hasta dahil edildi. Kırılganlığı tanımlamak için FRIED kriterleri kullanıldı. Depresyon, Geriatrik depresyon ölçeği (GDS) ile değerlendirildi. Fonksiyonellik, beslenme ve bilişsel durum ile ilgili değerlendirmeler sırasıyla Katz / Lawton ölçekleri, mini nütrisyonel beslenme değerlendirmesi (MNA) ve mini mental durum muayenesi (MMSE) ile gerçekleştirildi.
Sonuç: Kırılganlık ve depresyon prevalansı sırasıyla% 48.7 ve% 36.7 idi. Kırılganlık ve depresyon birlikte görülme oranı% 24.0 olarak gözlendi. Hem erkeklerde (OR: 3.977, CI: 1.423-11.114, p = 0.008) hem de kadınlarda (OR: 2.704, CI: 1.695-4.315, p <0.001), depresyon, kırılganlığı etkileyen faktörler düzeltildikten sonra, bağımsız olarak kırılganlıkla ilişkili gözlendi. Tüm FRIED kriterleri, kadınlarda daha yüksek GDS skorları ile korelasyon gösterdi. Fiziksel aktivite ve kuvvet ölçümleriyle ilgili iki FRIED kriteri erkeklerde depresif semptomlarla ilişkili değildi. Eş zamanlı kırılganlık ve depresyonu olan hastalarda Lawon (p <0.001), MMSE (0.004) ve MNA skorları (p <0.001), ayrı ayrı olarak her iki duruma göre daha düşüktü.
Tartışma: Depresyon, her iki cinsiyette de kırılganlığın gelişmesinde önemli bir rol oynayabilir. Her ne kadar depresif erkekler kırılganlık gelişimi açısından kadınlardan daha yüksek risk altında görünse de, FRIED kriterlerindeki fiziksel aktivite ve güç ölçümleri, kadınlarda depresif belirtiler için yüksek etkiye sahipti. Eş zamanlı kırılganlık ve depresyonu olan hastalar, geriatrik sendromlarla ilişkili dizabiliteler geliştirmeye daha yatkın gözükmektedirler. (NCI-2020-0366.R1)
OBJECTIVE: Depression is highly prevalent in frail older adults and both clinical situations share similar clinical and prognostic factors. The aim of this study was to investigate the relationship between frailty and depression by considering each component of frailty, in both genders.
METHODS: Six hundred and forty-one patients aged 60 years and older, admitted to a Geriatrics outpatient clinic in a tertiary hospital, were included in this cross-sectional study. FRIED criteria were used for defining frailty. Depression was assessed by the Geriatric depression scale (GDS). Evaluations related to disability, nutrition, and cognition were performed by the Katz/Lawton scales, mini nutritional assessment (MNA), and the mini mental state examination (MMSE), respectively.
RESULTS: Prevalence of frailty and depression was 48.7% and 36.7%, respectively. Co-occurrence of frailty and depression was observed as 24.0%. Both in men (OR: 3.977, CI: 1.423–11.114, p=0.008) and in women (OR: 2.704, CI: 1.695–4.315, p<0.001), depression was independently associated with frailty, after adjusting with confounders regarding frailty. All FRIED criteria were significantly correlated with the higher GDS scores in women. Two FRIED criteria regarding physical activity and strength measures were not related to depressive symptoms in men. Lawon (p<0.001), MMSE (p=0.004), and MNA scores (p<0.001) were lower in patients with co-occurring frailty and depression, than both as separate conditions.
CONCLUSION: Depression may play a key role in the development of frailty in both genders. Albeit, depressed men seem to be at a higher risk than women for development of frailty are, physical activity and strength measures in the FRIED criteria had a high impact in women for depressive symptoms. Patients with co-occurring frailty and depression are more prone to develop geriatric syndrome related disabilities.

5.Does the Charlson comorbidity index help predict the risk of death in COVID-19 patients?
Senol Comoglu, Aydın Kant
PMID: 35582508  PMCID: PMC9039643  doi: 10.14744/nci.2022.33349  Pages 117 - 121
Giriş: Komorbiditeler, ilgilenilen hastalığın prognozunu doğrudan etkileyebilen veya dolaylı olarak tedavi seçimini etkileyebilen, ilgilenilen bir hastalık veya bir indeks hastalık ile birlikte var olan hastalıklardır. Charlson komorbidite indeksi (CCI) en yaygın olarak kullanılan komorbidite indeksidir. Çalışmamızda CCI skorunun COVID-19 hastaların mortalitesi üzerindeki prediktif rolünü incelemek amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız Nisan 2020-Aralık 2020 tarihleri arasında iki merkezde yatırılarak tedavi edilen COVID-19 tanısı PCR ile doğrulanmış hastalar retrospektif olarak analiz edilmiştir. Hastaların komorbiditesinin şiddeti CCI skoruna göre beş grupta kategorize edildi: CCI skoru 0, CCI skoru 1-2, CCI skoru 3-4,CCI skoru 5-6,ve CCI skoru ≥7. Mortaliteyi etkileyen faktörler ve CCI tarafından sınıflandırılan gruplar arasındaki farklılıklar, lojistik regresyon analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile belirlendi.
Bulgular: Çalışmaya toplam 1559 COVID-19 hastası alındı. Toplam 70 (%4.49) hasta öldü. 793 (%50.9) hastanın komorbiditesi vardı. CCI skoru ölen hastalarda 3.8±2.7, yaşayan hastalarda 1.3±1.9 idi. COVID-19 hastalarında CCI skorları ile mortalite arasında pozitif korelasyon vardı ve CCI skorundaki her bir puanlık artışta ölüm riski %2.5 artmaktaydı. CCI skoru 4 ve üstünde %87.2 duyarlılık ve %97.9 negatif prediktif değer (NPD) ile mortaliteyi öngördürmekte idi. CCI skorları 0 olan 766 hastanın 5(%0.6)’i, CCI skorları 1-2 olan 439 hastanın 16(%3.6)’sı, CCI skorları 3-4 olan 189 hastanın 13(%6.9)’ü,ve CCI skoru 5-6 olan 83 hastanın 13(%15.7)’ü, CCI skoru ≥7 olan 82 hastanın 23(%28.0)’ü öldü.
