ISSN: 2148-4902 | E-ISSN: 2536-4553
Northern Clinics of İstanbul - North Clin Istanb: 7 (5)
Volume: 7  Issue: 5 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.Clinical manifestations and results of cystoscopy in women with interstitial cystitis/bladder pain syndrome
Rashad Sholan
doi: 10.14744/nci.2020.23245  Pages 417 - 424
OBJECTIVE: Interstitial cystitis/bladder pain syndrome (IC/BPS) refers to diseases that are challenging to identify, diagnose and treat. Thus, there is a need to study the clinical and cystoscopic picture of IC/BPS. The present research aims to study the clinical manifestations and results of cystoscopy with hydrodistension in women with IC/BPS.
METHODS: One hundred twenty-six women with clinically diagnosed IC/BPS were examined – their mean age was 46.7±14.0 years. Patients were surveyed on pelvic pain and urgency/frequency patient symptom score (PUF), visual analogue scale (VAS) and urgency severity scale (USS). All patients underwent a potassium test (PST) and cystoscopy with hydrodistension. Statistical analysis was performed using SPSS software version 15.0 (SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA).
RESULTS: The average PUF score was 8.14±1.76 points, VAS – 5.45±0.93 points and USS – 2.63±0.91 points. A positive potassium test was detected in 91.3% of cases. The maximum average anatomical capacity of the bladder was 308.0±77.5 ml. The maximal cystometric capacity in women with mild pain was higher than among women with moderate and severe pain by 30.9% (p<0.05) and 53.0% (p<0.01), respectively. In most cases, mucosal changes were diffuse (n=57) or located in two parts of the bladder. One of the most common symptoms was the diffuse bleeding of the bladder mucosa (III degree). A statistically significant inverse correlation (r=-0.57, p<0.01) was found between the maximal cystometric bladder volume and the severity of the bladder mucosa changes. At the same time, a positive correlation was found between the severity of the bladder mucosa changes and the sum of points on the PUF questionnaire (r=+0.61, p=0.0003), the sum of points on the VAS questionnaire (r=+0.59, p=0.0008) and the USS questionnaire (r=+0.66, p=0.005).
CONCLUSION: A relationship has been established between the clinical manifestations of IC/BPS among examined women and changes in the wall of the bladder. The data obtained from our investigation can help increase IC/BPS diagnostics and improve IC/BPS treatment results.

2.The effects of sacubitril/valsartan and ramipril on the male fertility in hypertensive rats
Duygun Altıntaş Aykan, Asli Yaylali, Nadire Eser, Muhammed Seyithanoğlu, Selma Yaman, Ahmet Aykan
doi: 10.14744/nci.2020.30906  Pages 425 - 432
Amaç: Renin anjiyotensinojen sistemi (RAS) inhibitörlerinden ramipril ve sakubitril/valsartan, kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Hipertansif kadınlarda gebelik sırasında kontrendike oldukları bilinmesine rağmen, ramipril veya sakubitril/valsartanın paternal maruziyet sonrası erkek fertilitesinde ilaç güvenilirliğine dair yeterli veri yoktur. Bu çalışmada, ramipril ve sakubitril/valsartanın normotensif ve hipertansif erkek ratlarda fertilite parametreleri üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Yetişkin erkek normotansif ve deksametazonla indüklenmiş hipertansif ratlara 18 gün boyunca sakubitril/valsartan, ramipril veya salin verildi. Arteriyel kan basıncı karotis arter kanülasyonu ile verifiye edildi. Deney sonunda ratların testis ağırlıkları, testis histopatolojik skorlaması, sperm sayısı, sperm motilitesi, sperm morfolojisi ve serum testosteron düzeylerini içeren erkek fertilite parametreleri analiz edildi.
Bulgular: Sakubitril/valsartan veya ramipril tedavileri, sperm üretimi, testis morfolojisi ve serum testosteron düzeylerinin radyoimmünoassay incelemesinde kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermedi. Bununla birlikte, sperm motilitesi, RAS inhibisyonu altındaki ratlarda anlamlı olarak azaldı.
Sonuç: Bu bulguya rat sperm kuyruklarındaki anjiyotensin reseptörleri varlığının sebep olması muhtemeldir, çünkü anjiyotensin reseptörleri sperm motilitesinin modülasyonunda rol oynayabilmektedir. Sperm motilitesinde rol oynayan RAS ile ilişkili proteinlerin tanımlanması, motilitedeki rollerini açıklamaya yardımcı olabilir. Verilerimiz, paternal sakubitril / valsartan ve ramipril maruziyetinin erkeklerde fertilizasyonda genel olarak güvenli olduğunu kanıtlamaktadır. (NCI-2019-0233.R1)
OBJECTIVE: Renin angiotensinogen system (RAS) inhibitors, ramipril and sacubitril/valsartan are frequently used in the treatment of cardiovascular diseases. Although they are known as contraindicated during pregnancy in hypertensive women, there is not any outcome of their safety in male fertility after exposure to ramipril or sacubitril/valsartan. In this study, we aimed to evaluate the effects of ramipril and sacubitril/valsartan to highlight their safety in the male fertility in normotensive and hypertensive rats.
METHODS: Adult male normotensive and dexamethasone-induced hypertensive rats were treated with sacubitril/valsartan, ramipril and saline for 18 days. Arterial blood pressures were verified using carotid artery cannulation. Male fertility parameters, including the testis weights, histopathologic scoring of the testis, sperm count, sperm motility, morphology, and serum testosterone levels, were analyzed in treated and nontreated normotensive/hypertensive rats.
