ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 9 (3)
Volume: 9  Issue: 3 - 2022
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.The association between QT interval changes and the treatment protocols of COVID-19 patients
Yasar Sertbas, Kamil Ozdil, Sait Terzi, Selma Dagci, Bengu Saylan, Volkan Kizilay, Goktug Savas, Aysun Erdem, Meltem Sertbas, Habip Yilmaz, Cevdet Ugur Kocogullari
doi: 10.14744/nci.2022.86836  Pages 199 - 206
AMAÇ: Bu çalışmada COVID 19 hastalarında hidroksiklorokin, favipiravir ve moksifloksasinin birlikte veya tek başına kullanımı ile oluşabilecek QT, QTc ve QTc dispersiyon değişikliklerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: Çalışma, COVİD-19 tanısı konan 193 yatan hasta üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Hastaları kullandıkları ilaçlara göre grup-1: favipiravir, grup-2: favipiravir + hidroksiklorokin, grup-3: favipiravir + moksifloksasin ve grup-4: favipiravir + moksifloksasin + hidroksiklorokin olarak dört ayrı gruba ayırdık. Bunların tedavi öncesi ve sonrası QT parametrelerini kaydettik ve bu parametrelerdeki değişiklikleri SPSS istatistik programı ile değerlendirdik.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 63.1±17.7 idi. Grup 1 ve 2'de QT parametrelerinde hafif değişiklikler olmasına rağmen bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Grup 3'te QT ve QTc dispersiyonunda istatistiksel olarak önemli artışların meydana geldiği tespit edildi (p: 0.005 ve p: 0.018). Üçlü tedavinin uygulandığı 4. grupta ise sadece QTc değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar saptandı (p: 0.027). Her grup için QT parametrelerinde meydana gelen değişimleri karşılaştırdığımızda, ΔQTc dispersiyonunda anlamlı bir fark bulunmuş olup, post hoc analizlerinde bu farkın üçüncü gruptaki değişiklikler nedeni ile olduğu görülmüştür (p: 0.047).
SONUÇ: COVİD-19 enfeksiyonuna bakteriyel bir enfeksiyon eşlik ediyorsa ve moksifloksasinin tek başına veya hidroksiklorokin ile birlikte kullanılmasına ihtiyaç duyuluyorsa QT intervali uzamasına neden olabilecek ek risk faktörlerinin gözden geçirilmesi ve hastaların tedavi süresince EKG takibinin yapılması gerektiğini düşündük. (NCI-2021-10-1/R1)
OBJECTIVE: This study aimed to investigate the QT, QTc, and QTc dispersion changes that may occur with the use of hydroxychloroquine (HCQ), favipiravir, and moxifloxacin in combination or alone in COVID 19 patients.
METHODS: This study was retrospectively conducted on 193 inpatients diagnosed with COVID-19. We divided the patients into four separate groups due to their medications as, group-1: favipiravir, group-2: favipiravir + HCQ, group-3: favipiravir + moxifloxacin, and group-4: favipiravir + moxifloxacin + HCQ. We recorded their pre and post-treatment QT parameters of each group and evaluated the changes of these parameters with the SPSS statistical program.
RESULTS: The mean age of the patients was 63.1±17.7. In group 1 and 2, although there were slight changes in QT parameters, these results were not statistically significant. In group 3, significant increases in QT and QTc dispersion occurred (p=0.005 and p=0.018). In the 4th group where the triple therapy was applied, there was a significant increase only in the QTc values (p=0.027). When we compared the changes of QT parameters for each group, a significant difference was found in ΔQTc dispersion, and post hoc analysis showed that it was due to changes in the third group (p=0.047).
CONCLUSION: We thought that, if there is a COVID-19 infection with an additional bacterial infection, and if there is a need of using moxifloxacin alone or together with HCQ, additional risk factors that may cause QT interval prolongation should be reviewed and ECG monitoring of the patients should be performed during the treatment period.

3.Does DPP-4 inhibitor treatment affect the clinical outcomes of COVID-19 in type 2 diabetes mellitus patients?
Rumeysa Selvinaz Erol, Esra Cil Sen, Feyza Yener Ozturk, Zeynep Sarac, Gizem Leyla Kokoglu, Muhammed Masum Canat, Duygu Yildiz, Yunus Emre Aytekin, Dilek Yildiz Sevgi, Yuksel Altuntas
doi: 10.14744/nci.2022.34341  Pages 207 - 214
Giriş: Dipeptidil peptidaz inhibitör (DPP-4i) ile tedavinin, tip 2 diabetes mellitus (Tip 2DM) tanılı hastalarda, COVID-19 klinik ciddiyeti, COVID-19’a bağlı hastane içi mortalitesi ve taburculuk sonrası 3 aylık mortalite üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık.

Yöntem: Mart 2020 -Ekim 2020 tarihleri arasında COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılmış, tip2 DM tanılı 217 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar, DPP-4i kullananlar ve DPP-4i kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. DPP-4i kullananlar ile DPP-4i kullanmayanlar arasındaki demografik özellikler, laboratuvar parametreleri, eşlik eden risk faktörleri, eşlik eden komorbiditeler, hastane mortalitesi, klinik seyir ve taburculuk sonrası 3 aylık mortalite oranları karşılaştırıldı.

Bulgular: Hastanede kalış süresi DPP-4i kullanan grupta 10.96 ± 9.16 gün, DPP-4i kullanmayan grupta 12.22 ± 9.1 gün, her iki grup birlikte değerlendirildiğinde ise 11.91 ± 9.11 gün olarak belirlendi. DPP-4i kullananlar ve DPP-4i kullanmayanlar arasında hastanede yatış sürelerinin benzer olduğu saptandı (p=0,384). Mekanik ventilasyon ihtiyacı (p=0.478 OR 0.710 %95 CI, 0.274 ile 1.836) ve high flow nazal kanül ihtiyacı (p=0.457, OR 0.331 %95 CI 0.41 ile 2.67) DPP-4i kullananlar ve kullanmayanlar arasında benzerlik göstermekte idi. Hastane içi mortalitenin (p=0.208, OR 0.409 %95 CI, 0.117 ila 1.429) ve taburculuk sonrası 3 aylık mortalitenin de (p=0.383) DPP-4i kullananlar ve DPP-4i kullanmayanlar grupta benzer olduğu belirlendi.

Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, tip2 DM’li hastalarda, COVID-19 enfeksiyonuna yakalanmadan önce DPP-4i kullanımının, COVID-19’un klinik ciddiyeti, COVID-19’a bağlı hastane içi mortalite ve taburculuk sonrası 3 aylık mortalite üzerine etkisi olmadığını göstermiştir. (NCI-2021-11-11/R1)
OBJECTIVE: We aim to investigate whether the use of dipeptidyl peptidase inhibitors (DPP-4i) affects the severity of disease, hospital mortality, and 3-month post-discharge mortality in type 2 diabetes mellitus (T2DM) individuals with coronavirus disease 2019 (COVID-19) infection.
METHODS: The study included 217 patients with type 2 diabetes hospitalized due to COVID-19 between March and October 2020. The patients included in the study were divided into two groups those using DPP-4i and those not using DPP-4i. Demographic characteristics, laboratory parameters, accompanying risk factors, concomitant comorbidities, hospital mortality, clinical course, and 3-month post-discharge mortality were compared between the patients who used DPP-4i and those who did not use.
RESULTS: The duration of hospitalization was 10.96±9.16 days in the group using DPP-4i, 12.22±9.1 days in the group not using DPP-4i, and when both groups were evaluated together, it was determined as 11.91±9.11 days. The hospitalization periods were similar between DPP-4i users and non-DPP-4i users (p=0.384). The need for mechanical ventilation (p=0.478 OR 0.710 95% confidence interval [CI], 0.274–1.836) and high-flow nasal cannula (p=0.457, OR: 0.331, 95% CI: 0.41–2.67) were similar between DPP-4i users and non-users. It was determined that the mortality (p=0.208, OR: 0.409, 95% CI: 0.117–1.429) and 3-month post-discharge mortality (p=0.383) were similar in the group using DPP-4i and those not using DPP-4i.
CONCLUSION: This study demonstrated that the use of DPP-4i by patients with T2DM in catching COVID-19 does not affect the mortality due to COVID-19, the severity of COVID-19 disease, and 3-month post-discharge mortality.

4.Sleep disorders in higher education students: Modifiable and non-modifiable risk factors
Beatriz Minghelli
doi: 10.14744/nci.2021.44520  Pages 215 - 222
OBJECTIVE: Poor sleep quality among higher education students is a world public health problem that can lead to a decrease of the concentration and consequently the academic performance. This study aimed to determine sleep quality among higher education students and to verify its association with internet addiction and psychological disorders (anxiety and depression).
METHODS: The sample comprised 148 higher education students of the south of Portugal, being 108 (73%) female, aged between 18 and 54 years old. The measuring instrument included a sociodemographic questionnaire, the Pittsburgh Sleep Quality Index, the Internet Addiction Test, and the Hospital Anxiety and Depression Scale.
RESULTS: Fifty-five (37.2%) students had a good sleep quality, 77 (52%) poor sleep quality, and 16 (10.8%) a severe sleep disorder. Forty-one (27.7%) students said that they went to bed between 12: 00 am and 12.30 am and 37 (25%) between 11 pm and 11.30 pm. The sleep duration was 7: 08±1: 31. Fifty (48.1%) students who classified with poor sleep quality classified themselves as good sleepers (p≤0.001). Internet addiction was not associated with poor sleep quality. Students who present anxiety and/or depression symptoms had 0.31 (CI: 0.135–0.71; p=0.005) more probabilities to have sleep disorders compared to those who did not show these symptoms.
CONCLUSION: This study found that most of the analyzed students present a poor quality of sleep and this was associated with a presence of anxiety and/or depression. It becomes necessary to develop sleep hygiene education programs for prevention and treatment of sleep disturbances in this population. (NCI-2021-3-36/R2)

5.The frequency of dyslipidemia in patients with idiopathic tinnitus
Suleyman Erdogdu
doi: 10.14744/nci.2021.90187  Pages 223 - 227
Amaç: İdyopatik tinnituslu hastaların kan biyokimyasında dislipidemi varlığını araştırmak ve dislipideminin koroner arter hastalığına risk oluşturduğuna dikkat çekmek.
Yöntemler: İdyopatik tinnitus tesbit edilen 158 hasta grubu ile, tinnitusu olmayan kontrol grubu 160 hasta arasında, kan lipoprotein değerleri ile yaş ve cinsiyetleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar, istatistiki olarak değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
Bulgular: Toplamda 318 hastanın yarıdan fazlasında kan kolesterol seviyesi yüksekti. Her iki grupta da kolesterol ortalaması 215 mg/dl dir Ayrıca yüksek yoğunluklu lipoprotein(HDL) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) seviyeleri de normalden yüksek çıkmıştır. Ama tinnituslu hastaların serumundaki Kolesterol, HDL ve LDL sonuçlarının kontrol grubu ile karşılaştırılmasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p< 0.05). Buna karşın Tinnituslu hastaların serum trigliserid seviyeleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistik olarak anlamlı fark elde edilmiştir (p=0.001); Olguların kadın ve erkek sayıları yaklaşık olarak birbirine yakındır ve 50-60 yaş aralığındaki hasta sayısı daha çoktu. Yaş ortalaması 53 dür. Sonuçta tinnituslu hastaların çoğunluğu orta yaş grubunda olması ve yüksek lipoprotein değerlerine sahip olması nedeniyle, yaşamı tehdit eden koroner kalb hastalık riski artmaktadır.
Sonuç: Tinnitus yakınması ile başvuran hastalarda, serum lipoprotein değerlerinin yüksek olması tinnitusu ile direk ilişkisi olmayabilir, fakat hastada dislipideminin varlığı özellikle
koroner damarlarını etkileyerek koroner arter hastalıklarına yol açabileceği unutulmamalıdır. Bununla birlikte serum trigliserid seviyelerinin yüksek olması ile tinnitus arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca hastanın dislipidemisi varsa, dislipidemiyi tedavi etmek sağlıklı olacaktır. (NCI-2021-3-7/R2)
OBJECTIVE: We aimed to investigate the presence of dyslipidemia in blood biochemistry of patients with idiopathic tinnitus and to point out that dyslipidemia poses a risk to coronary artery disease.
METHODS: Blood lipoprotein values and age and gender were compared between 158 patients with idiopathic tinnitus and 160 patients without tinnitus. Results were statistically evaluated.
RESULTS: In total, more than half of 318 patients had high blood cholesterol levels. In both groups, the cholesterol average was 215 mg/dl. Furthermore, low density lipoprotein (LDL) and high density lipoprotein (HDL) levels were higher than normal. However, no statistically significant difference was determined in the comparison of Cholesterol, HDL, and LDL levels in both groups (p<0.05). However, serum triglyceride levels of patients with tinnitus were when compared with the control group, a statistically significant difference was found (p=0.001); The numbers of men and women were approximately close to each other and the number of patients between the ages of 50 and 60 was higher. The average age is 53. As a result, the risk of life-threatening coronary heart disease increases, as the majority of patients with tinnitus are in the middle age group and have high lipoprotein values.
CONCLUSION: In patients presenting with the complaint of tinnitus, high serum lipoprotein values may not be directly related to tinnitus. However, it should be remembered that the presence of dyslipidemia may affect coronary vessels and lead to coronary artery diseases. However, a significant correlation was found between high serum triglyceride levels and tinnitus. In addition, if the patient has dyslipidemia, it will be healthy to treat dyslipidemia.