Sonuç: Sonuç olarak, CCI komorbiditeleri sınıflandırmak ve COVID-19 mortalitesini tahmin etmek için basit, kolayca uygulanabilir ve geçerli bir yöntemdir. CCI skoru ile mortalitenin yakın ilişkisi, özellikle bu grup hastalarda aşılamanın ne kadar önemli olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.COVID-19 hastalarında potansiyel komorbiditeler konusunda artan farkındalık, hastalığa dair öngörü sağlayabilir ve hastaları daha erken ve daha etkili bir şekilde belirleyip tedavi ederek sonuçları iyileştirebilir. (NCI-2022-2-6)
OBJECTIVE: Comorbidities are diseases that coexist with a disease of interest or an index disease, which can directly affect the prognosis of the disease of interest or indirectly affect the choice of treatment. The Charlson comorbidity index (CCI) is the most widely used comorbidity index. In this study, it was aimed to examine the predictive role of the CCI score on the mortality of patients with COVID-19.
METHODS: We have retrospectively analyzed COVID-19 patients whose diagnosis was confirmed by PCR and who were hospitalized in two centers between April 2020 and December 2020. The severity of comorbidity of the patients was categorized into five groups according to the CCI score: CCI score 0, CCI score 1–2, CCI score 3–4, CCI score 5–6, and CCI score ≥7. Factors affecting mortality and differences between groups classified by CCI were determined by logistic regression analysis and one-way analysis of variance.
RESULTS: A total of 1,559 COVID-19 patients were included in the study and 70 (4.49%) patients had deceased. Half of the study population (n=793, 50.9%) had different comorbidities. The CCI score was 3.8±2.7 in deceased patients and 1.3±1.9 in surviving individuals. There was a positive correlation between CCI scores and mortality in COVID-19 patients, with each point increase in the CCI score increasing the risk of death by 2.5%. CCI score of 4 and above predicted mortality with 87.2% sensitivity and 97.9% negative predictive value. Five (0.6%) of 766 patients with CCI scores of 0, 16 (3.6%) of 439 patients with CCI scores of 1–2, 13 (6.9%) of 189 patients with CCI scores of 3–4, and a CCI score of 5, 13 (15.7%) of 83 patients with -6 and 23 (28.0%) of 82 patients with a CCI score of ≥7 died.
CONCLUSION: CCI is a simple, easily applicable, and valid method for classifying comorbidities and estimating COVID-19 mortality. The close relationship between the CCI score and mortality reveals the reality of how important vaccination is, especially in this group of patients. Increasing awareness of potential comorbidities in COVID-19 patients can provide insight into the disease and to improve outcomes by identifying and treating patients earlier and more effectively.

6.Transcriptomic analysis of asymptomatic and symptomatic severe Turkish patients in SARS-CoV-2 infection
Sadrettin Pence, Burcu Caykara, Halime Hanim Pence, Saban Tekin, Birsen Cevher Keskin, Ali Tevfik Uncu, Ayse Ozgur Uncu, Erman Ozturk
PMID: 35582503  PMCID: PMC9039630  doi: 10.14744/nci.2022.28000  Pages 122 - 130
Giriş: Coronavirus hastalığı 2019 (COVID-19) farklı kişilerde hafif enfeksiyona, akut solunum sıkıntısı sendromuna veya ölüme yol açabilmektedir. Bu değişkenliklerin temeli tam olarak aydınlatılamasa da bazı olası bulgular saptanmıştır. Mevcut çalışmada, enfekte hastalardan alınan kan örneklerinden izole edilen RNA'nın yeni nesil dizilemesi ile farklı ekspresyon profillerine sahip genleri ortaya çıkararak, farklı yanıtın moleküler nedenlerini ortaya koymayı amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: İki sağlıklı, şiddetli akut solunum yolu sendromu koronavirüsü 2 (SARS-CoV-2) negatif kontrol bireyi (NKB), hafif enfeksiyonu (HE) olan iki SARS-CoV-2 pozitif hasta ve kritik enfeksiyonu (KE) olan iki hasta çalışmaya dahil edildi. Total RNA, kan örneklerinden ekstrakte edildi ve dizilendi. Ham RNA-seq verileri, farklı şekilde eksprese edilen genlerin ve bunların yolak katılımlarının tanımlanması için Galaxy platformunda analiz edildi.
Sonuçlar: COVID-19 pozitif KE hastalarının tam kanında sırasıyla NKB ve HE hastalarına kıyasla 199 ve 521 genin down regüle olduğu bulundu. Hem NKB hem de HE ile karşılaştırıldığında KE hastalarında yaygın olarak down regüle olmuş, çoğunlukla doğuştan gelen ve adaptif immün yanıtlarla ilişkili 21 gen ontolojisi (GO) yolağı belirlendi. Sırasıyla NKB ve HE ile karşılaştırıldığında 354 ve 600 genin upregüle olduğu bulundu. Upregule olan altı yol, inflamatuar yanıtta ve inflamatuar sitokin salınımında işlev gören genleri içeriyordu.
Tartışma: KE hastalarının genlerindeki transkripsiyonel profil, HE hastalarınınkinden ifade edilen genlerin sayısına göre daha farklıdır. Gen ekspresyon profilindeki bu farklılıkların genetik altyapı ile ilişkili olması mümkün olup, genotipik farklılıklar SARS-CoV2 enfeksiyonunda görülen enflamatuar ve immün yanıtın şiddetindeki değişiklikleri açıklayabilir. Bu nedenle, genotip – gen ekspresyon profili ilişkilerinin dinamiklerini belirlemek için diferansiyel ekspresyon analizi ile birleştirilmiş tüm genom analizini içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. (NCI-2021-12-7/R1)
OBJECTIVE: Coronavirus disease 2019 (COVID-19), leading to mild infection (MI), acute respiratory distress syndrome or death in different persons. Although the basis of these variabilities has not been fully elucidated, some possible findings have been encountered. In the present study, we aimed to reveal genes with different expression profiles by next-generation sequencing of RNA isolated from blood taken from infected patients to reveal molecular causes of different response.