RESULTS: Sacubitril/valsartan or ramipril treatments did not reveal a significant difference in sperm production, testicular morphology, and radioimmunoassay of serum testosterone levels compared to the control group. However, sperm motility was significantly reduced in rats under RAS inhibition.
CONCLUSION: This finding was likely mediated by the identification of Ang receptors in the tails of rat sperm given that Ang receptors may play a role in the modulation of sperm motility. Identification of RAS-related proteins involved in sperm motility may help to explain their roles in motility. Our data provide general safety evidence for the male fertilization ability after paternal sacubitril/valsartan and ramipril exposure.

3.Is low FODMAP diet effective in children with irritable bowel syndrome?
Güzide Doğan, Sibel Yavuz, Hale Aslantas, Beyhan Cengiz Özyurt, Erhun Kasırga
doi: 10.14744/nci.2020.40326  Pages 433 - 437
GİRİŞ VE AMAÇ: Ortaya çıkan kanıtlar, fermente edilebilen oligosakkarit, disakkarit, monosakkarit ve polyollerin (FODMAP) tüketiminin irritabl barsak sendromu olan bazı hastalarda semptomlara neden olduğu göstermektedir. Bu çalışmada irritabl barsak sendromu (İBS) olan çocuklarda düşük FODMAP içerikli diyet etkinliğini, standart diyet ile karşılaştırarak değerlendirmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM VE GEREÇLER: “Rome IV” kriterlerine göre İBS tanısı alan, 6-18 yaş arasındaki 60 çocuk çalışmaya alındı. Randomize olarak seçilen hastalar düşük FODMAP içerikli diyeti başlanan 30 hasta ve genel gastrointestinal sistem için koruyucu satandart diyetin verildiği 30 hasta olarak iki grupa ayrıldı. Hastalar araştırmanın başlangıcında, ikinci ayda ve dördüncü ayda değerlendirildi. Hastaların bilgileri demografik veri formuna kaydedildi. Görsel analog skala (GAS) kullanılarak hastaların karın ağrılarını puanlamaları istendi. Klinik Global İzlenim- İyileştirme ölçeği (KGI-I) kullanılarak hastanın klinik durumuna doktoru tarafından puan verildi.
BULGULAR: İki grup arasında yaş, cinsiyet ve semptoma süreleri açısından anlamlı fark yoktu. Başlangıçtaki, diyet öncesi GAS puanları kıyaslandığında iki grubun puanları benzer saptandı. İki aylık diyet sonrası GAS puanında azalma ortalaması düşük FODMAP içerikli grupta 3.80±1.10 iken, standart grupta 2.03±1.03 idi ve istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0.0001). Hastaların 2. aydaki diyet sonrası KGI-I ölçeği sonucu iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.0001). Dördüncü aydaki GAS puanlarında artış düşük FODMAP içerikli grupta 2.97±1.10 puan iken, standart grupta 1.63±0.71 idi ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.0001). 4. aydaki diyet sonrası KGI-I ölçeği değerlendirmesi de iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.0001).
TARTIŞMA VE SONUÇ: Düşük FODMAP içerikli diyetin standart diyete göre IBS'de semptom kontrolünde daha etkili olduğu görülmektedir. Diyetin ne kadar uzun süre yapılacağı, hangi fonksiyonel GİS hastalığında ne derece etkili olacağı gibi klinik pratikte kullanacağımız bilinmeyenler için de yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. (NCI-2019-0316.R1)
OBJECTIVE: There is growing evidence that suggests that consumption of fermentable oligosaccharides, disaccharides, monosaccharides and polyols (FODMAPs) may result in some symptoms in certain patients with irritable bowel syndrome (IBS). This study aims to evaluate the efficacy of a low FODMAP diet in children with IBS by comparing it with the standard diet.
METHODS: Sixty children between the ages of 6 and 18 who were diagnosed with IBS according to Rome IV criteria were included in this study. Randomly selected patients were divided into two groups as 30 patients on a low FODMAP diet and 30 patients on a general protective standard diet for the gastrointestinal tract. Patients were evaluated at the beginning, second and fourth months of the study. The data of the patients were recorded in the demographic data form. Patients were asked to score abdominal pain using the Visual Analogue Scale (VAS). The clinical status of the patient was scored by the doctor using the Clinical Global Impression Improvement (CGI-I) scale.
RESULTS: There were no significant differences between groups about age, sex and symptom duration. When the pre-diet VAS scores were compared, the two groups were similar. The mean decrease in VAS score after two months of diet was 3.80±1.10 in the low FODMAP group and 2.03±1.03 in the standard group and was statistically significant. Post-dietary CGI-I score evaluation was determined to be statistically significant between the two groups. The increase in VAS scores in the fourth month was 2.97±1.10 points in the Low FODMAP group and 1.63±0.71 in the standard group, and was statistically significant. CGI-I score after the diet at the 4th month was also statistically significant between the two groups.
CONCLUSION: A low FODMAP diet seems to be more effective for symptom control in IBS when compared to standard dietary advice. Further studies are needed for the unknowns that will be used in clinical practice, such as how long the diet will be continued and how effective it will be in which GIS diseases.

