ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 7 (4)
Volume: 7  Issue: 4 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.The effects of resveratrol treatment on caveolin-3 expression and Na+/K+ ATPase activity in rats with isoproterenol-induced myocardial injury
Ahmet Özer, Asli Aykac, Sermin Tetik, Omer Yiginer, Sule Cetinel, Naziye Ozkan, Mustafa Akkiprik, Zehra Kaya, Berrak Yegen, Mehmet Tezcan, Göksel Şener
doi: 10.14744/nci.2020.97957  Pages 313 - 320
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, resveratrolün (RES) izoproterenol (ISO) kaynaklı miyokard hasarı sıçan modelinde terapötik etkisini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: Katekolamin kaynaklı kalp hasarı, 30 gün boyunca ISO tedavisi ile indüklenmiştir. Sıçanlar 4 gruba ayrıldı: kontrol grubu salin, ISO grubu 5.0 mg / kg ISO, RES grubu 10 mg / kg RES ve ISO-RES grubu 10 mg / kg RES ve 5 mg / kg ISO tedavisini 30 gün boyunca almıştır. Ekokardiyografik ölçümler ve vücut ağırlığı kaydedildikten sonra, sıçanlar dekapite edilmiştir. Dekapitasyon ile elde edilen plazma ve kalp dokusu örnekleri biyokimyasal, histopatolojik, moleküler ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: ISO grubunda Na + / K + ATPaz aktivitesi ve ATP içeriği, GSH ve caveolin-3 seviyeleri düşük; LDH, CK ve lizozomal enzim aktiviteleri, MDA düzeyi ve MPO aktivitesi yüksek olduğu belirlenmiştir. ISO tedavisinin neden olduğu GSH, MDA, MPO, Na + / K + ATPase aktivitesi, ATP içeriği caveolin-3 düzey değişikliklerinin RES tedavisi ile baskılandığı tespit edilmiştir.
SONUÇLAR: RES tedavisi tüm fonksiyonel ve biyokimyasal parametreleri iyileştirmiştir. Bu sonuçlar, RES’in kalpteki antioksidan savunma mekanizmalarını geliştirdiği için kalekolamin maruziyetine karşı umut verici bir destek olduğunu göstermektedir. Yukarıda belirtilen veriler ışığında, RES, miyokardın oksidatif hasarını iyileştirmede ümit verici bir ajan olarak kabul edilebilir. (NCI-2019-0191.R1)
OBJECTIVE: The present study aims to investigate the therapeutic effects of resveratrol (RES) on isoproterenol (ISO) induced myocardial injury rat model.
METHODS: Catecholamine-induced heart damage was induced by ISO treatment for 30 days. The rats were divided into four groups as follows: the control group received saline, the ISO group received 5.0 mg/kg ISO, the RES group received 10 mg/kg RES, and the ISO-RES group received 10 mg/kg RES and 5 mg/kg ISO treatments for 30 days. Following echocardiographic measurements and body weight recorded, the rats were decapitated. Plasma and cardiac tissue samples obtained by decapitation were analyzed using biochemical, histopathological, molecular and immunohistochemical methods.
RESULTS: In the ISO group, Na+/K+ ATPase activity and ATP content, GSH, and caveolin-3 levels were low. LDH, CK and lysosomal enzyme activities, MDA level, and MPO activity were found to be high. It was determined that GSH and MDA levels and MPO, Na+/K+ ATPase activity, ATP content caveolin-3 levels changes that arose from ISO treatment were suppressed by RES treatment.
CONCLUSION: RES treatment has ameliorated all the functional and biochemical parameters. The results obtained in this study suggest that RES is a promising supplement against catecholamine exposure as it improves antioxidant defense mechanisms in the heart. In the light of above-mentioned data, RES can be assumed as a promising agent in ameliorating the oxidative injury of the myocardium.

2.Association between BRAFV600E mutation and the clinicopathological features in incidental papillary thyroid microcarcinoma: A single-center study in Turkish patients
Havva Sezer, Nihal Üren, Dilek Yazıcı
doi: 10.14744/nci.2020.69586  Pages 321 - 328
Amaç: Çalışmada insidental saptanan papiller tiroid mikrokarsinomlarında (PTMK) BRAFV600E mutasyon varlığının klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi değerlendirildi.
Materyal ve Metod: Çalışmaya 2008-2012 yılları arasında opere edilmiş 72 PTMK tanılı hasta retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların ortalama takip süreleri 3 yıldı. DNA izolasyonu için QIAamp DNA formalin fixed, paraffin-embedded (FFPE) doku kiti kullanıldı. BRAF genotiplemesi polimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon fragman uzunluk (PCR-RFL) polimorfizmi metodu ile primerler kullanılarak yapıldı. Klinikopatolojik özellikler (yaş, cinsiyet, tümör alt tipi, tümör kapsül varlığı, bilateralite, multifokalite, tiroid dışı yayılım, tiroid kapsül invazyonu, Hashimoto tiroiditi varlığı, lenf nodu metastazı ve uzak metastaz) BRAF (+) ve BRAF (-) hasta grupları arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: BRAFV600E mutasyonu 72 hastanın 30’unda saptandı (%41.6). Mutasyon varlığı klasik variant (p=0.046), tiroid kapsül invazyonu (p=0.002) ve tümör kapsül yokluğu (p=0.003) ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkili bulundu.
Sonuç: İnsidental saptanan PTMK’larında BRAFV600E mutasyonu pozitif olanlar daha agresif davranışa sahip olmalarına ragmen mutasyon varlığı 3 yıllık takıpte rekürrens ile ilişkili bulunmamıştır. (NCI-2019-0022.R1)
OBJECTIVE: In this study, we evaluated the influences of BRAFV600E mutation on clinicopathological features in incidentally found papillary thyroid microcarcinomas (PTMCs).
METHODS: This retrospective cohort study included 72 patients with PTMC who underwent surgery from 2008 to 2012. The mean follow-up of the whole cohort was three years. DNA was isolated using QIAamp DNA formalin-fixed, paraffin-embedded (FFPE) tissue kit. BRAF gene was amplified by the polymerase chain reaction-restriction fragment length (PCR-RFL) polymorphism method with the following primers. The clinicopathologic features (age, gender, histologic subtype, tumor size, presence of tumor capsule, bilaterality, multifocality, extrathyroidal extension (ETE), thyroid capsular invasion, presence of Hashimoto’s thyroiditis, lymph node metastasis (LNM) and distant metastasis) were compared between the BRAF (+) and BRAF (-) patient groups.
RESULTS: BRAFV600E mutation was detected in 30 of the 72 patients (41.6%). The presence of the mutation was statistically significantly associated with classic variant (p=0.046), invasion of thyroid capsule (p=0.002) and absence of tumor capsule (p=0.003).
CONCLUSION: Although incidental PTMCs positive for the BRAFV600E mutation had more invasive behavior, the presence of the mutation was not associated with recurrences within three years of follow-up.