6.Safety, efficiency, and treatment satisfaction in children with primary immunodeficiency receiving subcutaneous immunoglobulin treatment
Sevgi Bilgic Eltan, Ozlem Keskin, Mehmet Fatih Deveci
doi: 10.14744/nci.2020.16870  Pages 228 - 234
Giriş Primer İmmün Yetmezlik (PİY) olarak da bilinen Doğuştan İmmünite Kusurları olan hasta-lar, tekrarlayan bakteriyel enfeksiyonlara eğilimlidir ve bu hastalar genellikle ömür boyu IgG replasman tedavisi gerektirir. Bu sunumun amacı, subkutan immünoglobulin (SKİG) tedavisi alan PID hastalarında etkinlik, güvenlik ve hasta memnuniyetini değerlendirmek ve deneyimleri-mizi paylaşmaktır. Yöntemler Pediatrik Alerji ve İmmünoloji Kliniğimiz tarafından PİY tanısını ile izlenen ve SKİG tedavisine geçmeden önce düzenli intravenöz immünoglobulin tedavisi (İVİG) alan 21 hasta çalışmaya dahil edildi. Bulgular Çalışmaya toplam 21 hasta dahil edildi. Hastaların 10'u (% 47,6) kadın, 11'i (% 52,4) erkek ve yaş ortalaması 8,8±4,42 yıl idi. Hastalar-dan beşi, mülteci kampında yaşayan Suriyeli hastalardı. Hastaların eşik IgG düzeyleri, 3 ayda bir değerlendirildi. SKİG tedavisinin 3, 6 ve 12. haftalarında IgG seviyeleri, sırasıyla başlangıç İVİG seviyelerinden önemli ölçüde daha yüksekti, SKİG tedavisinin 3, 6 ve 12. ayları arasında anlamlı bir fark yoktu. SKİG tedavisi alan hastalarda enfeksiyon sıklığında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p: 0,003). SKİG tedavisi süresince toplam enfeksiyon oranı kişi başına yılda 4,1 idi. TSQM-9 memnuniyet anketine göre, yıllık hastaneye yatış oranı İVİG için hasta başına yılda 0,9 ve SKİG için hasta başına yılda 0,4 idi (p> 0,005) ve hastaların % 61,9'u tedaviden memnun, % 14,2'si biraz memnun,% 19'u çok memnun ve % 4,7'si memnun değildi. Memnuni-yet kriterleri değerlendirildiğinde, hastaların en çok (% 71) damar yolu problemlerinin olmaması ve evde kendi kendine uygulama yapabilme rahatlığından memnun oldukları görüldü. Tartışma SKİG tedavisi, yüksek serum IgG seviyelerine, azalmış enfeksiyon sıklığına neden olur ve yük-sek hasta memnuniyeti ile PİYli hastalarda güvenli, etkili ve iyi tolere edilen bir tedavi alternatifi olabilir. (NCI-2020-0331.R1)
OBJECTIVE: Patients with Inborn Errors of Immunity, also known as Primary Immunodeficiency (PID), are prone to recurrent bacterial infections and these patients often require lifelong IgG replacement therapy. The aim of this presentation is to evaluate the efficacy, safety, and patient satisfaction in PID patients receiving subcutaneous immunoglobulin (SCIG) treatment and to share our expe-riences.
METHODS: Twenty-one patients who were followed up with the diagnosis of PID by our Pediatric Allergy and Immunology Clinic and received regular intravenous immunoglobulin therapy (IVIG) befo-re starting SCIG treatment were included in the study.
RESULTS: A total of 21 patients were included in the study. 10 of the patients (47.6%) were female, 11 (52.4%) were male, and the mean age was 8.8±4.42 years. Five of the patients were Syrian patients living in the refugee camp. Threshold IgG levels of the patients were evaluated every 3 months. IgG levels were significantly higher than baseline IVIG levels at weeks 3, 6, and 12 of SCIG treatment, respectively. There was no significant difference between 3rd, 6th and 12th months of SCIG treatment. A statistically significant decrease was observed in the frequency of infections in patients who received SCIG treatment (p=0.003). During SCIG treatment, the total infection rate was 4.1/person/year. According to the TSQM-9 satisfaction questionnaire, the annual hospitalization rate was 0.9/patient/year for IVIG and 0.4/patient/year for SCIG (p>0.005), and 61.9% of patients were moderately satisfied, 14.2%. 19% were very satisfied and 4.7% were not satisfied with the treatment. When the satisfaction criteria were evaluated, it was observed that the patients mostly (71%) were satisfied with the absence of vascular access prob-lems and the comfort of self-application at home.
CONCLUSION: SCIG therapy causes high serum IgG levels and a reduced frequency of infections and can be a safe, effective, and well-tolerated treatment alternative in patients with PID with high patient satisfaction.