4.The musculoskeletal system manifestations in children with familial Mediterranean fever
Ferhat Demir, Leyla Gizem Bolaç, Tuba Merter, Sezin Canbek, Özlem Doğan, Yasemin Kendir Demirkol, Jale Yildiz, Hamdi Levent Doganay, Betul Sozeri
doi: 10.14744/nci.2020.96636  Pages 438 - 442
Amaç. Ailesel Akdeniz ateşi (AAA), kendi kendini sınırlayan ateş ve serözit atakları ile seyirli, monogenik kalıtımlı bir periyodik ateş sendromudur. Tanı ölçütlerinde yer alan bulguların yanı sıra, AAA hastalarının ataklarında kas-iskelet sistemi bulguları da eşlik edebilir. Bu çalışmada, AAA’lı çocuklardaki kas-iskelet sistemi bulgularının sıklığı ve genotip ilişkisini ortaya koymayı amaçladık.
Metot. 1 Ocak 2017 ile 1 Haziran 2019 tarihleri arasında çocuk romatoloji kliniğimizde AAA tanısı alan ve en az 6 ay boyunca tarafımızdan takip edilen hastalar çalışmaya alındı. Hastaların kas-iskelet sistemi bulguları kaydedildi. Hastalar “Mediterranean Fever” (MEFV) genindeki varyantlarına göre gruplandırıldı. Kas-iskelet sistemi bulguları ve genotipik verilere göre hastalar gruplandırılarak, birbirleri ile karşılaştırıldı.
Sonuçlar. Çalışmaya 634 AAA tanılı çocuk (336 kız ve 298 erkek, K/E: 1,13/1) dahil edildi. Atak dönemindeki hastaların; %99'unda ateş, %87,3'ünde karın ağrısı, %20,7'sinde göğüs ağrısı, %11,3'ünde kusma, %10,7’sinde erizipel benzeri kızarıklık ve %9,3'ünde baş ağrısı vardı. Hastaların %58,5'ine (n: 370) kas-iskelet sistemi semptomları eşlik etmekteydi. En sık görülen kas-iskelet sistemi bulgusu artralji (%32,6, n: 206) idi. Diğer kas-iskelet sistemi semptomları; artrit %23,7, myalji %20,5, egzersizle tetiklenen bacak ağrısı %6,5, uzamış febril myalji %1 sıklığında bulundu. MEFV geninin 10. ekzonunda M694V varyantını homozigot taşıyan hastalarda, kas-iskelet sistemi belirtilerinin daha yüksek oranda ortaya çıktığı görüldü (p=0,017). Bunun yanında, en az bir alelinde M694V varyantını taşıyan hastaların da, atak dönemlerinde kas-iskelet sistemi bulgularının daha sık görüldüğü belirlendi (p=0,019).
Sonuç. Ailesel Akdeniz ateşi hastalarının yarısından fazlasında kas-iskelet bulgularının geliştiğini belirledik. Çalışma sonucunda M694V varyant varlığının, kas-iskelet sistemi belirtilerinin ortaya çıkması için bir risk faktörü olabileceği düşünüldü. (NCI-2020-0075.R1)
OBJECTIVE: Familial Mediterranean fever (FMF) is a monogenic inherited periodic fever syndrome presenting with episodes of self-limiting fever and inflammation of serosal membranes. Besides the findings in the diagnostic criteria, musculoskeletal findings can also be seen in FMF patients attacks. In this study, we aim to reveal the frequency and genotype association of musculoskeletal manifestations in children with FMF.
METHODS: The patients diagnosed with FMF between January 1, 2017 and June 1, 2019, and followed for at least six months in our pediatric rheumatology clinic were included in this study. Musculoskeletal manifestations of patients were enrolled. The patients were grouped according to the “Mediterranean Fever” (MEFV) gene variants. Musculoskeletal manifestations of the patients were compared between the groups.
RESULTS: The study group included 634 children with FMF (336 female and 298 male, F/M: 1.13/1). The clinical manifestations of patients in the attack period were as follows: 99% of the patients had a fever, 87.3% had abdominal pain, 20.7% had chest pain, 11.3% had vomiting, 10.7% had erysipelas like erythema, and 9.3% had a headache. The musculoskeletal symptoms were accompanied by 58.6% (n=372) of the patients during the attack period. The most common musculoskeletal manifestation was found as arthralgia (32.6%, n=206). Also, the other musculoskeletal manifestations were as follows during attacks: arthritis in 23.7% (n=150), myalgia in 20.5% (n=130), exertional leg pain in 6.5% (n=41), and protracted febrile myalgia in 1% (n=7) of the patients. It was observed that the musculoskeletal manifestations were significantly higher in patients with homozygous M694V variants in exon-10 (p=0.017). The musculoskeletal manifestations were more common in the attack periods of patients carrying the M694V variant in at least one allele (p=0.019).
CONCLUSION: We found that the musculoskeletal manifestations were accompanied in more than half of patients with FMF. M694V variant was found as a risk factor for emerging musculoskeletal manifestations.

5.A comparative analysis of the COVID-19 pandemic response: The case of Turkey
Engin Ersin Şimşek, Abdullah Emre Güner, Seval Kul, Zuhal Karakurt, Kemal Tekeşin, Suayip Birinci
doi: 10.14744/nci.2020.87846  Pages 443 - 451
Giriş: COVID-19 Pandemisi dünyada hızla yayılarak küresel mortalitenin artmasına neden olmuştur. Bu çalışmada Türkiye’nin COVID-19 ile mücadelesinde hangi eylemlerin daha etkili olduğu ile ilgili olarak pandemi ülkeleri ile Türkiye karşılaştırması yapılması amaçlandı.