3.The effects of Vasoactive-Ventilation-Renal score on pediatric heart surgery
Erkut Ozturk, Ibrahim Cansaran Tanidir, Mustafa Gunes, Serhat Bahadır Genç, Okan Yildiz, Ismihan Selen Onan, Sertac Haydin, Alper Guzeltas
doi: 10.14744/nci.2020.77775  Pages 329 - 334
Giriş ve Amaç; Bu çalışmada çocuklarda Vasoaktif-ventilasyon-böbrek(VVR) skorununun pediyatrik kalp cerrahisi sonuçlarını değerlendirmekteki etkisi araştırıldı.
Materyal ve Method: 1 Temmuz 2018- 31 Aralık 2018 tarihleri arasında prospektif olarak, konjenital kalp cerrahisi operasyonu yapılmış olan 18 yaş altı olgular üzerinde gerçekleştirildi. İlk 72 saat içinde ECMO desteği gereksinimi olan olgular çalışma dışı bırakıldı. Operasyon sonrası yoğun bakıma alınan olguların başlangıç, 24.saat ve 48.saat Vazoaktif inotrop skoru(VİS) ve VVR skorları hesaplandı. Toplam kalış süresinin % 25 persantilinden uzun kalma olarak değerlendirilen; uzun yoğun bakım süreci (UYB) ve hastane mortalitesine(<30 günden önce) etkileri değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmada 340 olgu mevcuttu. Olguların median yaşı 12 ay ( 1 gün-18 yaş) ve median ağırlık 7 kg( 2.5 -82 kg) idi.Olguların %18’i tek ventrikül fizyolojisine sahipti ve %88 olguya total koreksiyon yapılmıştı. Median RACHS 1 2 (1-6) idi. UYB süresi > 112 saat ve total mortalite % 4 idi. VVR 0.saat UYB c indexi= 0.73( CI: 0.70-0.77), mortalite c indexi= 0.77( CI: 0.69-0.85) idi.VVR 24.saat UYB c indexi= 0.75( CI: 0.71-0.79), mortalite c indexi= 0.86( CI: 0.81-0.91) idi.VVR 48.saat UYB c indexi= 0.87( CI: 0.82-0.92), mortalite c indexi= 0.92( CI: 0.87-0.97) idi 48.saat VVR skoru hem UYB süresi (odds ratio [OR] – 1.44; P = 0.001) hem de hastane mortalitesini (OR – 1.28; P = 0.001) ön görmede güçlü bir belirteçti.
Tartışma ve Sonuç: Oldukça heterojen yapılı konjenital kalp olgularında operasyon sonrası VVR skoru; erken bir zamanda klinik sonuçları öngörmede güçlü bir belirleyici olabilir. (NCI-2019-0259.R1)
OBJECTIVE: The effects of Vasoactive-Ventilation-Renal (VVR) score on the evaluation of pediatric heart surgery results were investigated in this study.
METHODS: This retrospective study included children younger than 18 years of age who were operated for congenital heart disease between was July 1st- December 31st 2018. Patients who needed ECMO support at the first postoperative 72 hours were not included in the study group. The postoperative initial, 24th and 48th-hour Vasoactive-Inotrope Score (VIS) and VVR scores of all patients were calculated in the intensive care unit (ICU). The effects of these scores on lengthy ICU duration (PCILOS, duration more than the upper 25th percentile) and to the hospital mortality (before 30 days) were evaluated.
RESULTS: There were 340 patients in this study. The median age was 12 months (1 day-18 years), and the median weight was 7 kg (2.5 -82 kg). 18% of the patients had single ventricle physiology. Total correction was performed in 88% of the patients. Median RACHS 1 score was 2 (1–6). PCILOS was>112 hours and total mortality was 4%. The 0th hour VVR ICU c index=0.73 (CI: 0.70–0.77), mortality c index=0.77 (CI: 0.69–0.85). VVR at 24th hour ICU c index=0.75 (CI: 0.71–0.79), mortality c index=0.86 (CI: 0.81–0.91). VVR at 48th-hour ICU c index=0.87 (CI: 0.82–0.92), mortality c index=0.92 (CI: 0.87–0.97). The VVR score at 48th-hour was a strong indicator for the prediction of both LICU duration (odds ratio [OR]: –1.44; p=0.001) and hospital mortality (OR: –1.28; p=0.001).
CONCLUSION: The postoperative VVR score can be a strong determinant for the prediction of early clinical results in congenital heart disease patients, which were considerably a heterogeneous group.

4.Systolic aortic regurgitation predicts all-cause mortality and hospitalization in outpatients with heart failure and preserved ejection fraction
İsmail Bolat, Murat Biteker
doi: 10.14744/nci.2020.56750  Pages 335 - 340
Giriş: Sistolik aort yetersizliğinin (SAY), kalp yetersizliğinin spesifik bir işareti olduğu düşünülmektedir. Ancak, korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (KEFK) hastalarında SAY’nin sıklığı ve önemini araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Bu sebeple çalışmamızda, KEFK hastalarında SAY’nin sıklığı ve 1 yıl içerisindeki kardiyovasküler olaylara bağlı hastaneye yatışlar ve tüm sebeplere bağlı ölümler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Bu prospektif çalışmada, ayaktan tedavi edilen 301 hasta (ortalama yaş 67.3±9.6, %53.5’i kadın) 1 yıl boyunca takip edilmiştir. SAY, sistol sırasında aortadan sol ventrikül çıkım yoluna olan kan akımı olarak tanımlanmış olup, ekokardiyogarfi ve labaratuar bilgileri ilk başvuru anından kayıt altına alınmıştır. Primer sonlanım noktası olarak, 1 yıl içerisindeki tüm sebeplere bağlı ölüm veya kalp yetersizliğine bağlı hastaneye yatışlar alınmıştır.
Bulgular: SAY, 30 hastada (%9.9) tesbit edilmiş, 38 hasta (%12.6) ise primer sonlanım noktasına ulaşmıştır. Bir yıl sonunda primer sonlanım noktasına ulaşan hastalarda SAR sıklığı (%26.3), ulaşmayanlara göre (%7.6, p<0.001) daha fazladır. Diğer önemli değişkenler açısından ayarlama yapıldıktan sonra da SAR varlığı primer sonlanım noktaları ile ilişkili olmaya devam etmiştir (OR 2.315; 95 % CI 1.188–5.477; p = 0.008).
Sonuçlar: Bu çalışma, SAY varlığının KEFK hastalarında tüm sebeplere bağlı mortalite ve kalp yetersizliğine bağlı hastaneye yatışlarda artış ile ilişkisini gösteren ilk çalışmadır. (NCI-2019-0178.R1)
OBJECTIVE: Systolic aortic regurgitation (SAR) is considered to be a specific sign of heart failure (HF). However, the prevalence and importance of SAR in patients with HF and preserved ejection fraction (HFpEF) are unknown. Therefore, we sought to examine the prevalence of SAR in HFpEF outpatients and its association with all-cause mortality and/or cardiovascular hospitalizations during a 1-year follow-up.
METHODS: We enrolled 301 consecutive outpatients with HFpEF (mean age of 67.3±9.6 years, 53.5% women) and prospectively followed up for one year. Demographic, clinical, echocardiographic, and laboratory data were obtained at study entry. The composite endpoint of this study was all-cause mortality or HF-related hospitalizations in one year.
RESULTS: SAR was noted in 30 (9.9%) of the patients, and 38 patients (12.6%) reached the primary endpoint. The primary composite endpoint in one year was higher for the patients with SAR (26.3%) compared to the patients without SAR (7.6%, p<0.001). After adjusting for important covariates, SAR remained independently associated with primary outcome (OR 2.315; 95% CI 1.188–5.477; p=0.008).
CONCLUSION: To our knowledge, this is the first study to demonstrate that the presence of SAR is associated with adverse events in patients with HFpEF.