7.Relationship between Vitamin D level and metabolic parameters in obese children and response to Vitamin D treatment
Dilek Damla Saymazlar, Ozlem Kara, Betul Biner Orhaner
doi: 10.14744/nci.2021.15870  Pages 235 - 240
Amaç: Çocuklarda vitamin D eksikliği sık görülmektedir. Vitamin D’nin kemik sağlığı üzerindeki etkileri iyi bilinmektedir. Bununla birlikte obez çocuklarda vitamin D’nin glikoz ve lipid metabolizması üzerindeki etkisi tartışmalıdır. Bu çalışmayla obezlerde serum vitamin D seviyesi ile glukoz, lipid ve kemik metabolizması arasındaki ilişkiyi tespit edilecek, vitamin D eksikliği olan hastalarda vitamin D verilmesinden sonra insulin direncindeki değişikliğe bakılacaktır.
Metot: Çalışmaya yüzelli obez hasta alındı. Hastalar vitamin D düzeyine göre iki gruba ayrıldı. Vitamin D düzeyi (serum 25(OH)D) düzeyi <20 ng/ml olanlar çalışma grubu, ≥20 ng/ml olanlar kontrol grubu olarak belirtildi. İki grubun vücut yağ kitlesi, fiziksel ve laboratuvar bulguları karşılaştırıldı. Üstelik çalışma grubundaki hastalara vitamin D tedavisi verildi (vitamin D 2000 IU/g, 24 hafta). Tedavi öncesi ve sonrası glukoz ve insülin seviyeleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışma grubunda vücut yağ kitle ve yüzdesi kontrol grubuna göre daha fazla saptandı. Çalışma grubunda insülin direnci daha yüksekti. Çalışma grubunda tedavi sonrası belirgin kilo kaybı gözlendi. Insülin direncinde düşüş saptandı.
Sonuç: Düşük yan etkiler ve düşük D vitamini maliyeti göz önüne alındığında obez hastalarda serum D vitamini düzeylerinin belirlenmesi ve D vitamini eksikliği olanlara tedavi uygulanması makul bir yaklaşım olacaktır. (NCI-2020-0396.R1)
OBJECTIVE: Vitamin D deficiency is common in children. The effects of Vitamin D on bone health are well-known. However, its effect on glucose and lipid metabolism in obese children remains controversial. This study projected to evaluate the association between Vitamin D level and glucose, lipid, and bone metabolism parameters in obese children. In addition, the objective of the study was to determine the change in insulin resistance after Vitamin D replacement therapy in obese children with Vitamin D deficiency.
METHODS: Hundred fifty children with obesity were included in our retrospective cross-sectional study. The patients were separated into two groups as the study group (serum 25(OH)D level <20 ng/ml) and the control group (serum 25(OH)D level ≥20 ng/ml). Physical examination, body fat mass, and laboratory findings of the two groups were compared. Moreover, patients in the study group were supplemented with Vitamin D 2000 IU/d for 24 weeks. Glucose, insulin levels were analyzed before and after treatment.
RESULTS: Body fat mass and percentage were evaluated as more raised in the study group than those in the control group. The study group had a higher level of insulin resistance. There was a significant loss in body weight of patients after treatment in the study group and insulin resistance of the study group decreased after Vitamin D3 treatment.
CONCLUSION: Considering the low side effects and affordability of Vitamin D, it would be a reasonable approach to identify serum Vitamin D levels in obese children and to administer a treatment to those with Vitamin D deficiency.

8.Evaluation of neuropathic pain with diverse pathophysiologies in childhood cancers
Hilal Susam Sen, Tugce Aksu Uzunhan
doi: 10.14744/nci.2021.60133  Pages 241 - 247
Amaç: Nöropatik ağrı, somatosensoriyel sinir sistemini etkileyen hasar veya hastalıktan kaynaklanan bir ağrıdır. Bu çalışmanın amacı nöropatik ağrılı pediatrik kanser hastalarının klinik özelliklerini, patofizyolojilerini ve uygulanan tedavileri değerlendirmektir.
Yöntem: Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk onkoloji kliniğinde Ocak 2015-Nisan 2019 tarihleri arasında izlenen 5-18 yaş arası nöropatik ağrısı olan kanserli hastalar çalışmaya dahil edildi.
Nöropatik ağrı, karıncalanma, yanma ve batma olarak tanımlandı. Akut lenfoblastik lösemili ve beyin tümörlü hastalar çalışma dışı bırakıldı. Pediatrik kanser hastalarının sayısı da kaydedildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, kanser tanısı, nöropatik ağrı özellikleri ve nedenleri, tedavileri ve bu tedavilere yanıtları geriye dönük olarak incelendi ve patofizyolojik mekanizmalarına göre nöropatik ağrı grupları oluşturuldu.
Bulgular: Çocukluk çağı kanserleri nedeniyle izlenen 160 hastanın 26'sında (% 16) nöropatik ağrı saptandı. Ortalama yaş 11,8 ± 4 yıldı. Hastaların 10'u (% 38,4) kız, 16'sı (% 61,5) erkekti. Osteosarkom 10 (% 38) hastada en sık görülen tanıydı. Nöropatik ağrının en sık nedeni 9 (% 35) hastada bir sinir / kök / omurilik basısı ve ikinci en sık ekstremite koruyucu cerrahi ile ilişkiliydi. Nöropatik ağrı, çoğu vinkristin ile olmak üzere 5 (% 19) hastada kemoterapi ile ilişkili bulundu. Tedavide 22 (% 85) hastaya Gabapentin verildi. Hastalık evresi ilerledikçe opioid uygulaması daha yaygındı (p <0.05). Hastaların 19’unda (% 73) tedaviye iyi veya kısmi yanıt elde edildi.
Sonuç: Nöropatik ağrı çocukluk çağı kanserlerinde ortaya çıkabilir ve kanserin kendisi, kemoterapi, cerrahi tedavi ve yaygın hastalıkla ilgilidir. Standart bir protokol olmamasına rağmen, gabapentin ve ileri evre hastalar için opioidler en sık kullanılan tedavi seçenekleridir. (NCI-2021-2-21/R1)
OBJECTIVE: Neuropathic pain (NP) is caused by damage or disease affecting the somatosensory nervous system. The aim of this study was to evaluate the clinical characteristics, pathophysiologies, and treatments applied in pediatric cancer patients with NP.
METHODS: Patients with cancer having NP between 5 and 18 years of age who were followed up in the pediatric oncology clinic of Okmeydani Training and Research Hospital between January 2015 and April 2019 were included in this study. NP was described as tingling, burning, and stinging. Patients with acute lymphoblastic leukemia and brain tumors were excluded from the study. A number of pediatric cancer patients were also recorded. Patients’ age, gender, cancer diagnosis, NP characteristics and causes, treatments, and response to those treatments were investigated retrospectively and groups of NP according to their pathophysiological mechanism were established.
RESULTS: NP was found in 26 (16%) of 160 patients followed up for childhood cancers. The average age was 11.8±4 years. Ten of the patients (38.4%) were female, and 16 (61.5%) were male. Osteosarcoma was the most common diagnosis in 10 (38%) patients. The most common cause of NP was compression of a nerve/root/spinal cord in 9 (35%) patients and the second most common was related with limb-sparing surgery. NP was found to be associated with chemotherapy (CT) in 5 (19%) patients, mostly with vincristine. Gabapentin was administered in a total of 22 (85%) patients for treatment. Opioid administration was more common as the disease stage progressed (p<0.05). A good or partial response to treatment was achieved in 19 (73%) patients.
CONCLUSION: NP can occur in childhood cancers and is related to the cancer itself, CT, surgical treatment, and disseminated disease. Although there is no standard protocol, gabapentin and, for advanced-stage patients, opioids are the most commonly used treatment options.