Yöntem: Çalışma retrospektif, gözlemsel, kesitsel olarak planlandı. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı resmi internet sayfasında 11 Mart - 26 Nisan tarihleri arasında günlük olarak bildirilen verileri elde edildi. Küresel COVID-19 verileri https: //www.worldometers.info/coronavirus/country/ adresinden günlük olarak kaydedildi. Yoğun Bakım Ünitesine (YBÜ) yatış, entübasyon ve ölüm oranlarına verilerine ilişkin 31 günlük süreç analize dahil edildi. Parçalı regresyon analizi kullanıldı. COVID-19'dan etkilenen ülkelerden alınan sonuçlar, ilk 65 gün için Türkiye'den alınan sonuçlarla karşılaştırıldı.
Bulgular: Toplamda 889.742 test yapıldı (pozitif = 110.130 [% 12.37]). Ölüm oranı 27 Nisan 2020'de% 2,55 (n = 2805) idi. Vakaların yıllık yüzde değişim (APC) değerleri 5 parçalı kırılma gösterdi ([23.1], [14.7] [11.4], [3.7], [0.7]; her p = 0.001). YBÜ yatışı 4 parçalı kırılma gösterdi (APC: [3.1, p = 0.001], [-2.2, p = 0.10], [-7.6, p = 0.001], [-4.5, p = 0.001]). Entübasyon oranları için APC'nin düşüşü 5 parçalı kırılma gösterdi (APC: [1.1, p = 0.10], [-1.1, p = 0.001], [-2.0, p = 0.001], [-0.4, p = 0.40], [- 2,7, p = 0,001]). Ölüm oranları; 4 parçalı kırılma gösterdi (APC: [-6.3, p = 0.001], [8.4, p = 0.001], [0.2, p = 0.30], [1.4, p = 0.001]). İlk 65 günde 1 milyon kişide ölüm oranları; İspanya% 11,6, İtalya% 11,4, İngiltere% 11,3, Fransa% 11,1, ABD% 10,3, Almanya% 8,4, İran% 8,2, Türkiye% 7,5, Güney Kore% 4,1 ve Çin% 2.4 idi.
Sonuç: COVID-19 ile mücadele için halk sağlığı politikaları ve COVID-19 rehberleri, Türkiye'de salgının büyümesini kontrol ederek PCR pozitif vaka ve ölüm oranlarının düşmesine yardımcı olmuştur. Türkiye, COVID-19'u İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa ve ABD'den daha iyi yönetirken; Almanya ve İran'a benzer başarı sağlamıştır. Çin ve Güney Kore, Mart-Mayıs 2020 döneminde COVID-19’u en iyi yöneten ülkeler olmuştur. (NCI-2020-0328)
OBJECTIVE: COVID-19 has spread worldwide and leads to an increased risk of mortality. We aimed to analyze what actions have been effective in fighting COVID-19 in Turkey with a comparison to pandemic-affected countries.
METHODS: This was a retrospective observational cross-sectional study. The Republic of Turkey Ministry of Health official web page includes data reported daily from 11 March to 26 April. Global COVID-19 data were recorded daily from https: //www.worldometers.info/coronavirus/country/. Data were analyzed for 31 days according to Intensive Care Unit (ICU) admission, intubation and mortality rates. Segmented regression analysis was used. The results from COVID-19-affected countries were compared with the results from Turkey for the first 65 days.
RESULTS: In total, 889.742 tests were performed (positive=110.130 [12.37%]). The mortality rate was 2.55% (n=2805) on 27 April 2020. The annual percent change (APC) values of the cases showed 5 segments ([23.1], [14.7] [11.4], [3.7], [0.7]; each p=0.001). ICU admission showed 4 segments (APC: [3.1, p=0.001], [-2.2, p=0.10], [-7.6, p=0.001], [-4.5, p=0.001]). The decline of APC for intubation rates showed 5 segments (APC: [1.1, p=0.10], [-1.1,p=0.001], [-2.0, p=0.001], [-0.4, p=0.40], [-2.7, p=0.001]). The mortality rates showed 4 segments (APC: [-6.3, p=0.001], [8.4, p=0.001], [0.2, p=0.30], [1.4, p=0.001]). Deaths were reported per 1 million individuals for the first 65 days: Spain 11.6%, Italy 11.4%, UK 11.3%, France 11.1%, USA 10.3%, Germany 8.4%, Iran 8.2%, Turkey 7.5%, South Korea 4.1% and China 2.4%.
CONCLUSION: Public health policies and protocols to combat COVID-19 helped control the spread and decrease positive cases and mortality rates in Turkey. Turkey managed COVID-19 better than Spain, Italy, UK, France, USA and Turkey managed COVID-19 similarly to Germany and Iran. China and South Korea were best at managing COVID-19.

6.Role of thymus on prognosis of myasthenia gravis in Turkish population
Hulya Tireli, Gülbün Asuman Yüksel, Tamer Okay, Kemal Tutkavul
doi: 10.14744/nci.2020.51333  Pages 452 - 459
Amaç: Miyastenia Gravis nöromusküler kavşak ileti bozukluğu ile seyreden otoimmun bir hastalıktır. Hastalık Asetil Kolin Reseptörlerine karşı gelişen antikorlar ile oluşur. Timus bu antikorların oluştuğu başlıca organ olup Miyastenia Gravisli hastalarda büyük oranda anormaldir. Bu nedenle timektomi hastalığın tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir tedavi yöntemidir. Hastalığın doğası gereği prospektif kontrollü çalışmaların yapılması güç olmaktadır. Bundan dolayı klinisyenlerin fikir birliği içinde olduğu bir algoritma yoktur, Tedavi yaklaşımları daha çok konunun uzmanı olan kişilerin gözlemleri ve deneyimlerine dayanmaktadır. Literatüre katkılar büyük oranda tedaviye yaklaşım ve timektominin prognoza etkilerini inceleyen retrospektif çalışmalar ile sağlanmaktadır. Bu retrospektif çalışmada miyastenia gravisli Türk hasta grubu değerlendirilmiş, timektominin önemi ve prognoza etkileri vurgulanmıştır.