5.Initial manifestations and short term follow-up results of Henoch-Schönlein purpura in children: A report from two centers
Kubra Ozturk, Mustafa Çakan
doi: 10.14744/nci.2019.40370  Pages 341 - 347
AMAÇ: Retrospektif gözlemsel olarak yapılan bu çalışmanın amacı Henoch-Schönlein purpurasında (HSP) başlangıç bulgularını ve böbrek ve gastrointestinal sistem tutulumu için risk faktörlerini saptamak ve hastalığın kısa dönem takip sonuçlarını vermektir.
METOD: Güneydoğu Anadoluda bulunan iki çocuk romatoloji merkezinde yeni tanı HSP hastalarının dosyaları incelenmiştir. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar bulguları dosyalarından kaydedilmiştir.
SONUÇLAR: Çalışmaya 323 hasta alınmıştır (erkek: %53.6, kız: %46.4). Ortalama tanı yaşı 7.5 (1.8-17.3) yıl ve ortalama takip süresi 6 (3-22) aydı. Döküntü tüm hastalarda bulunmakta idi ancak döküntü hastaların %22.9’unda ilk bulgu değildi. Artrit hastaların %11.8’inde ilk bulgu iken, hastaların %11.1’inde de karın ağrısı ilk bulgu idi. Hastalığın diğer bulguları subkütan ödem (%63.2), artralji (%57.6), artrit (%27.6), myalji (%17.6), letarji (%10.2), orşit (%7.5) ve ateş (%5.3) idi. Gastrointestinal tutulum hastaların %53.3’ünde gözlenir iken, renal tutulum hastaların %23.5’inde gözlendi. Takip süresince hiç bir hastada böbrek yetmezliği gelişmedi. Büyük yaşta tanı, nekrotik döküntü, subkütan ödem, karın ağrısı, letarji, myalji, artralji ve artrit böbrek tutulumu olan hastalarda daha sık gözlensede demografik, klinik ve laboratuar bulgularından hiç biri böbrek veya gastrointestinal tutulum için bağımsız risk faktörü olarak bulunmadı.
SONUÇ: Karın ağrısı, artrit hastalığın ilk bulgusu olabilir. Tanı anında ateş, letarji, myalgia gibi konstitüsyonel bulguların olması yakın zamanda gelişebilecek olan gastrointestinal ve renal tutulum için uyarıcı bulgular olabilir. (NCI-2019-0242)
OBJECTIVE: This retrospective observational study aims to demonstrate initial signs and symptoms of Henoch-Schönlein purpura (HSP), search for risk factors for gastrointestinal and renal involvement and give short term follow-up results.
METHODS: The files of newly diagnosed HSP patients from two pediatric rheumatology centers in the southeastern part of the country were retrospectively analyzed in this study. Demographic, clinical features and laboratory results were recorded from the files.
RESULTS: The cohort consisted of 323 children (males: 53.6%, females: 46.4%). Median age at the time of diagnosis was 7.5 (1.8–17.3) years and the median duration of follow-up was six (3–22) months. The rash was present in all cases but was not the first symptom in 22.9% of the cases. Arthritis and abdominal pain before the development of rash were the initial symptoms in 11.8% and 11.1% of the cases, respectively. Other manifestations were subcutaneous edema (63.2%), arthralgia (57.6%), arthritis (27.6%), myalgia (17.6%), lethargy (10.2%), orchitis (7.5%) and fever (5.3%). Gastrointestinal involvement was seen in 53.3% and renal involvement in 23.5% of the cases. None of the patients developed renal impairment during the follow-up. Older age at diagnosis, necrotic rash, subcutaneous edema, abdominal pain, lethargy, myalgia, arthralgia and arthritis were significantly higher in patients with renal involvement, but none of the demographic, clinical and laboratory features was an independent risk factor for renal or gastrointestinal involvement.
CONCLUSION: Abdominal pain, arthritis may be the first manifestation of HSP. Having constitutional symptoms, such as fever, myalgia and lethargy at the time of diagnosis, may be warning signs of a more aggressive course with gastrointestinal and renal involvement.

6.Risk prediction for candidemia in surgical intensive care unit patients
Aysegul Ulu Kilic, Sare Merve Basaga, Fatma Cevahir, Ozlem Cakir, Mehmet Doganay, Emine Alp
doi: 10.14744/nci.2020.27136  Pages 348 - 353
Amaç: Cerrahi yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalar özellikle de abdominal cerrahi geçiren hastalar kandidemi gelişimi açısından artmış risk altındadır. Bu çalışmanın amacı abdominal cerrahi geçiren hastalarda kandidemi için risk faktörlerini belirlemektir.
Yöntem: Ocak 2016 ve 2017 yılları arasında Cerrahi yoğun bakım ünitesine yatan hastaları içeren retrospektif bir çalışma yapılmıştır. Tüm abdominal cerrahi geçiren erişkin (>18 yaş) hastalar çalışmaya dahil edilmiştir.
Bulgular: Bir yıllık çalışma süresince 49 hastada kandidemi gelişti. Kandida izolatlarının 35’i non-albicans türleri idi. Bunlardan 25’i (51%) C.parapsilosis, 8’i (16.3%) C.glabrata, 1’i (2%) C.tropicalis ve 1’i (2%) C.kefyr idi. Çalışmaya alınan tüm hastaların ortanca yaşı 60,5 ± 15,6 idi. Tek değişkenli analizlerde hastanede kalış süresi, yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, cerrahi tipi, solunum yetmezliği, total parenteral beslenme, transfüzyon ve santral venöz kateter kullanımı kandidemili hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Çok değişkenli analizlerde, hastanede kalış süresi ve yoğun bakım ünitesi kalış süresi ve santral venöz kateter kullanımı artmış kandidemi riski ile ilişkili bulundu. Olguların mortalite oranı% 36.7 idi.
Sonuçlar: Abdominal cerrahi geçiren özellikle uzun süre yoğun bakım ünitesi/ hastane yatışı olan ve santral venöz kateteri olan hastalarda kandidemi riski artmıştır. Antifungal profilaksi bu yüksek riskli hastalar için düşünülebilir. (NCI-2019-0257.R1)
OBJECTIVE: Patients in surgical intensive care units are thought to be at the highest risk for developing candidemia, especially patients undergoing abdominal surgery. The present study aims to investigate risk factors for candidemia in patients with abdominal surgery.
METHODS: A retrospective study was undertaken that involved patients admitted to the surgical ICU between January 2016 and January 2017. All postoperative adult patients (>18 years old) who underwent abdominal surgery were included in this study.
RESULTS: During the one-year study period, 49 patients developed candidemia. Thirty-five of candida isolates were non-albicans strains. Of them, 25 (51%) isolates were Candida parapsilosis, eight (16.3%) isolates were C. glabrata, one (2%) isolate was C. tropicalis and one (2%) isolate was C. kefyr. The median age of all patients enrolled in this study was 60.5±15.6 years. In univariate analysis, the duration of the hospital stays, intensive care unit stay, type of surgery, respiratory failure, total parenteral nutrition, transfusion and use of central venous catheter were significantly higher in patients with candidemia. In multivariate analysis, duration of hospital and intensive care unit stay and use of central venous catheter was associated with an increased risk of candidemia. The mortality rate of case patients was 36.7%.
CONCLUSION: Patients undergoing abdominal surgery are at increased risk of candidemia, especially the patients with prolonged intensive care unit/hospital stay and the patients with a central venous catheters. Antifungal prophylaxis may be considered for patients with increased risk.