9.Escitalopram co-prescription in anastrozole-treated breast cancer patients
Hazan Ozyurt, Sevgi Ozden, Cengiz Gemici, Elif Esra Kucukibrahimoglu, Hatice Odabas, Neset Nesetoglu, Durisehvar Unal, Pinar Uler, Gokhan Yaprak, Huseyin Tepetam, Mahmut Gumus, Mehmet Zafer Gören
doi: 10.14744/nci.2022.48264  Pages 248 - 255
Giriş: Bu çalışmada postmenopozal meme kanseri hastalarında eş-zamanlı essitalopram tedavisinin plazma anostrozol düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı.
Yöntem: Eş-zamanlı anastrozol ve essitalopam tedavisi alan toplam 24 post-menopozal opere meme kanseri hastası çalışmaya dahil edildi. Essitalopram tedavisine başlanmadan önce ve 1 aylık tedavi sonrasında kan örnekleri alınarak, plazma anastrozol ve estradiol düzeyleri ölçüldü.
Bulgular: Bazal plazma anastrozol düzeylerinde, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), tümor evresi, önceki anti-neoplastik tedaviler, eş-zamanlı ilaçlar ve serum estradiol düzeyleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmedi. Toplamda 17 hasta 1 aylık essitalopram tedavisini tamamlarken, 7 hasta tedaviyi ilk hafta içinde bıraktı. Bazal anastrozol düzeyleri 24 hasta genelinde 26.1±2.4 ng/mL olarak bulundu. 1 aylık essitalopram tedavisini tamamlayan 17 hastada plazma anastrozol düzeylerinde anlamlı artış görüldü (24.5±2.3 ng/mL ve 32.2±3.2 ng/mL, p<0.05). Alt-grup analizlerinde 1 aylık essitalopram tedavisi obez (VKİ>29 kg/m2) hastalarda plazma anastrozol düzeylerinde anlamlı artışa (23.1±2.8 ve 35.9±4.7 ng/mL, p<0.01) neden olurken obez olmayan hastalar arasında bu anlamlılık saptanmadı. Estradiol düzeyleri %75 hastada <10 pg/mL olup, essitalopram tedavisinin eklenmesi estradiol düzeylerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmadı.
Sonuç: Eş-zamanlı essitalopram tedavisi, plazma anastrozol düzeylerinde anlamlı artışa yol açarken, serum estradiol düzeylerinde bir değişim gözlenmedi. Eş-zamanlı anastrozol ve essitalopram tedavisi alan hastalarda, özellikle obez olanlarda, yakın takibin önemini vurgulamakta ve terapötik ilaç monitorizasyonunun bu açıdan potansiyel rolüne işaret etmektedir. (NCI-2021-11-8/R1)
OBJECTIVE: The purpose of the study was to evaluate the impact of escitalopram co-prescription on plasma anastrozole levels in post-menopausal breast cancer patients.
METHODS: A total of 24 post-menopausal operated breast cancer patients co-prescribed with escitalopram and anastrozole were included. Blood samples were collected, before and 1-month after the onset of escitalopram to analyze plasma anastrozole and estradiol levels.
RESULTS: No significant difference was noted in basal plasma anastrozole levels with respect to age, body mass index (BMI), tumor stage, previous antineoplastic treatments, concomitant medications, and serum estradiol levels. Overall, 17 patients completed the 1-month escitalopram treatment, while 7 patients discontinued escitalopram within the 1st week of the treatment. Basal anastrozole levels of 24 patients were 26.1±2.4 ng/mL. Among 17 patients who continued 1-month escitalopram treatment was associated with significant increase in plasma anastrozole levels (24.5±2.3 ng/mL to 32.2±3.2 ng/mL, p<0.05). Notably, 1-month escitalopram use was associated with significant increase in plasma anastrozole levels only in the subgroup of obese (BMI >29 kg/m2) patients (23.1±2.8 to 35.9±4.7 ng/mL, p<0.01), while no such interaction was noted among non-obese patients. The estradiol levels of the patients were below ≤10 pg/mL in 75% of patients and no change occurred after escitalopram administration.
CONCLUSION: Escitalopram co-prescription resulted in significant increase in plasma anastrozole levels without affecting the serum estradiol levels. Our findings emphasize the need for close monitoring in case of concomitant use of anastrozole and escitalopram, especially in obese patients and the potential role of therapeutic drug monitoring.

10.Differentiation of multiple myeloma and metastases with apparent diffusion coefficient map histogram analysis
Murat Baykara, Mustafa Yildirim
doi: 10.14744/nci.2021.59376  Pages 256 - 260
Amaç
Multipl miyelom ve metastaz yaygın malign kemik iliği lezyonlardır. Benzer radyolojik bulgular nedeniyle birbirinden ayırt etmek zor olabilir. Bu çalışmanın amacı, multipl miyelom ve metastaz ayrımında, difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ile histogram analizinin yararlılığını belirlemekti.
Metot
DAG (b = 0, 1000 s/mm2) ile 3T MR görüntülemesi yapılmış Multiple miyelom tanılı 20 hasta ve metastaz tanılı 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların kontrastlı kas iskelet MR görüntülemesinde, multipl kontrastlanan nodüler kemik lezyonları vardı. ADC haritasında bu lezyonlardan histogram analizi yapıldı. Ortalama, minimum, medyan, maksimum, histogramın standart deviasyonu (standart deviation of histogram), entropi (entropy), üniformite (uniformity), çarpıklık (skewness), diklik (kurtosis), size % lower, size % upper, size % mean (%L, %U and %M ) değerleri hesaplandı. Her iki grubun sonuçları karşılaştırıldı.
Bulgular
Ortalama, minimum, medyan, maksimum, standart deviasyon ve varyans değerleri multiple miyelomda, anlamlı olarak metastazdan daha düşüktü (p<0.001). Ortalama değer için ROC analizi yapıldığında, eğri altında kalan alan (AUC) = 1.000 ve kesim değeri olarak 766.076 seçildiğinde, iki grup %100 sensitivite ve spesifite ile ayrılabilmekteydi.
Sonuç
ADC histogram analizi, metastaz ve multipl miyelom ayrımında kullanılacak bir yöntem olarak düşünülebilir. (NCI-2020-0263)
OBJECTIVE: Multiple myeloma and metastasis are common malignant bone marrow lesions. It may be difficult to distinguish from each other due to similar radiological findings. This study aimed to determine the usefulness of histogram analysis with diffusion-weighted imaging (DWI) in the differentiation of multiple myeloma and metastasis.
METHODS: Twenty patients with multiple myeloma and 20 patients with metastasis who underwent 3T magnetic resonance (MR) imaging with DWI (b=0, 1000 s/mm2) were enrolled. All patients had multiple enhancing nodular bone lesions on contrast-enhanced musculoskeletal MR imaging. Histogram analysis was performed from these lesions on the apparent diffusion coefficient (ADC) map. The mean, minimum, median, maximum, standard deviation of the histogram, variance, entropy, uniformity, skewness, kurtosis, size %lower, size %upper, and size %mean values were measured. Results of both groups were compared.
RESULTS: The mean, minimum, median, maximum, standard deviation, and variance values were found to be significantly lower in multiple myeloma than metastasis (p<0.001). When ROC analysis was performed for mean value, the area under the curve=1.000 and when threshold value was selected as 766.076, two groups could be differentiated with 100.0% sensitivity and 100.0% specificity.
CONCLUSION: ADC histogram analysis can be considered as a method to be used in the differentiation of metastases and multiple myeloma.