Metod: Nöromüsküler Hastalıklar Polikliniğinde 1998-2018 yılları arasında izlenen 93 Miyastenia Gravisli hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalık tipi, antikor durumları, tedavi, timektomi, timus patolojisi ve prognoz değerlendirilmiştir.
Bulgular: Timektomi hastalık süresi ve timik patolojiden bağımsız olarak hastalık prognozu üzerine pozitif etkiye sahiptir. En iyi sonuçlara kısa hastalık süresi, genç yaş ve timik hiperplazili hastalara erken timektomi ile ulaşılmıştır. Timoma varlığı tedavi başarısını kısıtlamaktadır. Yaş ilerledikçe timektomi ihtiyacı azalmaktadır.
Sonuç: Bu çalışmada 93 Miyastenia Gravisli hasta retrospektif olarak değerlendirilmiş ve timektominin özellikle genç hastalarda mümkün olduğu kadar erken uygulandığında prognoz üzerine olumlu etkisinin olduğu sonucuna varılmıştır. En başarılı sonuçlar timik hiperplazili hastalarda alınmıştır. (NCI-2019-0034)
OBJECTIVE: Myasthenia gravis (MG) is an autoimmune disease that may cause a disorder in transmission at the neuromuscular junction. Antibodies directed against acetylcholine receptors are responsible. The thymus is the place that that production of these antibodies mainly occurs. The thymus gland abnormalities and abnormal production of these antibodies are associated with MG. Consequently, thymectomy is a common treatment for MG. The nature of the disease makes it difficult to plan prospective, controlled trials; therefore, there is no current consensus among clinicians on a single algorithm of treatment, and the approach is frequently based on the observations and experiences of experts. The contributions to the literature largely consist of retrospective studies examining an approach to treatment and the effects of thymectomy on prognosis. In this retrospective study, evaluation of Turkish patients with myasthenia gravis was carried out for the importance of thymectomy and effects on prognosis.
METHODS: In this study, 93 patients with myasthenia gravis whose followed up at Neuromuscular outpatient clinic between 1998–2018 were evaluated retrospectively. Type of disease, antibody status, treatment, thymectomy, thymus pathology and prognosis were assessed.
RESULTS: Thymectomy had been a positive effect on the prognosis of the disease independent of the duration of disease and thymic pathology. The best results had been obtained with early thymectomy with short disease duration, younger age and patients with thymic hyperplasia. Success of therapy was limited with thymoma. With advanced age need for thymectomy was decreased.
CONCLUSION: In the present study, evaluation of 93 patients with myasthenia gravis was done retrospectively and it was concluded that thymectomy had a positive effect on prognosis, especially in young patients when performed as early as possible. The most successful results were obtained in cases with thymic hyperplasia.

7.The feature assessment of the bone fractures in 1020 children and review of the literature
Ümit Aygün
doi: 10.14744/nci.2020.82713  Pages 460 - 466
Amaç: Bu çalışmanın amacı çocuk kemik kırıklarıyla ilgili risk faktörü olan verileri toplamaktır.
Yöntem: Çalışma grubunu kemik kırığı tanısı almış toplam 1020 çocuk ( 282=%28 kız, 738=%72 erkek, ortalama yaş 8.3 ) oluşturmaktadır. Yaş, cinsiyet, kemik kırığının gerçekleştiği zaman, yaralanma mekanizması, kırığın özelliği, eşlik eden ek yaralanmalar ve tedavi şekli kaydedilmiştir.
Bulgular: Erkeklerin kızlardan yaklaşık üç kat fazla kemik kırığı vardı. Kırıkların üst ekstremitede (% 76.6) ve sol tarafında (% 56.0) daha yaygın olduğu görüldü ve en sık kırılan kemiklerin izole radius (n=304; % 32.1); sıklıkla distal radius), sonra humerus olduğu izlendi (n=219; % 23.1); en sıklıkla suprakondiler). En sık görülen alt ekstremite kemik kırıkları femur (n=92; % 31.7), sonra tibia idi (n=84; % 29.0). 194 hasta (% 19.0) çoklu kemik kırığı tanısı aldı. Kırıkların en sık 3 ve 6 yaşları arasında (% 23.6) oluştuğu, erkeklerde kırıkların en sık 13-15 yaş arası hastalarda (n=216; % 23.9) olduğu, kızlarda ise 3-6 yaş arası hastalarda olduğu görüldü (n= 103; % 30.8). Kırıklar ilkbaharda (n=384; % 31.0) ve yaz mevsiminde (n=365; % 29.5) daha sıktı ( en sık Mayıs (n=156; %12.6) ve Ağustos (n=150; % 12.1). Kemik kırıklarının en fazla olduğu saat dilimi 12: 00 ila 17: 00 (n=824; % 66.6) idi. Kırıkların en sık nedenleri ev dışı düşme (n=705; % 57.0) ve ev içi düşme idi (n=239; % 19.3). Kemik kırığına eşlik eden en sık yaralanma kafa travması idi (n=30; % 42.3). 59 hastada (% 5.8) epifiz kırığı tespit edildi. 51 hastada (% 5.0) açık kırık gözlenirken, 592 hastaya (% 58.0) ayaktan tedavi uygulandı.