7.Analysis of late-onset neonatal sepsis cases in a level three neonatal intensive care unit
Ali Gul, Sahin Takci
doi: 10.14744/nci.2019.39018  Pages 354 - 358
GİRİŞ ve AMAÇ: Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜlerinde) yenidoğanlar, morbidite ve mortalite oranı yüksek olan nozokomiyal enfeksiyonların (NEın) gelişmesi için yüksek risk altındadırlar. Bu çalışmada, NEın bakteriyolojik profillerini ve antimikrobiyal duyarlılık durumlarını saptamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YYBÜsinde kesitsel bir çalışma yürüttük. Kan kültürleri ile teyit edilen geç başlangıçlı yenidoğan sepsisi (GBYSi) olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Laboratuvar parametreleri, demografik özellikler ve klinik veriler hastane kayıtlarından retrospektif olarak toplanarak analiz edildi.
BULGULAR: YYBÜsinde 1210 bebeğin 76'sında (% 6.3) GBYSi vardı. Toplam 86 GBYS atağı belgelendi; 10 bebekte 2 patojen tespit edildi. GBYSli bebeklerin ortalama gebelik haftası 33.2 ± 4.8 hafta (23-42 hafta) idi. GBYS ataklarının çoğunda Gram-pozitif koklar (GPC) (% 65,8, 50/76), mikroorganizma olarak da en yaygın neden koagülaz-negatif Staphylococcus (CoNS) (% 50, 38/76) saptandı. Gram-negatif basil (GNR) türleri GBYS vakalarının %32,9 (25/76) oluşturdu ve mantarların oranı % 1,3’tü (1/76). GNR ve GPC için mortalite oranları sırasıyla % 17,9 ve % 6,4 idi (p> 0.05). GPC ve GNR grupları için ortalama CRP ve konjuge bilirubin seviyeleri sırasıyla 37,5’e 29,5 mg / dl ve 0,7’ye göre 1.5 mg / dl idi (iki karşılaştırma için p> 0.05;). GNRlerde % 20-25'lik bir seftriakson direnci vardı. İki (% 4) GPC suşu, linezolide dirençli iken, hepsi vankomisine karşı duyarlıydı. Tüm GNRler karbapenemlere duyarlıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlar, YYBÜlerde CoNS’un yeni ortaya çıkışının altını çizmektedir. GNRlere bağlı GBYSler, GPCa bağlı olanlardan daha yüksek C-reaktif protein ve konjuge bilirubin değerleri sergilemektedir. Tüm YYBÜlerde NEın ve bakteriyel direnç profillerinin izlenmesi önerilmektedir. (NCI-2018-0219.R1)
OBJECTIVE: Newborns in neonatal intensive care units (NICUs) are at high risk for developing nosocomial infections (NIs), which may result in morbidity and mortality. In this study, we aimed to ascertain the bacteriological profiles and their antimicrobial susceptibility patterns in NIs.
METHODS: We conducted a cross-sectional study in the NICU. Late-onset sepsis (LOS) cases confirmed with blood cultures were evaluated retrospectively. Laboratory parameters, demographics, and clinical data were collected and analyzed from hospital records retrospectively.
RESULTS: Of the 1210 infants in the NICU, 76 (6.3%) had LOS. A total of 86 episodes of LOS were documented; in 10 infants, two pathogens were identified. The mean gestational age (GA) of the infants with LOS was 33.2±4.8 weeks (23 to 42 weeks). Gram-positive cocci (GPC) caused most of the LOS episodes (65.8%, 50/76), with coagulase-negative Staphylococcus (CoNS) as the most common cause of LOS (50%, 38/76). Gram-negative rod species (GNRs) accounted for 32.9% (25/76) of the LOS cases, and fungi accounted for 1.3% (1/76). The mortality rates for GNR and GPC were 17.9% and 6.4%, respectively (p>0.05). The mean CRP and conjugated bilirubin levels for the GPC and GNR groups were 37.5 vs. 29.5 mg/dl and 0.7 vs 1.5 mg/dl, respectively (p>0.05). GNRs had a 20–25% ceftriaxone resistance. Two (4%) GPC species were resistant to linezolid, while all were susceptible to vancomycin. All of the GNRs were susceptible to carbapenems.
CONCLUSION: These results underscore the recent emergence of CoNS in NICUs. LOS due to GNRs seems to display higher C-reactive protein and conjugated bilirubin values than those due to GPC. Clinical monitoring of NIs and bacterial resistance profiles are required in all NICUs.

8.Intimate partner violence (IPV) types are common among Turkish women from high socioeconomic status and have differing effects on child abuse and contentment with life
Hesna Gul, Ahmet Gul, Koray Kara
doi: 10.14744/nci.2020.46514  Pages 359 - 365
OBJECTIVE: Intimate partner violence (IPV) against women is an important public health problem. In this study, we aimed to investigate the exposure of IPV types, child abuse and decrease in life contentment of married women from high socioeconomic status in Turkey.
METHODS: Data were collected using an online/written questionnaire and Contentment with Life Scale. The questionnaire included definitions of physical, emotional, economic and sexual IPV and asked how many times they experienced these types of abuse.
RESULTS: We found that physical, emotional, economic and sexual IPV exposure were 19%, 45.2%, 12.5%, and 6%, respectively, which suggest that IPV types were common in this group, too. Physical child abuse was higher among physical and emotional IPV victims (p=0004, p=0.02, respectively), while emotional child abuse was higher only among physical IPV victims (p=0.01). On the other hand, exposure to economic and sexual IPV was not related to any type of child abuse in this sample (p>0.05). Physical and economic IPV victims were statistically older (p=0.004, p<0.001, respectively), married for longer time (p<0.001 for both) and had relatively lower education level (p<0.001 for both), while sexual IPV victims had lower education level than non-victims (p=0.03). We demonstrated that physical-emotional and sexual intramarital IPV significantly reduce the women’s contentment with life scores when compared with non-victims (p=0.02, p<0.001 and p=0.03, respectively).
CONCLUSION: IPV exposure is also severe among married women with high socioeconomic levels and is associated with child abuse in the family and a decrease in life contentment. Lengthened education period among women with similar socioeconomic levels may be an additional protective factor for IPV by delaying the age of marriage and increasing the individual income.