METHODS: Two healthy, severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2)-negative control individuals (NCI), two SARS-CoV-2-positive patients who have MI, and two patients who have critical infection (CI) were included in the study. Total RNA was extracted from blood samples and sequenced. Raw RNA-Seq data were analyzed on Galaxy platform for the identification of differentially expressed genes and their pathway involvements.
RESULTS: We found that 199 and 521 genes were downregulated in whole blood of COVID-19-positive CI patients compared to NCI and MI patients, respectively. We identified 21 gene ontology pathways commonly downregulated in CI patients compared to both NCI and MI, mostly associated with innate and adaptive immune responses. Three hundred and fifty-four and 600 genes were found to be upregulated compared to NCI and MI, respectively. Upregulated six pathways included genes that function in inflammatory response and inflammatory cytokine release.
CONCLUSION: The transcriptional profile of CI patients deviates more significantly from that of MI in terms of the number of differentially expressed genes, implying that genotypic differences may account for the severity of SARS-CoV-2 infection and inflammatory responses through differential regulation of gene expression. Therefore, further studies that involve whole genome analysis coupled with differential expression analysis are required in order to determine the dynamics of genotype – gene expression profile associations.

7.The effect of steroids used in the treatment of coronavirus disease 2019 on infections in intensive care
Ahmet Sari, Mesut Aslan, Osman Ekinci
PMID: 35582516  PMCID: PMC9039641  doi: 10.14744/nci.2022.43827  Pages 131 - 139
Giriş ve Amaç: COVID-19 hastalarında ortaya çıkan sitokin fırtınasının akciğer hasarı ve ARDS’ nin gelişmesinde önemli rol oynadığı kabul edilmektedir. Bu tabloyu kontrol altına almak için steroidler gibi immünomodülatörler daha fazla kullanılmaya başlandı. Bizim bu çalışmadaki amacımız COVID-19 hastalarında kullanılan steroidlerin etkinliği, sekonder enfeksiyonlara olan etkisi ve bu enfeksiyonların morbidite ve mortalite üzerine olan etkilerini araştırmak.
Gereç ve Yöntem: Hastanemiz yoğun bakım kliniğine 1. 2. ve 3. dalgalarda yatan steroid alan ve almayan hastaların dosyaları retrospektif bir şekilde taranarak veriler kaydedildi.
Bulgular: Steroid ve non-steroid grubu karşılaştırıldığında aralarında üreme oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle birlikte sırasıyla %49,7 ye %43,2 olacak şekilde steroid grubunda biraz daha yüksek olarak tespit edilmiştir Steroid tipleri arasında üreme görülme oranları açısından Metilprednisolon grubunda25(%56,8), Dexametazon+ Metilprednisolon grubunda 18 (%69,2) ile en yüksek ve Dexametazon grubunda 54 (%43,2) ile en düşük olarak tespit edilmiş olup aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir. Yine steroid tedavi süresinin üremeler üzerine etkili olduğunu tespit ettik. Özellikle invaziv işlem yapılan (trakeal entübasyon, santral venöz kateter vb) hastalarda steroidler daha fazla enfeksiyona neden olmaktadır. Trakeal aspirat gönderilen steroid alan ve almayan gruplarda üremeleri sırasıyla 71 (%76,3), 32 (%54,2) olacak şekilde steroid grubunda anlamlı olarak yüksek tespit ettik. Steroid ve non-steroid grublar arasında mortalite açısından bir fark yoktu.
Sonuç: COVID-19 hastalarında gelişen sitokin fırtınasının akciğerlerdeki hasarlanma ve ARDS’ nin gelişmesinde önemli bir rol oynadığı kabul edilmektedir. Steroidler bu hiperinflamatuar tablonun kontrol altına alınmasında faydalı olabilir. Ancak steroidlerin önemli bir yan etkisi olan sekonder enfeksiyonlardaki artış mortaliteyi yükseltmektedir. Steroidler özellikle invaziv mekanik ventilasyon ve santral venöz kateter uygulaması gibi invaziv işlemlerin uygulandığı hastalarda bu enfeksiyonlara daha fazla neden olmaktadır. Bu hastalarda steroid tedavisi uygulanacağı zaman enfeksiyon kontrol önlemlerine sıkı uyumun sağlanması bu riski azaltacaktır. Sonuçta steroidler bir taraftan hiperinflamatuvar tablonun kontrol altına alınmasındaki olumlu etkileri ile mortaliteyi azaltırken diğer taraftan sekonder enfeksiyonlardaki artış ile mortaliteyi arttırmaktadır. Sonuç; enfeksiyonları önlersek steroidlerle daha başarılı olabiliriz. (NCI-2021-10-5/R1)
OBJECTIVE: Cytokine storm in coronavirus disease 2019 (COVID-19) patients causes lung damage and acute respiratory distress syndrome (ARDS). Immunomodulators such as steroids are widely used to control this situation. This study investigates the effectiveness of steroids used in COVID-19 patients, and their effects on secondary infections, morbidity, and mortality.
METHODS: Data were obtained by retrospectively scanning the files of patients in our hospital’s intensive care unit clinic during the three peak periods.
RESULTS: Between the steroid and non-steroid groups, there was no statistically significant difference in reproductive rates. These rates were 49.7% and 43.2%, respectively. Reproductive rates among steroid types were determined as 25 (56.8%) in the Methylprednisolone group, 18 (69.2%) (Highest) in the Dexamethasone + Methylprednisolone group, and 54 (43.2%) (Lowest) in the Dexamethasone group. Steroid treatment duration was effective on reproduction. Steroids cause more infections, especially after invasive procedures (Tracheal intubation, central venous catheter, etc.). In the groups with and without tracheal aspirate steroids, the growth rates were 71 (76.3%) and 32 (54.2%) respectively. There was no difference in mortality between the groups.