11.Early-onset basal cell carcinoma; wide case series at a single tertiary center in middle Anatolia
Ayse Nur Ugur Kilinc, Zeynep Bayramoglu, Yasar Unlu
doi: 10.14744/nci.2020.78872  Pages 261 - 265
AMAÇ
Bazal hücreli karsinom (BHK) yaşlılar arasında yaygın bir hastalık olsa da nadiren gençlerde de görülebilir. Bu çalışma genç hastalardaki bazal hücreli karsinom olgularının risk faktörlerini ve özelliklerini araştırmayı amaçlamıştır.
METOD
2010-2020 yılları arasında üçüncü basamak tek merkezde bazal hücreli karsinom tanılı hastaların patoloji raporları retrospektif olarak gözden geçirildi. 35 yaşın altındaki bazal hücreli karsinom tanılı hastalar analize dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları hastane bilgi sisteminden ulaşılarak kaydedildi.
BULGULAR
Çalışmamızda 20 tanesi bayan 12 tanesi erkek 32 hasta mevcuttur. 1 erkek hasta ve 5 bayan hasta 18 yaşın altında idi.eşlik eden risk faktörleri 6 hastada mevcuttur.26 hastada bilinen risk faktörü mevcut değildi. Hastaların takiplerinde metastaz ve rekürrens hiç bir hastada mevcut değildi.
SONUÇ
Literatürdeki bilgilerin aksine, çalışmamızda genç yaşta bazal hücreli karsinom olgularında agresif özelliklere rastlanmamıştır. Erken başlangıçlı BHK ile ilişkili risk faktörlerini anlamak, önleme stratejilerinin tasarlanması ve erken teşhis için önemlidir. Bu nedenle BKH, genç popülasyondaki deri lezyonlarının ayırıcı tanısında olmalıdır. Ayrıca erken başlangıçlı BHK ile karşılaştığımızda, eşlik edebilen risk faktörlerini ve sendromları da unutmamalıyız. (NCI-2020-0318.R1)
OBJECTIVE: Although basal cell carcinoma (BCC) is prevalent in the older population, it can be rarely seen in younger people. This study aims to investigate the risk factors and characteristics of BCC in young patients.
METHODS: Pathology reports in a single tertiary care institution between 2010 and 2020 were retrospectively reviewed. Patients under the age of 35 who were diagnosed with BCC were included for the analysis. Data were gathered from medical records and pathology reports. Demographic characteristics, accompanying pathologies, and clinical findings of these patients were analyzed.
RESULTS: There were a total of 32 patients in our cohort. Out of 32 patients, 20 were female and 12 were male. One male patient and five female patients were younger than 18. An accompanying risk factor (Gorlin syndrome, XP, renal transplantation, etc.) was present in six patients. There were no known additional diseases or risk factors in 26 patients. Metastasis and recurrence were not reported in any of our patients. Contrary to the information in the literature, the patients with BCC at a young age were not found more aggressive in our study.
CONCLUSION: Contrary to the information in the literature, the patients with BCC at a young age were not found more aggressive in our study. Understanding the risk factors associated with BCC is essential for designing prevention strategies and favoring early diagnosis. Awareness of early-onset BCC aids in early diagnosis and treatment of the disease. Therefore, BCC should be in the differential diagnosis of skin lesions in the young population. In addition, when we encounter early-onset BCC, we should not forget the accompanying risk factors and syndromes.

12.Processed meat products and snacks consumption in ADHD: A case–control study
Sumeyye Akin, Fatih Gultekin, Ozalp Ekinci, Arzu Kanik, Busra Ustundag, Mohammad B. Abdulrazzaq Al- Bayati, Cemre Yasoz
doi: 10.14744/nci.2021.64497  Pages 266 - 274
Amaç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) “sağlıksız” yiyecek tüketimleri ile ilişkilendirilse de bu konudaki çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın amacı DEHB ve semptomları ile işlenmiş et ürünleri ve atıştırmalık tüketimi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Yöntem: Çalışma, yaşları 6-17 arasında bulunan 169’u DEHB (38 kız, 131 erkek) 221’i sağlıklı kontrol (93 kız, 128 erkek) olmak üzere 390 çocuk üzerinde yürütülmüştür. Besin tüketimleri, işlenmiş et ürünleri ve atıştırmalıkların yer aldığı 18 besini içeren düzenlenmiş besin tüketim sıklığı ölçeği ile değerlendirilmiştir. DEHB semptomlarının değerlendirilmesinde öğretmenlerden ve ebeveynlerden alınan Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (T-DSM-IV-Scale) ve Conners’ Derecelendirme Ölçeği (CTRS, CPRS) kullanılmıştır.
Bulgular: DEHB’li çocukların kontrole kıyasla daha fazla işlenmiş et ürünü, süt bazlı atıştırmalık ve çikolata-şekerleme tükettiği görülmüştür (p<0,05). DEHB semptom puanları ile tüm atıştırmalıkların tüketim miktarı, çikolata-şekerleme tüketim miktarı; sucuk, çikolata, şekerleme, jelibon, kek ve sürme çikolata tüketim sıklığı arasında pozitif korelasyon gözlenmiştir (p <0,05).
Sonuç: DEHB’li çocuklar, sağlıklı yaşıtlarına kıyasla doymuş yağ ve şekerden zengin besinleri daha fazla tüketmektedir. Ayrıca DEHB’li çocukların işlenmiş besin tüketimleri semptomları ile ilişkili olabilir. (NCI-2020-0390.R1)
OBJECTIVE: Attention-deficit hyperactivity disorder (ADHD) has been linked to “unhealthy” food consumption, but the studies in this area are insufficient. The aim of this study is to investigate the relationship between ADHD/related symptoms and processed meat products and snack consumption.
METHODS: This study was conducted on 390 children aged between 6 and 17 with 169 ADHD (38 Girls, 131 Boys) and 221 healthy controls (93 Girls, 128 Boys). Food consumption was evaluated by a modified food frequency questionnaire, including 18 food containing processed meat products and snacks. ADHD symptoms were evaluated by the teacher and parent Turgay DSM-IV-Based Child and Adolescent Disruptive Behavioral Disorders Screening and Rating Scale (T-DSM-IV-Scale) and Conners’ Rating Scale (CPRS, CTRS).
RESULTS: Children with ADHD consumed more processed meat products, milk-based desserts, and chocolate-sweets than controls (p<0.05). A positive correlation was observed between the ADHD symptom scores and the consumption amount of all snacks, the amount of chocolate-sweets consumption, the frequency of consumption of sujuk, chocolate, jelly beans, sweets, cakes, and chocolate spread (p<0.05).
CONCLUSION: Children with ADHD consume more foods rich in saturated fat and sugar than their healthy peers. Processed food consumption of children with ADHD may be associated with ADHD symptoms.