9.Salivary gland tumors: A 15-year experience of a university hospital in Turkey
Erdem Mengi, Cüneyt Orhan Kara, Funda Tümkaya, Fazil Ardiç, Bülent Topuz, Ferda Bir
doi: 10.14744/nci.2020.57767  Pages 366 - 371
Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde son 15 yıl içinde tanı almış tükrük bezi tümörlerinin demografik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2004-2019 tarihleri arasında tükrük bezi cerrahisi geçirmiş olan hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya, histopatolojik olarak tükrük bezi tümörü tanısı kesinleşmiş 366 hasta dâhil edildi. Hastalara ait demografik veriler ve tümör lokalizasyonları kaydedilerek histopatolojik sonuçlarla ilişkisi incelendi.
Bulgular: Toplam 366 tümörün, 292’si (%80) parotis bezi, 52’si (%14) submandibular bez ve 22’si (%6) minör tükrük bezi kaynaklı idi. Çalışmamızda hastaların yaş ortalamaları 50,37 yıl, erkek: kadın oranı 1,2: 1 olarak saptandı. Tümörlerin 259’u (%70,8) benign, 107’si (%29,2) malign karakterde idi. En sık görülen benign tümör, 121 olguyla, pleomorfik adenom (%46,7) olarak saptandı. Submandibular bez ve minör tükrük bezi benign tümörlerinin büyük çoğunluğunu pleomorfik adenom oluştururken, parotis bezi tümörlerinde Warthin tümörünün pleomorfik adenoma göre daha fazla görüldüğü saptandı. En sık görülen malign tümör, 26 olguyla, mukoepidermoid karsinom (%24,3) olarak saptandı.
Sonuç: Kliniğimizde son 15 yıl içerisinde saptanan tükrük bezi tümörleri dağılımının literatürdeki verilerle büyük oranda uyumlu olduğu görüldü. Çalışmamızda literatürden farklı olarak, bölgemizde tükrük bezi tümörlerinin erkeklerde biraz daha fazla görüldüğü, minör tükrük bezi tümörlerinin daha nadir, Warthin tümörlerinin ise daha sık saptandığı sonucuna ulaşıldı. (NCI-2019-0293.R2)
OBJECTIVE: To determine the demographic characteristics of benign and malignant salivary gland tumors in our department in the last 15 years.
METHODS: In this study, the files of the patients who underwent salivary gland surgery between 2004 and 2019 in our department were analyzed retrospectively. A total of 366 patients whose diagnoses of salivary gland tumor histopathologically confirmed were included in this study. The demographic data of the patients and tumor localizations were recorded, and their relationships with histopathological results were examined.
RESULTS: Of the 366 tumors, 292 (80%) of them was originated from the parotid gland, 52 (14%) from the submandibular gland, and 22 (6%) from the minor salivary gland. The male: female ratio was found as 1.2: 1, and the mean age of the patients was 50.37 years. A total of 259 (70.8%) tumors were benign, and 107 (29.2%) were malignant. The most frequent benign tumor was pleomorphic adenoma, with 121 cases (46.7%). While pleomorphic adenomas constituted the majority of the benign tumors of the submandibular gland and minor salivary glands, Warthin tumor was detected more than pleomorphic adenoma in the parotid gland. The most common malignant tumor was mucoepidermoid carcinoma, with 26 cases (24.3%).
CONCLUSION: The distribution of the salivary gland tumors detected in our department was found to be substantially similar to other worldwide series. Unlike the literature, we concluded that salivary gland tumors were seen slightly more in males, minor salivary gland tumors were relatively rare and Warthin tumors were more frequently detected in our region.

10.The relationship between personality traits and BMI categories
Emrah Tekin, Can Öner, Hüseyin Çetin, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.14744/nci.2020.80008  Pages 372 - 377
Amaç: Çalışmanın amacı Eysenck Kişilik Anket Revize-Kısaltılmış Formu (EPQR-A) kullanarak normal kilo, fazla kilolu ve obez kişiler arasındaki kişilik özelliklerini karşılaştırmaktır.
Yöntem: Bu kesitsel çalışma, Kasım 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında S. B.U Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Obezite Polikliniği ve Aile Hekimliği Polikliniklerinde gerçekleştirildi. Kişilik özelliklerinin karşılaştırması amacıyla 18-65 yaş arası (279 kadın ve 150 erkek) katılımcılar Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) Beden Kitle İndeksi (BKI) sınıflamasına göre normal kilolu, fazla kilolu ve obez olarak katmanlandırılmıştır. Katılımcılara sosyo-demografik form ve EPQR-A Form içeren bir anket uygulanmıştır.
Bulgular: 18-65 yaş arasındaki katılımcılar (279 kadın ve 150 erkek) BKI kategorilerine göre değerlendirildi. BKİ kategorilerine göre psikotiklik puan ortalamalarında anlamlı fark vardı (p <0,001).Psikotiklik skorlarının ortalaması BKI kategorilerine göre V şeklinde dağılım gösterdi. BKI kategorilerine göre ortalama nevrotiklik puanları ile dışadönüklük puanları arasında anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0,094; p = 0,157).
Sonuç: BKI kategorilerine göre psikotiklik puan ortalamalarında anlamlı bir fark vardı. Psikotiklik skorlarının ortalaması BKİ kategorilerine göre V şeklinde dağılım göstermektedir. (NCI-2020-0174.R1)
OBJECTIVE: To compare personality traits between average weight, overweight and obese people using Eysenck Personality Questionnaire Revised-Abbreviated Form (EPQR-A). Study design: Cross-sectional, descriptive study. Place and duration of study: S. B. U Kartal Dr. Lutfi Kirdar Training and Research Hospital Family Medicine Obesity Policlinic and Family Medicine Outpatient Clinics, from November 2018 to January 2019.
METHODS: Participants aged between 18 and 65 years (279 female and 150 male) were layered according to Turkish Endocrinology and Metabolism Society (TEMD) Body Mass Index (BMI) categories to compare personality traits between normal weight, overweight and obese people. Each layer was compared to each other in this study. A questionnaire, including socio-demographic form, and EPQR-A Form were applied to the participants.
RESULTS: Patients aged between 18 and 65 years (279 female and 150 male) were evaluated according to BMI categories. There was a significant difference in psychoticism score averages by BMI categories (p<0.001). The mean of psychoticism scores showed a V-shaped distribution according to the BMI categories. There were no significant differences between the average scores of neuroticism and extraversion according to BMI categories (p=0.094; p=0.157, respectively).
CONCLUSION: There was a significant difference in psychoticism score averages by BMI categories. The mean of psychoticism scores showed a V-shaped distribution according to the BMI categories.