CONCLUSION: Cytokine storm causes lung damage and ARDS. Steroids can be useful in controlling this hyper-inflammatory situation. However, increased secondary infections, an important side effect of steroids, increase mortality. Steroids more often cause these infections, especially in patients undergoing invasive Strict adherence to infection control measures during steroid treatment will reduce this risk. In conclusion, while steroids reduce mortality by controlling the hyper-inflammatory picture, they also increase mortality with increased secondary infections. Preventing infections enables success with steroids.

8.The frequency of acceptance of oral glucose tolerance test in Turkish pregnant women: A single tertiary center results
Havva Sezer, Dilek Yazici, Hande Bulut Canbaz, Mehmet Gokhan Gonenli, Aslihan Yerlikaya, Baris Ata, Bahar Bekdemir, Emine Ayca Nalbantoglu
PMID: 35582504  PMCID: PMC9039644  doi: 10.14744/nci.2021.80588  Pages 140 - 148
Giriş: Türk popülasyonundaki gebelerde oral glukoz tolerans testinin (OGTT) kabul edilme sıklığı ile ilgili yeterli veri olmadığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, üçüncü basamak merkezimizde katılımcılar arasında OGTT’nin kabul edilme sıklığını araştırmaktır.
Yöntem: Eylül 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında hastanemizin Kadın Hastalıkları Kliniğinde görülen diyabetik olmayan 344 gebenin verileri hastane kayıtlarından elde edildi. Gebelik boyunca düzenli takibi olmayanlar çalışma dışı bırakıldı. Gestasyonel diyabet (GDM) tanısında hastayı takip eden doktorun tercihine göre iki veya tek aşamalı yaklaşımlardan biri kullanıldı.
Bulgular: Çalışma için uygun olan 223 olgu vardı. Yüz yetmiş yedi gebe kadın (%79.4) OGTT yaptırmayı kabul etti. Bu kohorttaki 46 kadının (% 20.6) en az bir OGTT’yi tamamlamadığını belirledik, bunların % 74’ü (n=34) önerilen tarama testini hiçbir zaman tamamlamadı. GDM sıklığı yaklaşık % 15.2 idi (n=34). Üniversite mezunu gebe kadınlar arasında OGTT kabul edilebilirliği daha yüksekti (p=0.02). Olumsuz gebelik sonuçları kabul ve red eden grublar arasında benzerdi. OGTT rededilme nedenleri arasında medya önemli bir etkiye sahipti (n=35).
Tartışma: Sonuçlarımız hastaların önemli bir yüzdesinin OGTT yaptırmayı reddettiğini göstermektedir. Bu nedenle GDM' li gebe kadınların gerçek sıklığı belirlenemedi. Uyumluluğu artırmanın bir yolu OGTT' nin reddedilme oranının yüksek olduğu ülkelerdeki gebeler için sadece tek aşamalı test önermek olabilir. (NCI-2021-2-12/R1)
OBJECTIVE: It is thought that there is not enough data about the frequency of acceptance of oral glucose tolerance test (OGTT) in Turkish pregnant women. The aim of this study was to investigate the frequency of acceptance of OGTT among participants in our single tertiary center.
METHODS: The data of non-diabetic 344 pregnant women seen at the Obstetrics Clinic of our hospital between September 2016 and September 2017 were obtained from the hospital records. Women who did not have regular follow-up during pregnancy were excluded. One of the two or one-step approaches was used in the diagnosis of gestational diabetes mellitus (GDM) depending on the choice of the physician following the patient.
RESULTS: There were 223 subjects eligible for the study. One hundred seventy-seven pregnant women (79.4%) accepted to do OGTT. We determined that 46 women (20.6%) did not complete at least one OGTT, of whom 74% (n=34) never completed the recommended screening test in this cohort. The overall frequency of GDM was approximately 15.2% (n=34). OGTT acceptability was higher among pregnant women with university graduates (p=0.02). Adverse pregnancy outcomes were similar between the accepted and rejected groups. Among the reasons for OGTT rejection, the media had a significant influence (n=35).
CONCLUSION: Our results show that a significant percentage of patients refused to do OGTT. Therefore the actual frequency of pregnant women with GDM could not be determined. One way to increase compliance may be recommending only the one-step test for pregnant women in countries with a high rejection rate of OGTT.

9.Cross-cultural adaptation and validation of the Turkish version of the sinus and nasal quality of life survey (SN-5)
Berkay Caytemel, Can Doruk, Levent Aydemir, Hakan Kara, Senol Comoglu, Meryem Nesil Keles Turel
PMID: 35582511  PMCID: PMC9039634  doi: 10.14744/nci.2021.94547  Pages 149 - 155
Amaç: Sinüs ve Burun Yaşam Kalitesi Anketi (SN-5) pediatrik gruptaki sinonazal şikayetlere ve hastalıklara bağlı oluşan yaşam kalitesini değerlendirmek için kullanılan bir testtir. Bu çalışmanın amacı bu testin Türkçe’ye çevrilmesi validasyonu ve adaptasyonudur.

Method: Bu prospektif çalışmaya 1 aydan uzun süren sinonazal şikayetleri olan 2-12 yaş arasında 50 hasta ve kontrol grubu olarak herhangi bir sinonazal şikayeti olmayan; yine 2-12 yaş arasında 50 hasta katılmıştır. Hasta grubuna ilk karşılaşmada ve 4 hafta sonra yeniden olmak üzere iki kere; kontrol grubuna da ilk karşılaşma ve 1 hafta sonra olmak üzere iki kere anket doldurulmuştur. Türkçeye çevrilmiş olan testin; uygun istatistiksel analizler ile iç tutarlılığı, test-yeniden test güvenirliği ve sensitivitesi değerlendirilmiştir.