Sonuç: Çocuk kırıkları en sık 10-15 yaş arası erkeklerde, sol üst ekstremitede, bahar ve yaz aylarında öğleden sonra ev dışında olmaktadır. Elbilek, el ve dirsek bölgesi kırıkların en sık görüldüğü alanlardı. Kırıkların çoğu konservatif yöntemlerle tedavi edildi. Çocuklar için güvenli bir çevre oluşturulması yaralanma kontrolünde en etkin yöntemdir. Çocukların yaşadığı çevrelerde ve evde güvenlik için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Sürekli eğitim, yasal düzenlemeler yaralanma kontrolünde etkin rol oynar. (NCI-2018-0183.R2)
OBJECTIVE: This study aims to collect data, which is a risk factor on bone fractures in children.
METHODS: The study group consisted of 1020 children (n=282; 28% girls and n=738; 72% boys, with a mean age of 8.3 years) with a bone fracture. The age, gender, the month and the time of the day the fracture was sustained, mechanism of injury, feature of the fracture, the presence of coexisting injuries, and the method of treatment were recorded.
RESULTS: Boys had approximately three times more fractures than girls. The fractures were found to be more prevalent in upper extremities (76.6%) and on its left side (56.0%), and the most commonly fractured bone was isolated radius (n=304; 32.1%); most frequently distal radius). The most prevalent lower-extremity fractures were to the femur (n=92; 31.7%). It was found that fractures occurred most frequently between the ages 3 and 6 (23.6%), and fractures in boys were most common among 13 to 15-year-old patients (n=216; 23.9%), whereas girls aged 3–6 years suffered the most fractures (n=103; 30.8%). The fractures were more common in spring (n=384; 31.0%) and summer (n=365; 29.5%). The time slot bone fractures occurred the most was from 12: 00 pm to 5: 00 pm (n=824; 66.6%). The most common reasons for fractures were outdoor falls (n=705; 57.0%), and indoor falls (n=239; 19.3%), respectively. Bone fractures co-occurred with head trauma the most (n=30; 42.3%). Fifty-nine patients (5.8%) had epiphysis fracture. 51 patients (5.0%) had open fractures. Five hundred ninety-two patients (58.0%) were given outpatient treatment.
CONCLUSION: Child bone fractures are most frequently seen in the left upper extremity in 10–15-year-old boys, occurring as a result of outdoor falls in the afternoon in the spring and summer months. Bones located in the wrist, hand, and elbow have been found to be much more vulnerable to fractures. Many of the fractures were treated by conservative methods. Creating a safe environment for children is the most effective method of injury control. Necessary arrangements should be made for the safety of children in the environment and at home. Continuing education and legal regulations play an active role in injury control.

8.What should be done in patients diagnosed with xanthogranulomatous cholecystitis? Case-control study
Tolga Canbak, Aylin Acar, Hüseyin Kerem Tolan
doi: 10.14744/nci.2020.35848  Pages 467 - 470
Giriş: Bu çalışmada, çok sayıda kolesistektomi yapılan merkezde histopatolojik incelemede ksantogranulomatoz kolesistit saptanan hastalar ile saptanmayan hastalarda komplikasyon gelişimi, malignite ile ön tanıda karıştırılma oranlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
Materyal-metod: Ocak 2010 - Aralık 2016 tarihleri arasında 2803 kolesistektomi yapılan hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede, ksantogranulomatoz kolesistit saptanan hastalar Grup 1 ve kolelithiazis, kolesistit ve malignite saptanan hastalar Grup 2 olarak değerlendirildi.
Bulgular: Histopatolojik incelemede, ksantogranulomatoz kolesistit saptanan 45 hasta Grup 1 ve 2758 hasta Grup 2 olarak değerlendirildi. Grup 1’in 18’i erkek (40%) ve Grup 2’de 2758 hastanın 707’si erkek (%26) idi (p=0,04). Ultrasonografi incelemede duvar kalınlığı Grup 1’deki hastaların 40’ında ve Grup 2’deki hastaların 662’sinde artmıştı (p<0,0001). Grup 1’deki hastaların 24’ünde ve Grup 2’deki hastaların 61’inde açığa geçildi (p<0,0001). Postoperatif dönemde Grup 1’de 5 hastada ve Grup 2’de 32 hastada komplikasyon gelişti (p<0,0001).
Sonuç: Bu hastalarda ksantogranulomatoz kolesistit ayırıcı tanıda düşünülmelidir ve bu olgularda özellikle anatomi daha dikkatli şekilde ortaya konularak cerrahi uygulanmalıdır. (NCI-2019-0231.R1)
OBJECTIVE: In this study, we aimed to compare development of complications, malignancy and confusion rates in the preliminary diagnosis in patients with xanthogranulomatous cholecystitis identified.
METHODS: In this study, 2803 patients undergone cholecystectomy between January 2010 and December 2016 were retrospectively evaluated. Patients with xanthogranulomatous cholecystitis identified in the histopathological examination were classified as Group 1 and patients with cholelithiasis, cholecystitis, and malignancy detected were classified as Group 2.