11.Seeking predictors for paroxysmal atrial fibrillation in stroke with an online clinical database
Sefik Evren Erdener
doi: 10.14744/nci.2019.91668  Pages 378 - 385
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemik inme vakalarının önemli bir bölümü kriptojenik kalmaktadır ve giderek artan sayıda çalışmalar paroksizmal atrial fibrilasyonun (pAF) bu vakaların en azından bir kısmından sorumlu olduğuna işaret etmektedir. pAF’ların elektrofizyolojik yollarla gösterilmesi oldukça zor olabilir. Bu nedenle pAF’lara ilişkin bir çok prediktör ve biyobelirteç geçtiğimiz yıllarda önerilmiş olup, bu parametrelerin prediktif değerleri çalışmalar arasında değişiklik göstermekte, bazen de çelişmektedir. Bu nedenle daha önce pAF’larla ilişkili olabileceği önerilmiş olan parametrelerin bir bölümünün, bağımsız bir klinik örneklemde test edilmesi, bu çalışmanın ana hedefini oluşturmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: MIMIC-3 yoğun bakım ünitesi veri tabanından indirilen araştırma amaçlı veri kullanılarak, şikayetlerin başlangıcından itibaren 24 saat içinde hospitalize edilmiş olan 124 iskemik inme hastasında, pAF saptanması yönünden belirli risk faktörleri ve biyobelirteçlerin prediktif roller istatistiksel olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Yapılan değerlendirme, kadınlarda ileri yaşın yanı sıra, tüm cinsiyetlerde kabul sırasındaki National Institutes of Health İnme Skalası (NIHSS) ve taburculuk sırasındaki modifiye Rankin Skalası’nın (mRS), gelişinde sinus ritminde olan hastalarda sonradan saptanan pAF’larla ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca pAF görülen vakalarda, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine ulaşmamasına rağmen, cinsiyete göre düzeltilmiş hemoglobin düzeyinin daha düşük olma eğilimde olduğu saptanmıştır. Diğer yandan, pAF saptanması ile serum magnezyum düzeyi, lökosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı veya sol atrium dilatasyonu gibi, daha önceden literatürde önerilen parametreler arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Değerlendirmemiz inme sonrası pAF’ların saptanması için çok güçlü ve spesifik bir belirtece işaret etmemiş olmasına rağmen, özellikle 75 yaşın üzerindeki kadın hastalarda, gelişinde daha ağır nörolojik defisite ve taburculukta daha ağır özürlülüğe sahip, ve ayrıca görece daha düşük hemoglobin düzeyi olan kriptojenik inme vakalarında, pAF olasılığının özellikle dikkate alınması ve bu vakaların daha sonradan tekrarlayabilecek embolik inmelerin önlenebilmesi için ayrıntılı olarak incelenmesi gerekebilir. Burada sunulan, MIMIC-3 klinik veri tabanı kullanılarak gerçekleştirilen Türkiye’den ilk çalışma, aynı zamanda erişime açık online klinik veri tabanlarının dünya çapında farklı tıbbi alanlardaki doğrulayıcı çalışmalar için değerini ortaya koymaktadır. (NCI-2019-0083.R1)
OBJECTIVE: A considerable fraction of ischemic stroke cases remain cryptogenic and there is increasing data suggesting the role of missed paroxysmal atrial fibrillations (pAF) in at least a number of these cases. Since electrophysiological identification of pAFs can be challenging, there has been an accumulation of proposed predictors and biomarkers for pAFs. The predictive values of these is varying and sometimes conflicting among studies. Therefore, we aimed to verify a fraction of previously reported parameters for pAF detection by investigating an independent clinical sample.
METHODS: Using a publicly available data downloaded from the MIMIC-3 intensive care unit database, we tested the predictive role of particular risk factors and biomarkers for pAF detection after ischemic stroke in 124 patients with ischemic stroke admitted within 24 hours of stroke onset.
RESULTS: Our evaluation revealed a strong association of older age in women, as well as admission National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) and discharge modified Rankin Scores (mRS) in both sexes for pAFs, in patients that were in sinus rhythm on admission. We also detected a trend for lower gender-adjusted hemoglobin in patients with pAF, although the difference was insignificant. On the other hand, we did not find any significant association of pAF detection with some other previously reported biomarkers: serum magnesium level, leukocyte count, neutrophil/lymphocyte ratio or left atrial dilatation.
CONCLUSION: Even though our analysis did not reveal a strong and specific biomarker to predict pAFs after stroke, it identified key risk factors. It may be necessary to consider the possibility of pAFs and perform rigorous evaluation to prevent further events of embolic stroke in female patients older than 75 years, with more severe neurological deficits on admission, higher disability on discharge and also with relatively lower hemoglobin level. This first study from Turkey using clinical data from the MIMIC-3 database also demonstrates the value of publicized clinical data for confirmatory studies on various medical fields across the World.

12.Evaluation of liver transplant recipients underwent incidental appendectomies
Cemalettin Koc, Sami Akbulut, Baris Sarici, Sezai Yilmaz
doi: 10.14744/nci.2019.92678  Pages 386 - 390
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı insidental apendektomi geçiren karaciğer transplantlı hastaların klinikopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesidir
YÖNTEM: Eylül 2002 ve Temmuz 2019 arasında Karaciğer Nakli Enstitümüzde 2500 hastaya karaciğer nakli yapıldı ve bunların 38 (24 erkek, 14 kadın)’ine ayrıca insidental apendektomi yapıldı. Yirmi dört hastaya recipient hepatektomisi sırasında ve 14 hastaya başka sebeplerle yapılan relaparatomi sırasında insidental apendektomi yapıldı. Aşağıdaki hasta parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi: yaş, cinsiyet, altta yatan karaciğer hastalığı, karaicğer nakli tipi, apendektomi endikasyonu, apendiks uzunluğu (mm), apendiks çapı (mm), akut apandisit varlığı ve histopatolojik bulgular.
BULGULAR: İnsidental apendektomi yapılan 38 hastanın ortalama yaşı 18.3 ± 21.7 (aralık: 1-66 yıl) yıl ve ortanca apendiks boyu ve çapı sırasıyla 55 (aralık: 19-90 mm) mm ve 6 (aralık: 4-20 mm) mm idi. Histopatolojik olarak apendektomi spesimenleri aşağıdaki gibi sınıflandırıldı: apendiks vermiformis (n=16), lenfoid hiperplazi (n=13), akut apandisit (n=3), fibröz obliterasyon (n=3), perfore apandisit (n=1), müsinöz kistadenom (n=1) ve apendiks serozasının sigmoid adenokanseri tarafından invazyonu (n=1). Yara enfeksiyonu, abse ve apendiks güdüğünden kaçak gibi insidental apendektomi ile ilişkili postoperatif komplikasyonlar gelişmedi.
SONUÇ: Bu çalışma immünsüprese hastalarda insidental apendektominin başarıyla yapılabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte, bu sonuçları doğrulayacak başka çalışmalara ihtiyaç vardır. (NCI-2019-0239.R1)
OBJECTIVE: To assess the clinicopathological features of liver transplant recipients underwent incidental appendectomies.
METHODS: Between September 2002 and July 2019, 2500 patients underwent liver transplantation at our Liver Transplant Institute, including 38 (24 males, 14 females) who also underwent incidental appendectomies. Incidental appendectomies were performed on 24 patients during recipient hepatectomies and on 14 during relaparotomies due to various surgical conditions. The following patient parameters were retrospectively evaluated: age, sex, underlying liver disease, liver transplant type, appendectomy indication, appendix length (mm) and diameter (mm), presence of appendicitis, and histopathological findings.
RESULTS: The 38 patients who underwent incidental appendectomies had a mean age of 18.3±21.7 (range: 1–66) years and median appendix lengths and diameters of 55 (range: 19–90) mm and 6 (range: 4–20) mm, respectively. Histopathologically, the appendectomy specimens were classified as follows: vermiform appendix (n=16), lymphoid hyperplasia (n=13), acute appendicitis (n=3), fibrous obliteration (n=3), perforated appendicitis (n=1), mucinous cystadenoma (n=1), and appendiceal serosa invasion by sigmoid adenocarcinoma (n=1). There were no postoperative complications, including wound infections, abscesses, or leakage from the appendiceal stumps, related to the incidental appendectomies.
CONCLUSION: This study demonstrated that incidental appendectomies can be successfully performed in immunosuppressed patients. However, additional studies are required to confirm these results.