CASE REPORT
13.Extracorporeal membrane oxygenation experience in COVID-19 pandemic: Report of two cases
Duygu Demiriz Gulmez, Elvan Tekir Yilmaz, Meltem Karamustafa, Ismail Olgun Akkaya, Pınar Tekin
doi: 10.14744/nci.2020.86094  Pages 275 - 278
Dünyada yüz binlerce insanın enfekte olduğu yeni koronavirüs hastalığı, asemptomatik seyirden şiddetli akut solunum sıkıntısı sendromuna (ARDS) kadar değişen tablolarda ortaya çıkar. Entübe edilen hastalarda mortalitenin yüksek olması nedeniyle uygulanan son seçenek tedavilerden biri de ekstrakorporeal membran oksijenasyonudur (ECMO). Bununla birlikte, ECMO tedavisi karmaşık bir tedavi olduğundan, kar zarar oranı iyi belirlenmelidir. Bu sebeple kliniğimizde ECMO tedavisi uyguladığımız iki olguyu paylaşmayı amaçladık. Başarılı bir sonuç elde edemesek de, ECMO'nun COVID-19 tedavisindeki yerini daha iyi anlamak için yeni deneyimlerin paylaşılması gerektiğine inanıyoruz. (NCI-2020-0260)
The new coronavirus disease, in which 100,000 of people are infected in the world, appears in tables ranging from asymptomatic course to severe acute respiratory distress syndrome. Extracorporeal membrane oxygenation (ECMO) is one of the salvage treatments applied in intubated patients due to high mortality. However, since ECMO treatment is a complicated treatment, the gain loss rate should be determined well. We aimed to share two cases that we applied ECMO treatment in our clinic. Although we could not achieve a successful result, we believe that new experiences should be shared in order to better understand the place of ECMO in coronavirus disease 2019 treatment.

14.A rare case of acute rheumatic fever with three different types of atrioventricular blocks in the same patient
Kahraman Yakut, Busra Eybek, Elif Erolu, Mehmet Karacan
doi: 10.14744/nci.2020.69370  Pages 279 - 281
Akut romatizmal ateş (ARA) grup A streptokok farenjiti sonrası gelişen otoimmün sistemik bir hastalıktır. Akut romatizmal ateş seyrinde en sık görülen ileti bozukluğu birinci derece atriyoventriküler (AV) blok olmakla birlikte, diğer ileti kusurları da görülebilmektedir. İleti bozukluğu saptanan akut romatizmal ateşli hastalarda ileti bozukluklarından genellikle biri bildirilmiştir. Bu çalışmada akut romatizmal ateşin akut seyri esnasında üç farklı ileti bozukluğunun (I. derece AV blok, II. derece tip 1 AV blok ve komplet AV blok) eşlik ettiği 15 yaşındaki hastayı sunduk. Çarpıntı şikâyeti ile acil polikliniğe başvuran 15 yaşındaki erkek hastanın fizik muayenesinde disritmi dışında özellik yoktu. Elektrokardiyogramda II. derece tip I AV blok saptanan hastanın akut faz reaktanları pozitif saptandı. Yatışının ikinci gününde her iki diz ve ayak bileğinde artralji, sağ ayak birinci metatarsofalangeal ekleminde artrit bulgusu gelişti. Ekokardiyografisinde romatizmal karakterde orta derece mitral kapak yetersizliği saptandı. Hastaya ARA tanısı konularak anti-enflamatuar tedavi (Naproksen sodyum) başlandı ve benzatin penisilin G intramuskuler uygulandı. Hastanın 24 saat ritim holterinde I. derece AV blok ve kısa süreli III. derece AV blok saptandı. Olgunun izleminde II ve III. derece ritim bozuklukları yeniden saptanmadı, I. derece AV blok ise tedavinin üçüncü haftasında düzeldi. Akut romatizmal ateş seyrinde birinci, ikinci ve üçüncü derece AV bloklar ortaya çıkabilmektedir. Disritmilerin etiyolojik araştırmasında ARA özellikle akılda tutulmalıdır. (NCI-2019-0350.R1)
Acute rheumatic fever (ARF) is a systemic autoimmune disease that results from abnormal immune response to group A streptococcus pharyngitis. Although first-degree atrioventricular (AV) block is the most common rhythm problem associated with the disease, other conduction abnormalities also could be seen. We reported three different types of conduction defects (first-degree AV block, second-degree AV block, and complete AV block) in a 15-year-old case diagnosed with ARF. A 15-year-old male patient presented with palpitation. Physical examination findings were unremarkable except dysrhythmic heart sounds. Acute phase reactants were positive, and electrocardiogram showed second-degree type I AV block at hospital admission. In the 2nd day of admission, right first metatarsophalangeal arthritis as well as arthralgia involved both knees and ankles developed. Echocardiography revealed moderate rheumatic mitral regurgitation. First-degree AV block with brief complete AV block episode was seen on 24 h rhythm Holter recordings. Based on clinical and laboratory findings, ARF diagnosis was made and anti-inflammatory therapy (naproxen sodium) with benzathine penicillin G was started to the patient. First-degree AV block lasted 3 weeks and other conduction disorders were not seen again first, second, and complete AV block which could be seen during ARF episode and ARF should be considered as a one of the causes of arrhythmias.