RESULTS: Forty-five patients with xanthogranulomatous cholecystitis were classified as group 1 and 2758 patients as group 2. of group 1, 18 were male and group 2 consisted of 2758 patients with 707 (26%) being male (p=0.04). In the ultrasonographic examination, the wall thickness was increased in 40 patients in Group 1 and 662 patients in Group 2 (p<0.0001). The operation was converted to the open type in 24 patients in Group 1 and 61 patients in Group 2 (p<0.0001). Five patients in Group 1 and 32 patients in Group 2 developed complications in the postoperative period (p<0.0001).
CONCLUSION: Xanthogranulomatous cholecystitis should be considered for the differential diagnosis and the operation should be performed, especially by carefully exposing the anatomy in these patients.

9.Serum prolidase activity in patients with cardiac syndrome X
Gonul Aciksari, Bulent Demir, Turgut Uygun, Asuman Gedikbasi, Orkide Kutlu, Adem Atici, Omer Faruk Baycan, Mehmet Kocak, Şeref Kul
doi: 10.14744/nci.2020.09086  Pages 471 - 477
Amaç: Kardiyak sendrom X (KSX)’te altta yatan mekanizma tam olarak bilinmediği mikrovasküler disfonksiyon olarak tanımlanmaktadır. Prolidaz, kollajen sentezinde rol oynar. Artan serum prolidaz aktivitesinin (SPA) kollajen döngüsüyle körele olduğu gösterilmiştir. Artan kollajen döngüsü vasküler fibrozis ve mikrovasküler disfonksiyonla ilişkili olabilir. Bu çalışmada, KSX ile prolidaz aktivitesi arasında korelasyon olup olmadığı değerlendirildi.
Metot: Vaka-kontrol olarak tasarlanan çalışmamıza ardışık 45 CSX hastası (yaş ortalaması 50,7 ± 6,5 yıl, 27 kadın) ve 40 sağlıklı kontrol (yaş ortalaması 51,2±6,5 yıl, 25 kadın) dahil edildi. Prolidaz aktivitesi, Human Xaa-Pro Dipeptidase/Prolidase Enzyme-Linked Immunosorbent Assay Kit (Cusabio Biotech Co. Ltd, China) ile belirlendi.
Sonuç: Ortalama prolidaz aktivitesi KSX grubunda 898.8±639.1 mU/mL ve kontrol grubunda 434.1±289.8 mU/mL idi (p<0.001). ROC analizinde SPA değerinin 350 mU/mL üstünde olmasının, KSX tanısını desteklediği bulundu.
Tartışma: KSX hastalarında artmış SPA, artmış oksidatif stres ve vasküler fibrosiz, endotelyal disfonksiyon ve artmış mikrovasküler rezistansa sebep olarak KSX patofizyolojisinde önemli bir rol oynayabilir. (NCI-2019-0333.R1)
OBJECTIVE: Although the underlying mechanism is not yet fully understood, Cardiac Syndrome X (CSX) is defined as microvascular dysfunction. Prolidase plays a role in collagen synthesis. Increased serum prolidase activity (SPA) has been shown to correlate with collagen turnover. Augmented collagen turn-over may be associated with vascular fibrosis and microvascular dysfunction. In this study, we assessed whether there was a correlation between CXS and prolidase activity.
METHODS: This case-control study included 45 consecutive CSX patients (mean age 50.7±6.5 years, 27 women) and 40 healthy controls (mean age 51.2±6.5 years, 25 women). Prolidase activity was determined with the Human Xaa-Pro Dipeptidase/Prolidase enzyme-linked immunosorbent assay kit (Cusabio Biotech Co. Ltd, China).
RESULTS: Mean prolidase activity was 898.8±639.1 mU/mL in the CSX group and 434.1±289.8 mU/mL in the control group (p<0.001). In ROC analysis, it was found that the SPA value above 350 mU/mL sympathizes with the diagnosis of CSX.
CONCLUSION: Increased SPA in CXS patients may play an essential role in the pathophysiology of CSX, leading to augmented oxidative stress and vascular fibrosis, endothelial dysfunction, and increased microvascular resistance.

10.Change in the dimensions of the lumbar area muscles after surgery: MRI analysis
Fatma Duman, Yurdal Serarslan, Fatma Öztürk Keleş, Bircan Yücekaya, Nesrin Atci
doi: 10.14744/nci.2020.45144  Pages 478 - 486
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kronik bel ağrısı olan ve cerrahi geçiren hastalarda, Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile lomber kasların boyutlarındaki değişikliği değerlendirmek ve ameliyat öncesi / sonrası etkilerini belirlemekti.
Metod: Cerrahiyi takiben 6-12 aylarda 28 hastanın (13K / 15E; yaş: 45.39±11.56 yıl) L2 – S1 seviyelerinde kas ölçümleri MR görüntüleri üzerinden ölçüldü. Kontrol grubu lomber patolojisi olmayan ancak retrospektif arşiv görüntüleri mevcut olan 37 bireyden (18K /19E; yaş: 34.41±10.72 yıl) oluşturuldu. Aksial MRG analizinde, her iki tarafın m.multifidus, mm.erector spinae ve m.psoas major kesitleri cerrahi öncesi ve sonrasında 'kapalı poligon' metodu ile ölçüldü.