Bulgular: Hasta grubu ve kontrol grubunun tedavi öncesi testlerinin ortanca değeri sırasıyla 25 (23-28) ve 14,25 (12-16) idi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p <0,001). Alıcı çalışma karakteristikleri (ROC) eğrisi (Aroc) değeri altındaki alan, güçlü tanısal doğruluğu ifade eden 0,992 olarak hesaplandı ve kesme noktası 16,5 olarak tanımlandı. Cronbach alfa değeri 0,75 bulundu. Spearman’in korelasyon katsayısı değeri (Spearman’s rho) 0,946 olarak hesaplandı.
Sonuç: SN-5'in Türkçe çevirisi, Türkçe konuşan popülasyonu içeren çalışmalarda kullanılabilecek, yüksek duyarlılık ve özgüllük ile tutarlı ve geçerli bir testtir. (NCI-2020-0409)
OBJECTIVE: The Sinus and Nasal Quality of Life (QoL) Survey (SN-5) is a valid questionnaire that evaluates the QoL of the pediatric population associated with sinonasal diseases and symptoms. The aims of this study were to translate the SN-5 test to Turkish language (SN-5t), evaluate the internal consistency of the test and test-retest reliability and validate the translation for further use in studies in Turkish language.
METHODS: In this prospective study, 50 healthy subjects and 50 patients, age between 2 and 12, with sinonasal symptoms prolonged over 1 month were included to the study. Families of healthy subjects were asked to fill the SN-5t twice with 1-week interval. The patient group completed test once prior the treatment and once 4 weeks after the treatment. Cronbach’s test was performed to test internal consistency and Spearman’s test was performed to evaluate test-retest validity.
RESULTS: The median value of the pre-treatment tests of the patient group and control group was 25 (23–28) and 14.25 (12–16), respectively. A statistically significant difference was found between groups (p<0.001). Area under the receiver operating characteristics (ROC) curve (Aroc) value was calculated as 0.992 which stated the strong diagnostic accuracy, and the cutoff point was defined as 16.5. Cronbach’s alpha value of 0.75 was found. The Spearman’s rank correlation coefficient value (Spearman’s rho) was calculated as 0.946.
CONCLUSION: The Turkish translation of the SN-5 is a consistent and valid test with high sensitivity and specificity that can be used in studies including Turkish speaking population.

10.Effects of early physical therapy on motor development in children with Down syndrome
Feyzullah Necati Arslan, Derya Gumus Dogan, Sinem Kortay Canaloglu, Senay Guven Baysal, Raikan Buyukavci, Mehmet Akif Buyukavci
PMID: 35582517  PMCID: PMC9039636  doi: 10.14744/nci.2020.90001  Pages 156 - 161
Amaç: Fizik tedavi (FT) alan ve FT almayan Down sendromlu (DS) çocukların hareket gelişimlerini karşılaştırmak ve 1 yaş öncesi başlanan FT programlarının hareket gelişimine etkisini göstermektir.
Metod: Çalışmaya, 6-42 ay arasında 58 DS' lu çocuk dahil edildi. DS' lu çocuklar; FT alanlar ve almayanlar olarak 2 gruba ayrıldı. FT alan DS' lu çocuklar FT'ye başlama yaşına göre 1 yaşından önce ve sonra olmak üzere iki gruba ayrıldı. Olguların kaba hareket ve ince hareket alanı gelişimleri Bayley Bebek ve Çocuk Gelişimi Ölçeği III ile değerlendirildi.
Sonuçlar: FT alanların, FT almayan gruba göre kaba hareket skalası skoru (GM-SS: 3.88 ±3.46-1.67 ±1.23), ince hareket skalası skoru (FM-SS: 4.29 ±3.24-1.79 ± 0.93) ve komposit puanı (64.4±19.5-50.38±5.38) istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p< 0.05). Ayrıca 1 yaş öncesi FT başlananların, 1 yaş sonrası FT başlananlara göre GM-SS; (5.22±4.23-2.38±1.20), FM-SS; (5.61±3.85-2.81±1,37) ve komposit puanları (72.33 ±23.85-55.56±5.7) istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05).
Tartışma: Sonuçlarımız, özellikle erken çocukluk döneminde başlanan FT'nin, DS'lu çocuklarda kaba ve ince motor gelişimini olumlu yönde etkilediğini desteklemekte olup DS'lu çocukları bir yaşından önce FT programlarına yönlendirmek için bilimsel bir dayanak sağlamaktadır. Klinisyenler; DS'lu çocuklar için FT’yi erken dönemde önermelidir. (NCI-2020-0280.R1)
OBJECTIVE: The objective of the study was to compare the motor development of children with Down syndrome (DS) who received physical therapy (PT) and did not receive PT, and to show the effect of PT programs started before the age of one on movement development.
METHODS: The study included aged between 6 and 42 months, 58 children with DS. Children with DS were divided into two groups as receiving PT and non-receiving PT. Children with DS who received PT were further divided into two groups according to the age of starting PT as before and after 1 year of age. Gross motor and fine motor development of the cases were evaluated with Bayley Scales of Infant and Toddler Development III.
RESULTS: Gross motor scaled scores (GM-SS: 3.88±3.46–1.67±1.23), fine motor scaled scores (FM-SS: 4.29±3.24–1.79±0.93), and composite scores (64.4±19.5–50.38±5.38) of PT group were statistically higher than the non-PT group (p<0.05). In addition, GM-SS (5.22±4.23–2.38±1.20), FM-SS; (5.61±3.85–2.81±1.37), and composite scores (72.33±23.85–55.56±5.7) of the cases who started PT before the age of one were statistically higher than those who started after the age of one (p<0.05).
CONCLUSION: Our results revealed that PT especially when started early childhood under had a positive effect on the development of gross and fine motor in children with DS and provided a scientific basis for referring children with DS to PT programs before the age of one. Clinicians should recommend PT for children with DS in the early period.