13.The simple and fast swallowing function assessment in acute stroke patients
Taşkin Güneş, Esengül Liman Yazıcı, İrem Baş, Cansu Söylemez, Yüksel Erdal, Ufuk Emre, Esra Akdeniz
doi: 10.14744/nci.2019.00821  Pages 391 - 397
Amaç: Disfajiye bağlı pulmoner aspirasyon, inmeli hastalarda mortalite ve morbiditenin önemli nedenlerinden biridir. Bu çalışmada akut iskemik inme hastalarının erken yutma fonksiyonlarını değerlendirmeyi ve inme hastalarında erken aşamada beslenmeye başlamak için doğru yolu seçmeyi amaçladık.
Metod: Bu çalışmaya akut inme ile takip edilen 73 (26 F / 47 M) yatan hasta alındı. Tüm vakaların yaş, cinsiyet, inme tipi, NIHSS ve Rankin skorları, aspirasyon riski, beslenme yolu kaydedildi. Yatakbaşı disfaji skoru (BDS) testlerine göre yutma bozukluğunun varlığı ve derecesi değerlendi. BDS testleri, nörolojik muayene ile yutma değerlendirmesi (DSNE), yatakbaşı su içme testi (BWT) ve Yutma skoru (SS) (BWT ve DSNE skorları toplamı ile oluşturuldu) idi. Yutmayı değerlendirmek için yapılacak testlerin tümü hastanın son olarak sağlam görüldüğü bilinen zamandan 24 saat geçtikten sonra ve hastane yatışından 24 sonra yapılacak şekilde planlandı. Testler planlanan zamanda koopere olmayı başarabilen, uykuya meyilli olmayan hastalarda uygulandı. Bu testlerin dışında hastaların hepsine klasik GUSS testi uygulandı ve sonuçlar BDS testleri ile karşılaştırıldı. Aspirasyon Pnömonisi açısından tüm hastalar yatıştan 7 gün sonra değerlendirildi. Uykuya meyli, kooperasyon kısıtlılığı olan hastalar çalışmaya alınmadı.

Bulgular: Sadece BDS testleri uygulandığında, hastaların %74'ünde (n = 54) oral yolla, hastaların %13.7'si NG yoluyla (n = 10) ve %4'ünün (n = 1) ancak parenteral yol ile beslenebileceğini gördük. BWT ve DSNE skorlarına göre en riskli 8 hastada (tüm hastaların% 11'i) PEG yolu ile beslenmeyi tercih ettik. Yatış sonrası ilk klinik izlemde hastaların % 41.1'ine (n = 30) aspirasyon riski tespit edilirken, inme takibi sırasında hastaların % 23.3'ünde (n = 17) aspirasyon pnömonisi geliştiği görüldü. Hastaların, GUSS testinde ise %30.1’u (n=22) disfajik iken, %23.2’si (n = 17) DSNE’ye göre disfajik, %30.1'i (n = 22) BWT’ye göre disfajikti. SS skoruna göre; hastaların %22'si (n = 16) orta-şiddetli disfajik, %10'u (n = 8) hafif disfajik idi.
Sonuç: These BDS tests concluded are fast and reliable methods for evaluating the dysphagia and risk of aspiration pneumonia without laborious and very few clinically applicable methods such as endoscopic or video fluoroscopy in patients who are hospitalized with stroke.
Yukarıda tartışılan bu BDS testleri, akut iskemik inme sebebi ile yatırılan hastalarda aspirasyon ve disfaji riskini değerlendirmek için hızlı ve güvenilir yöntemlerdir ve video-floroskopi veya endoskopi gibi zahmetli ve az ulaşılır yöntemler olmayan klinikler için faydalıdır. (NCI-2019-0225.R1)
OBJECTIVE: The dysphagia associated pulmonary aspiration is one of the important reasons for mortality and morbidity in stroke. In this study, we evaluated the early swallowing functions of the acute ischemic stroke patients, and tried to choose the right way to start feeding with simple tests.
METHODS: Seventy-three inpatients with acute stroke were included in this study. Age, gender, type of stroke, NIHSS and RANKIN scores, risk of aspiration and feeding route were recorded for all the subjects. Dysphagia was evaluated with the bedside clinical evaluation of swallowing function score (BDS) tests. These BDS tests are the assessment of dysphagia with neurological examination score (DSNE) and the bedside water drinking test (BWT) and the Swallowing score (SS) ratio (combining BWT and DSNE scores). All tests to evaluate swallowing were planned to be carried out 24 hours after the last known time of the patient’s healthy and 48 hours after hospitalized. The tests were performed in awake patients who were able to manage to cooperate at the scheduled time. In addition, stroke patients were evaluated quantitatively using the Gugging Swallowing Screen (GUSS) test for dysphagia and compared with BDS tests. All patients were evaluated for aspiration pneumonia seven days after admission. If the patients had drowsiness or were unable to cooperate, they were not included in this study.
RESULTS: Seventy-three (26F/47M) patients were included in this study if they were conscious and the Glasgow coma scale was above 10 points. When only BDS tests were performed, we decided that 74% (n=54) of the patients could be fed by the oral route, 13.7% of the patients could be fed only by NG route (n=10) and the patients who had the worst BWT and DSNE scores preferred to be feed with PEG route (11% of all the patients, n=8). In 41.1% of the patient (n=30) established the risk of aspiration on referral clinic and 23.3% of the patients (n=17) developed aspiration pneumonia in the clinical follow-up. When 30.1% (22) of the patients had dysphagia with GUSS test, 23.3% (n=17) of the patients were dysphagic with DSNE and 30.1% of the patients (n=22) were dysphagic with BWT and 22% (n=16) of the patients were moderate-severe, 11% (n=8) of the patients were mild dysphagic with the SS ratio.
CONCLUSION: These BDS tests concluded are fast and reliable methods for evaluating the dysphagia and risk of aspiration pneumonia without laborious and very few clinically applicable methods, such as endoscopic or video fluoroscopy, in patients who are hospitalized with stroke.