15.Toxoplasmic encephalitis after allogeneic hematopoietic stem cell transplantation
Feyza Izci Çetinkaya, Necati Mumcu, Gamze Kalin Unuvar, Aysegul Ulu Kilic, Leylagul Kaynar
doi: 10.14744/nci.2020.66049  Pages 282 - 285
Giriş: Toksoplazma ensefaliti hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) sonrası nadir görülen ancak sıklıkla yaşamı tehdit eden bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu gibi durumlarda erken teşhis ve tedaviye erken başlanması hayati önem taşır.
Olgu: Akut miyeloid lösemi (AML) tanısı konulan ve HKHT uygulanan bir hastada gelişen serebral toksoplazmoz vakasını sunduk.Toksoplazma ensefaliti tanısı, beyin omurilik sıvısından (BOS) bakılan polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi ve kraniyal manyetik rezonans görüntüleme (MRI) taraması ile konuldu. Hasta trimetoprim-sülfametoksazol (TMP-SMX) ve klindamisin kombinasyonu ile tedavi edildi. Ancak tedavisinin on beşinci gününde nozokomiyal enfeksiyon nedeni ile öldü.
Sonuç: Nörolojik semptomları olan ve beyin lezyonları ile başvuran HKHT sonrası bir hastada Hayatı tehdit eden bu enfeksiyon düşünülmelidir. PCR, toksoplazmoz için önemli ve hızlı bir tanı aracıdır. Kraniyal görüntüleme taraması ve PCR, teşhis için birlikte kullanılmalıdır. (NCI-2020-0319.R1)
Cerebral toxoplasmosis is a rare but often life-threatening infection after hematopoietic stem cell transplantation (HSCT). In such cases, early diagnosis and initiation of treatment are vital. We describe a case of cerebral toxoplasmosis in a patient who underwent HSCT for acute myeloid leukemia. Infection was diagnosed with polymerase chain reaction (PCR) test of cerebrospinal fluid and cranial magnetic resonance imaging scan. The patient treated with trimethoprim-sulfamethoxazole and clindamycin combination. However, she died from nosocomial infection after 15 days of treatment. This life-threatening infection should be considered in a patient who is post-HSCT present with neurologic symptoms and brain lesions. PCR is an important and rapid diagnostic tool for toxoplasmosis. Cranial imaging scan and PCR should be used together to diagnosed.

16.Catheter ablation of para-hisian premature ventricular contractions using electroanatomical mapping: Approaches and pitfalls
Gokhan Aksan, Osman Can Yontar, Ahmet Yanik, Guney Erdogan, Ugur Arslan
doi: 10.14744/nci.2020.47897  Pages 286 - 289
58 yaşında erkek hasta çarpıntı şikayeti ile kardiyoloji polikliniğine başvurdu. 12 derivasyonlu başvuru elektrokardiyografisinde (EKG), sol dal bloğu konfigürasyonunda, derivasyon I ve aVL de monomorfik R dalgası olan, prekordiyal transizyonu V3 de gözlenen monomorfik bigemine ventriküler erken vurular (VEV) saptandı. Hastaya kardiyak elektrofizyolojik çalışma (EFÇ) yapıldı. Üç boyutlu elektroanatomik sistem ile aktivasyon haritalaması yapıldı. VEV esnasında en erken ventriküler aktivasyon, büyük his potansiyelinin (0.6 mV) gözlendiği parahisian bölgede gözlendi. Atriyoventriküler blok riski nedeni ile his potansiyel amplitüdünün küçük olduğu, AV oranın <1 olduğu ve QRS başlangıcından 37 msn erken ventriküler aktivasyon olan bölgeye radyofrekans (RF) ablasyon planlandı. Ardından irrigasyonlu RF akım distal his bölgesine başlangıç olarak 15 W ile verildi, sonra VEV baskılanmaya başlayınca akım kademeli olarak 25 W yapıldı ve toplamda 90 saniye RF uygulandı. Ablasyondan sonra isoproterenol infüzyonu altında sağ ventrikülden burst uyarılar ile VEV/VT gözlenmedi. Kademeli RF enerji uygulaması ve detaylı aktivasyon haritalaması ile büyük his potansiyelinden olan uzaklık parahisian VEV ablasyonunda başarı şansını artırmaktadır. (NCI-2020-0101.R1)
A 58-year-old female patient presented at cardiology outpatient clinic with palpitation. The 12-lead electrocardiography on admission revealed monomorphic bigeminy premature ventricular contractions (PVCs) showed a left bundle-branch block configuration, monophasic R wave in lead I and aVL and precordial transition in V3 lead. Cardiac electrophysiological study was performed to patient. Activation mapping guided by three-dimensional electroanatomic system was done. The earliest ventricular activation was observed in the para-hisian region with the largest His potential (0.6 mV) during PVC. Due to the risk of atrioventricular (AV) block, radiofrequency (RF) ablation was planned to the region, where the His potential amplitude was lower (0.2 mV), the AV ratio was <1, and ventricular activation preceded the QRS onset by 37 ms. Subsequently, irrigated RF current was delivered in the distal His region with power starting at 15 W after PVC was suppressed, RF delivery was applied for a total of 90 s with gradually increasing power to 25 W. After ablation, under isoproterenol infusion, burst pacing from the right ventricle no PVCs/VTs was observed. A gradual RF energy application, a detailed activation mapping, and the distance from the largest His potential increase the likelihood of success in para-hisian PVC ablation.

REVIEW
17.Serum apelin levels and cardiovascular diseases
Lutfu Askin, Husna Sengul Askin, Okan Tanrıverdi, Ali Gokhan Ozyildiz, Hakan Duman
doi: 10.14744/nci.2021.33427  Pages 290 - 294
Apelin, 77 amino asitli bir prepropeptit olarak sentezlenen, G proteinine bağlı bir reseptör endojen ligandıdır. Artan apelin ekspresyonu, kardiyomiyositler dahil birçok kardiyovasküler dokuda mevcuttur. Periferik vazodilatatördür ve ventriküler kasılmanın en güçlü uyarıcılarından biridir. Apelin, hem kan basıncının düzenlenmesi hem de miyokardiyal performans için değerli bir terapötik olabilir. Apelinin kardiyovasküler patofizyolojisi için daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır. Bu derlemede apelin düzeyinin kardiyovasküler hastalıklardaki önemini tartışacağız. (NCI-2021-1-52)
Apelin is a G protein-linked receptor endogenous ligand, synthesized as a 77-amino acid pre-propeptide. Increased expression of apelin is present in many cardiovascular (CV) tissues, including cardiomyocytes. It is a peripheral vasodilator and one of the most potent stimulants of ventricular contraction. Apelin may be a valuable therapeutic for both blood pressure regulation and myocardial performance. More information is needed for the CV pathophysiology of apelin. We will discuss the importance of apelin level in CV diseases in this review.

LookUs & Online Makale