11.Evaluation of viral respiratory pathogens in children aged under five hospitalized with lower respiratory tract infections
Gulsen Akkoc, Ceren Dogan, Suleyman Bayraktar, Kamil Sahin, Murat Elevli
PMID: 35582505  PMCID: PMC9039642  doi: 10.14744/nci.2021.69923  Pages 162 - 172
Amaç: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE), çocukluk çağının en önemli morbidite ve mortalite nedenleri arasındadır. ASYE'lerin yaklaşık %50-70'inden viral etkenler sorumludur. Gerçek zamanlı multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (RT-MPCR) tabanlı testler, bazı bakteriyel patojenler ile birlikte birçok farklı virüsün daha hızlı ve daha güvenilir şekilde eşzamanlı tespit edilmesine olanak sağlar. Bu çalışmada, üçüncü basamak sağlık merkezinde ASYE nedeniyle yatırılan ve RT-MPCR solunum patojen paneli kullanılarak hastalık etiyolojisi tespit edilen beş yaş altı çocuk hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerini tanımlamayı ve hastalık etiyolojisinin tedavi ve sonuç üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2019 ile Şubat 2020 tarihleri arasında pediatri servislerinde ve pediatrik yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) ASYE nedeniyle yatan ve RT-MPCR analizi yapılmış beş yaş altı tüm hastalar dahil edilmiştir. Nazofarengeal sürüntü örneklerinin RT-MPCR analizleri ardışık olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: ASYE ile hastaneye yatırılan ve solunum yolu virüsleri açısından taranan beş yaşın altındaki hastalardan toplam 65 örnek alınmıştır. Bu örneklerin %81,5’i pediatri servislerinden, %18,5’i pediatrik YBܒden toplanmıştır. Tüm örneklerin %89,2’inde (58/65) solunum virüsleri saptanmıştır. Kırk hastada (%61,5) tek bir patojen, on beş hastada (%23,6) iki ve üç hastada (%4,6) ise üç patojen birlikteliği görülmüştür. En sık olarak respiratuvar sinsityal virüs (RSV) (%32,3), ikinci sıklık olarak insan rinovirüsü (HRV) (%30,8) saptanmıştır. HRV-pozitif hastalarda, eozinofil sayısı İnfluenza A/B- ve İnsan metapneumovirus-pozitif hastalara göre daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla p: 0,014, p: 0,005). RSV pozitif hastalarda hastanede kalış süresi ile nötrofil, lenfosit, C-reaktif protein düzeyleri arasında orta derecede korelasyon gösterilmiştir (sırasıyla; r: 0.587; p: 0.005, r: -0.436; p: 0.038, r: 0.498; p: 0.022).
Sonuç: Tek bir merkezden sınırlı sayıda hastayı kapsamasına rağmen, çalışmamızda geniş bir yelpazede ASYE'nin yaygın etkenleri tespit edilebilmiştir. ASYE'lerde hastalık etiyolojisini açıklamak için, RT-MPCR solunum patojen paneli kullanılarak yapılan tahliller, etiyolojinin saptanmasına ve tedavinin düzenlenmesine fayda sağlayacaktır. (NCI-2021-5-32/R1)
OBJECTIVE: Lower respiratory tract infections (LRTIs) are responsible for significant morbidity and mortality in children. Viral pathogens are responsible for 50–70% of LRTIs. The real-time multiplex polymerase chain reaction (RT-MPCR) tests allow the simultaneous detection of several different viruses along with some bacterial pathogens and give faster and more reliable results than viral culture. We aimed to describe the disease etiology and the clinical, laboratory, and radiological characteristics of children aged under 5 years who were hospitalized in a tertiary care medical center with LRTIs assayed using an RT-MPCR respiratory pathogen panel, and evaluate the effects of the detection of etiology on treatment and outcome.
METHODS: This retrospective study was conducted in the tertiary medical health center. The study group comprised all pediatric cases aged under five who were hospitalized due to LRTIs in the pediatric wards and pediatric intensive care unit (ICU) and undergone RT-MPCR analyses between January 2019 and February 2020. RT-MPCR analyses of samples from nasopharyngeal swabs were consecutively evaluated.
RESULTS: A total of 65 samples were collected from aged under 5 years who were hospitalized with LRTIs and screened for respiratory viruses. Specimens were collected from pediatric ICU (18.5%) and pediatric wards (81.5%). The overall positive rate was 89.2% (58/65). Forty of the patients (61.5%) were positive for a single pathogen, 15 (23.6%) for two, and three (4.6%) for three pathogens. The most common virus was respiratory syncytial virus (RSV) (32.3%), followed by human rhinovirus (HRV) (30.8%). In HRV-positive patients, eosinophil count was higher than that in Influenza A/B- and Human metapneumovirus-positive patients (respectively p=0.014, 0.005). In RSV-positive patients, hospitalization duration and neutrophil, lymphocyte, C-reactive protein level had moderate correlation (respectively; r=0.587; p=0.005, r=–0.436; p=0.038, r=0.498; p=0.022).
CONCLUSION: Despite the limited number of participants from a single center, a wide range of causative pathogens were detected in our study. In addition, we found that viral pathogens are common etiologies of LRTIs. To describe the disease etiology in LRTIs, assays using an RT-MPCR respiratory pathogen panel, would be beneficial to the detection of etiology and treatment.

12.Ranibizumab therapy for predominantly hemorrhagic neovascular age-related macular degeneration
Ozlem Dikmetas, Sibel Kadayifcilar, Bora Eldem, Ulkar Feyzullayeva
PMID: 35582510  PMCID: PMC9039638  doi: 10.14744/nci.2021.52323  Pages 173 - 179
Amaç: Bu çalışmanın amacı baskın hemorajik tip yaşa bağlı makula dejenerasyonuna (YBMD) olan hastalarda intravitreal ranibizumab tedavisinin etkinliğini değerlendirmektir.