ORIGINAL IMAGES
14.Iatrogenic subcutaneous emphysema and pneumomediastinum due to dental extraction procedure
Serdar Özdemir, Serkan Emre Eroğlu
doi: 10.14744/nci.2019.46762  Pages 398 - 399
NCI-2019-0260.R1

CASE REPORT
15.Clinico-radiological-pathological correlation in eumycetoma spectrum: Case series
Taruna Yadav, Virendra Meena, Minhaj Shaikh, Sudeep Khera, Binit Sureka, Pawan Garg, Pushpinder Khera
doi: 10.14744/nci.2019.98215  Pages 400 - 406
Maduramycosis or mycetoma is one of the chronic granulomatous diseases commonly seen in tropical regions. Microbiological cultures and biopsy are carried out for the definitive diagnosis of the disease, but they are time-consuming methods. The present study aims to correlate clinical, radiological and pathological features in eumycetoma cases to emphasize the role of “dot in circle” sign leading to early imaging-based diagnosis. Imaging plays an important role in early diagnosis of mycetoma, which has therapeutic implications. “Dot in circle” sign is a recently described sign in mycetoma cases on ultrasound (USG) and magnetic resonance imaging (MRI). We diagnosed four cases of eumycetoma based on clinical and imaging features, which were confirmed with histopathology. The differential diagnosis, which may mimic this sign is also discussed. The “dot in circle” sign is seen on both ultrasound and MRI. This sign is highly specific for mycetomas. Knowledge of this sign can help in early diagnosis of mycetomas preventing misdiagnosis and further complications. (NCI-2019-0009.R1)

16.A case of autoimmune hepatitis following pegylated interferon treatment of chronic hepatitis delta
Feruze Enc, Celal Ulasoglu
doi: 10.14744/nci.2019.47701  Pages 407 - 410
Otoimmün hepatit, sıklıkla kronik hepatit C (HCV) enfeksiyonu ile ilişkili olabilir, ancak olası tetikleyiciler olarak hepatit B ve Delta enfeksiyonu (HBV + HDV) ile ilgili daha az vaka bildirimleri vardır. Bu raporda HBV + HDV hepatitin pegile interferon (PegIFN) ile tedavisini takiben otoimmün hepatit (AIH) tanısı alan 44 yaşında bir erkek hasta sunulmaktadır. Tetkiklerinde AST 64 IU / L ve ALT 112 IU / L bulundu, ileri incelemede HBsAg ve anti-delta antikoru pozitif bulundu. HBV-DNA <31.6 IU/mL ve HDV-RNA 487.300 kopya/mL idi. Peg-IFN, 96 hafta boyunca başlatıldı. Ciddi yan etki olmadan, enzimler 24 hafta içinde normalleşti. Toplam 96 haftalık tedaviden sonra, aminotransferazlarda kolestaz olmaksızın üç kat artış oldu. İmmünglobülin-G (IgG) 3686 mg/dL (referans 540-1822 mg/dL), anti-düz kas antikoru (ASMA) ve anti-nükleer antikor (ANA) pozitif idi. Karaciğer biyopsisinde AIH için tipik bulgular mevcuttu. Metilprednizolon ve azatiyoprin tedavisi yanısıra tenofovir (TDF) profilaksisi başlandı. İmmünsupresiflerin çift doza çıkılmasına rağmen yanıt alınamadı, tedavi durduruldu. İmmünsupresif olarak 2 kez 1 gram Mikofenolat mofetil'e geçildi. Hasta 6. Ayda tam yanıt verdi, halen enzimler normal ve HDV RNA negatif, Mikofenolat mofetil ve TDF ile tedavi altında izlenmektedir. (NCI-2019-0080.R2)
Autoimmune hepatitis may be frequently associated with chronic hepatitis C (HCV) infection, but there are few case reports regarding hepatitis B and Delta infection (HBV+HDV) as possible triggers. In this report, we present a 44 years old man who was diagnosed as autoimmune hepatitis (AIH) following the treatment of HBV+HDV hepatitis with pegylated interferon (PegIFN). He presented with complaint of fatigue. Laboratory indicated elevated liver enzymes, AST 64 IU/L and ALT 112 IU/L. The results revealed HBsAg and anti-delta antibody positivity. HBV-DNA was <31.6 IU/mL and HDV-RNA 487.300 copy/mL. Peg-IFN was initiated for 96 weeks. Without a serious adverse effect, the enzymes regressed to normal within 24 weeks. After 96 weeks of treatment, there was a three-fold increase in aminotransferases, with no cholestasis. Immunoglobulin-G (IgG) was 3686 mg/dL (reference 540–1822 mg/dL), anti-smooth muscle antibody (ASMA) and anti-nuclear antibody (ANA) were positive. The liver biopsy had all diagnostic clues for AIH. Methylprednisolone and azathioprine treatment was initiated with tenofovir (TdF) prophylaxis. Due to unresponsiveness, even with doubling the dosage for immunosuppressives, treatment was stopped and shifted to mycophenolate mofetil. The patient responded in the 6th month and still under treatment with TdF and mycophenolate mofetil with normal enzymes and negative HDV RNA.

17.Successful management with bisphosphonate treatment in a child with tuberculosis-associated hypercalcemia
Suna Kılınç, Özlem Bostan Gayret, Meltem Erol, Saide Ertürk, Tugce Damla Dilek, Özgül Yiğit
doi: 10.14744/nci.2019.14890  Pages 411 - 414
Hiperkalsemi çocuklarda sık görülen metabolik bir bozukluktur ve genellikle hiperparatiroidizm, D vitamini toksisitesi, bazı genetik bozukluklar ve malign hastalıklar nedeniyle oluşur. Çocuklarda hiperkalseminin nadir bir nedeni olan granülomatöz hastalıklar ise genellikle hafif ve asemptomatik hiperkalsemi sebebidir. Literatürde granülomatöz hastalıklarda nadiren semptomatik ağır hiperkalsemi bildirilmiştir. Burada, milier tüberküloza sekonder ağır hiperkalsemi ile başvuran ve bifosfanat tedavisi ile normal kalsiyum düzeyi sağlanan bir çocuk olgu sunulmaktadır. Tüberkülozda gelişen hiperkalseminin ana mekanizmasının granülom dokusunda aktif makrofajlar ile 1,25 (OH) 2D3 sentezinin artması olduğu düşünülmektedir. (NCI-2018-0160.R1)
Hypercalcemia is a common metabolic abnormality in children and generally occurs due to hyperparathyroidism, vitamin D toxicity, some genetic disorders and malignant diseases. Granulomatous diseases are a rare cause of hypercalcemia in children, which are usually mild and asymptomatic. Severe hypercalcemia in granulomatous diseases has also been reported in the literature. Here, we report a child presenting with severe hypercalcemia secondary to miliary tuberculosis with successful management with bisphosphonate treatment. Increased 1,25(OH)2D3 synthesis by activated macrophages in the granuloma tissue is the major mechanism of hypercalcemia in tuberculosis.

LETTER TO THE EDITOR
18.Left hand index finger predominance of Quincke pulse
Steven Yale, Halil Tekiner, Eileen Yale, Joseph Mazza
doi: 10.14744/nci.2020.04710  Pages 415 - 416
NCI-2019-0313

LookUs & Online Makale