Materyal-Metod: En az üç intravitreal ranibizumab enjeksiyonu olan ve en az 12 ay izlenen baskın hemorajik tip YBMD olan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Optik koherens tomografide santral makula kalınlık (SMK) değişimi, ETDRS ile görme keskinliği (GK) ve fundus floresein anjiyografide lezyon boyutu değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 68.1 ± 5.7 (63-82) yıl, ortalama takip süresi 19.9 ± 14.5 (12-67) ay ve ortalama enjeksiyon sayısı 4.0±1.4 (3-15) idi. Başlangıç GK 39,3 ± 17,9 (1-65) harf, SMK 272,7 ± 104 (164-587) μm ve başlangıç lezyon genişliği 11,4 ± 10,5 (1,3-45,7) mm2 idi. GK 6 ayda 41,4 ± 20,1 (5-75), 12. Ayda 36,9 ± 21,8 (4-80) harf (p = 0,150), MMK 6. ayda 270,7 ± 110 (159-570), 12. ayda 230,4 ± 108 (109-667) μm (p = 0,009) ve lezyon genişliği altıncı ayda 10,9 ± 11,5 (1,1-39,7) ve 12. ayda 10,4 ± 11,6 (1,2-44,3) mm2 idi. Sonuç SMK ile ilişkili hiçbir faktör bulunamadı.
Sonuç: Sonuç görme keskinliği hastalığın ilerlemesi ile sınırlı olmasına rağmen, ranibizumab ile tedavi edilen hemorajik lezyonlar stabil anatomik sonuca sahiptir. (NCI-2021-3-33/R2)
OBJECTIVE: Predominantly hemorrhage represents one of the possible manifestations of choroidal neovascularisation (CNV) in eyes with age-related macular degeneration (AMD). The purpose of this study is to evaluate the effecte of ranibizumab treatment in patients with predominantly hemorrhagic CNV secondary to AMD.
METHODS: Twenty-five patients with predominantly hemorrhagic choroidal neovascularization due to AMD with at least three ranibizumab injections and followed up for at least 12 months were included in the study. The months of follow-up were recorded (baseline, 3rd, 6th, and 12th months). The change in central macular thickness (CMT) on optical coherence tomography, visual acuity (VA) in ETDRS letters, and lesion size on fundus fluorescein angiography were evaluated.
RESULTS: The mean age of the patients was 68.1±5.7 (range: 63–82) years, the mean follow-up was 19.9±14.5 (range: 12–67) months, and the mean number of injections was 4.0±1.4 (range: 3–15). The initial VA was 39.3±17.9 (range: 1–65) letters, CMT was 272.7±104 (range: 164–587) μm, and the initial lesion width was 11.4±10.5 (range: 1.3–45.7) mm2. The VA was 41.4±20.1 (range: 5–75) and 36.9±21.8 (range: 4–80) letters (p=0.150), CMT was 270.7±110 (range: 159–570) and 230.4±108 (range: 109–667) μm (p=0.009) and the lesion width was 10.9±11.5 (range: 1.1–39.7) and 10.4±11.6 (range: 1.2–44.3) mm2 at 6th and 12th month, respectively. No factor was found to be associated with final CMT.
CONCLUSION: Although the final visual outcome is limited by the progression of the disease, hemorrhagic lesions treated with ranibizumab have stable anatomical outcome.

CASE REPORT
13.Intestinal obstruction due to phytobezoar induced in the Meckel’s diverticulum-report of two cases
Necattin Firat, Baris Mantoglu, Fatih Altintoprak, Ali Muhtaroglu, Mertcan Akcay
PMID: 35582512  PMCID: PMC9039633  doi: 10.14744/nci.2020.89656  Pages 180 - 182
Meckel divertikülü genellikle asemptomatiktir, ancak çeşitli nedenlerden dolayı semptomatik hale gelebilir ve akut karın sendromunun etyolojisinde yer alabilir. Bezoarlar, gastrointestinal sistemdeki sindirilemeyen maddelerin kombinasyonu ile oluşur ve bağırsak tıkanıklığının nadir nedenleri arasında yer alırlar. Meckel divertikülünde bezoar oluşumu ve bından kaynaklanan bağırsak tıkanıklığı nadir görülen bir durumdur. Bu makalede, Meckel divertikülünde bezoar nedeniyle bağırsak tıkanıklığı gelişen iki olgu ve cerrahi tedavisi sunulmuştur. (NCI-2020-0051.R2)
Meckel’s diverticulum is generally asymptomatic, but it may become symptomatic due to various reasons and maybe the etiology of the acute abdominal syndrome. Bezoars are formed by the combination of non-digestible substances in the gastrointestinal tract, and which are among the rare causes of intestinal obstruction. The formation of bezoars in Meckel’s diverticulum and subsequent intestinal obstruction is a rare condition. In this article, two cases with intestinal obstruction due to bezoar in Meckel’s diverticulum and their surgical treatment had presented.

REVIEW
14.Conducting risk assessments and case detection in online environments in the scope of fight with COVID-19: A good practice example diabetes: A cross-sectional study
Suayip Birinci, Mustafa Mahir Ulgu, Sahin Aydin, Eray Ozcan
PMID: 35582506  PMCID: PMC9039637  doi: 10.14744/nci.2022.92979  Pages 183 - 187
AMAÇ: Türkiye'nin web tabanlı ve mobil bir hizmeti olan Korona Önlem Uygulaması, 19 Mart 2020 tarihinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve Türkiye'ye gelen yabancılar tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. Bu makale, Korona Önlem Uygulamasını kullanıcılar arasında riskli ve pozitif vakaları tespit etme başarısı açısından incelemektedir.
YÖNTEM: T.C. Sağlık Bakanlığı verileri ışığında yapılan bu bilgilendirici süreç analizi çalışmasında Korona Önlem Uygulamasının etkinliği Mart 2020 – Ağustos 2020 arasında belirli illlerdeki kullanım sayılarıyla ölçülmüş ve uygulamanın etkisi ortaya konmuştur.
BULGULAR: Uygulama mobil ve web ortamında toplamda 2.159.903 kişi tarafından kullanılmış olup bu sayıda risk değerlendirmesi yapılmıştır. Sonuç olarak, yüksek risk tespit edilen 135.277 kişi sağlık kuruluşlarına yönlendirilmiş, 12.067 kişi de PCR testi sonucunda COVID-19 pozitif sonucuyla hastaneye yatırılmış veya evde karantinaya alınmıştır.
SONUÇ: Kümülatif olarak değerlendirildiğinde, Korona Önlem Uygulamasının COVID-19’la mücadelede sağlık sistemi içerisinde verimli bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Uygulamayla hastane ziyareti tavsiye edilen 12.067 kişinin COVID-19 pozitif olduğu görülmüştür, bu yüzden uygulama hastalığın yayılımını kontrol etmede en önemli enstrümanlardan biridir. (NCI-2022-2-3)
Turkey’s Corona Precaution Application, a web-based and mobile service, has been actively used by the citizens of the Republic of Turkey and foreigners coming to Turkey since March 19, 2020. This article examines the Corona Precaution Application in terms of its success in detecting risky and positive cases among users. In this informative process analysis study, which is conducted in the lights of Ministry of Health of Turkey data, the efficiency of Corona Precaution Application in March 2020-August 2020 has been measured through the usage statistics from specific provinces and the effect of the application has been proved. The application was used by a total of 2.159.903 people on mobile and web platforms and risk assessments were made. As a result, 135.277 people who were scored as high risk were referred to health-care facilities, and 12.067 people were hospitalized with a positive diagnosis of COVID-19 in PCR tests or isolated at home. When evaluated cumulatively, Corona Precaution Application is used as an effective tool of the health system in the fight against COVID-19. 12.067 people were found to be positive with the referrals to the healthcare facility made through the application; thus, it has been one of the most effective tools in controlling the spread of the disease.

15.Thematic development of research on patient safety: An analysis with the science mapping technique
Umut Beylik, Tuncay Palteki
PMID: 35582515  PMCID: PMC9039640  doi: 10.14744/nci.2021.87847  Pages 188 - 196
Bilimsel literatür miktarının fazla oluşu, konuyu derin çalışmak isteyen kişileri zorlamaktadır. Genellikle mevcut makale sayıları binleri aşmaktadır. Hem mevcut kavrama hâkim olmak hem de kavramı besleyen gelişmeler arasındaki ilişkileri görmek zorlayıcı hale gelmiştir. Bibliyometrik verilere dayalı görselleştirme teknikleri, karmaşık araştırma konularına ilişkin literatüre genel bir bakış elde etmede yardımcı olmaktadır. Bu çalışmanın amacı hasta güvenliği (HG) konusunu bibliyometrik analiz programı ile incelemektir. Web of Science (WOS) veri tabanından elde edilen 8372 makaleye ait veriler, SciMAT2 yazılımı ile incelenmiştir. Analizden önce ham veriye yönelik genel bulgular ön plana çıkartılmıştır. Stratejik diyagram ve Tematik gelişim haritası son 30 yılı kapsayacak şekilde 10’ar yıllık dönem açısından analiz edilmiştir. 1990-1999 yıllarında beş motor tema (“contrast agent”, “adverse events”, “program”, “safety”, “prostatectomy”), 2000-2009 yıllarında dört motor tema (“infection control”, “hospital acquired infections”, “adverse drug events”, “culture”) ve 2010-2019 yıllarında ise dokuz motor tema (“patient safety”, “education”, “climate”, “system”, “mortality”, “operating room”, “validity”, “burnout”, “primary care”) tespit edilmiştir. Dönem içinde motor temaların sayısı artmış ve ilk dönemlerin hareketli konuları olan advers olaylar, yerini yeni kavramlara (climate, primary care ve burn out gibi) zamanla bırakmıştır. Bibliyometrik görselleştirme araçları, çok sayıda makaleden oluşan literatürün analiz edilmesini mümkün kılmaktadır. Bu yaklaşım, bir kişinin HG gibi karmaşık bir araştırma konusunu anlamasını kolaylaştırmakta ve yeni araştırma yönleri veya alternatif araştırma önceliklerinden haberdar olmasını sağlamaktadır. (NCI-2021-3-27)
A large amount of scientific literature is forcing those who want to study the subject deeply. In general, the number of articles available exceeds thousands. It has become challenging both to dominate the current concept and to see the relationships between the developments that feed the concept. Visualization techniques based on bibliometric data help to gain an overview of the literature on complex research topics. The aim of this study is to examine the topic of “patient safety” with a bibliometric analysis program. The data of 8372 articles obtained from the Web of Science database were analyzed with SciMAT2 software. Before the analysis, general findings regarding the raw data were brought to the fore. The strategic diagram and thematic development map have been analyzed in terms of 10-year periods covering the past 30 years. Five motor themes (“contrast agent,” “adverse events,” “program,” “safety,” “prostatectomy”) were identified in 1990-1999, four motor themes (“infection control,” “hospital-acquired infections,” “adverse drug events,” “culture”) in 2000-2009 and nine motor themes (“patient safety,” “education,” “climate,” “system,” “mortality,” “operating room,” “validity,” “burnout,” “primary care”) in 2010-2019. The number of motor themes increased during the period and adverse events, which were the active subjects of the early periods, were replaced by new concepts (such as climate, primary care, and burnout) over time. Bibliometric visualization tools make it possible to analyze the literature consisting of a large number of articles. This approach facilitates a person’’s understanding of a complex research topic such as patient safety and ensures that they are aware of new research directions or alternative research priorities.

LETTER TO THE EDITOR
16.A novel corporal dilation tool in penile implant surgery
Muhammet Karaman, Orhan Koca
PMID: 35582507  PMCID: PMC9039639  doi: 10.14744/nci.2022.68889  Pages 197 - 198
NCI-2022-3-5

LookUs & Online Makale