Bulgular: Cerrahi grubunun operasyon öncesi ölçümleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; sağ tarafta L2–3 ve L4–5 seviyelerindeki m.multifidus, sol tarafta ise L2–3, L4–5 ve L5–S1 seviyeleri m.multifidus ve L5–S1 seviyesi mm. erector spinae kesit alanları anlamlı olarak düşüktü (P <0,05). Cerrahi sonrası sağ taraf m.multifidus ve sol taraf mm.erector spinae kesit alanları L5–S1 düzeylerinde cerrahi öncesi değerlerden anlamlı derecede düşüktü (P <0,05). Ayrıca hastalardan 8‘inin fizik tedavi programına alındığı, bunlardan 2 sinin ünitede kalanının ise ev egzersiz programı ile takip edildiği kaydedildi.
Sonuç: Bu çalışma, kronik bel ağrısı yaşayan bireylerde bel kaslarının sağlıklılarla kıyasandığında atrofik olduğunu göstermektedir. Ayrıca lomber cerrahi sonrası bu atrofinin süreklilik gösterdiği saptanmıştır. (NCI-2020-0004.R2)
OBJECTIVE: This study aims to assess the change in the dimensions of the lumbar muscles in patients with chronic lower back pain using Magnetic Resonance Imaging (MRI) and to determine pre/post effects of surgery.
METHODS: We enrolled 28 individuals (13F/15M; age: 45.39±11.56 years) whose L2–S1 muscle measurements were obtained using MRI, before and at follow-up 6–12 months after surgery. The control group comprising 37 individuals (18F/19M; age: 34.41±10.72 years) who had no lumbar pathology but for whom retrospective archive images were available. In the axial MRI analysis, the cross-sections of m.multifidus, mm.erector spinae and m.psoas major on both sides were measured with the ‘closed polygon’ technique.
RESULTS: The L2–3 and L4–5 levels of the m.multifidus on the right side, the L2–3, L4–5 and L5–S1 levels of the m.multifidus and the L5–S1 levels of the mm. erector spinae on the left side cross-sectional areas were significantly lower than the control group (p<0.05). The right-side m.multifidus and the left-side mm.erector spinae sectional areas were significantly lower than the pre-surgery values at the L5–S1 levels (p<0.05).
CONCLUSION: This study demonstrated that chronic lower back pain causes atrophy in the lumbar muscles and established the existence and continuity of atrophy after surgery.

11.Factors affecting survival in operated pancreatic cancer: Does tumor localization have a significant effect on treatment outcomes?
Abdullah Sakin, Suleyman Sahin, Ayşegül Sakin, Muhammed Mustafa Atcı, Serdar Arıcı, Nurgul Yasar, Cumhur Demir, Caglayan Geredeli, Şener Cihan
doi: 10.14744/nci.2020.09735  Pages 487 - 493
Giriş: Bu çalışmada amacımız, opere pankreas duktal adenokarsinomunda (PDAK) sağkalımı etkileyen faktörleri ve primer tümör yerinin tedavi sonuçları üzerindeki olası prognostik etkilerini araştırmaktır.
Materyal ve metod: 2008 - 2018 yılları arasında takip ve tedavi edilen opere PDAK'lu toplam 98 hasta çalışmaya dahil edildi. Metastatik veya lokal ileri evreler ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar primer tümör yerleşimine göre *baş veya *korpus/kuyruk olarak 2 gruba ayrıldı.
Bulgular: Çalışmaya, 66'sı (% 68,3) erkek ve 31'i (% 31,7) kadın olmak üzere toplam 98 hasta alındı. Ortanca yaş 62 yıl (35-82) idi. Primer tümör yerleşimi olarak, 74 (% 75,4) hasta *baş ve 24 (% 24,6) hasta *Korpus/kuyruk lokalize idi. Primer tümör yerleşimine göre *baş lokalize hastalarda ortanca hastalıksız sağkalım, 16,0 ay iken *Korpus/kuyruk lokalize hastalarda 13 aydı (p = 0.972). Ortanca Genel sağkalım ise, *baş lokalize hastalarda 25 ay iken *Korpus/kuyruk lokalize hastalarda 33 aydı (p = 0,698). Çok değikenli analizde tanı sırasındaki karsinoembriyonik antijen(CEA) düzeyi [Tehlike oranı (TO)=1,09 %95 güven aralığı (GA)=1,01-1,18], evre III hastalık (TO=2,09 95% GA=1,16-4,35) ve adjuvan tedavi (TO= 0,20 %95 GA=0,09- 4,34) sağkalımı etkileyen faktörler olarak saptandı.
Tartışma ve sonuç: Çalışmamızda, Opere PDAK tanılı hastalarda, tanı anındaki yüksek CEA düzeyi ve evre III hastalık sağkalımı olumsuz yönde etkilerken, adjuvan tedavi verilmesi sağkalımı arttırdığı gözlendi. Primer tümör yerleşiminin sağkalımı etkilemediği saptandı. (NCI-2019-0345.R1)
OBJECTIVE: This study aims to investigate the factors affecting survival in operated pancreatic ductal adenocarcinoma (PDAC) and the possible prognostic effect of primary tumor localization on treatment outcomes.
METHODS: In this study, 98 patients with curatively-operated PDAC, who were followed up and treated for the years 2008 through 2018, were enrolled. Metastatic and locally advanced stages and patients under 18 years of age were excluded from this study. Patients were divided into two groups based on the primary tumor localization as *head or *body/tail.
RESULTS: Sixty-seven (68.3%) patients were male and 31 (31.7%) were female, with a median age of 62 years (range, 35–82 years). The numbers of patients with a primary tumor located in *head vs.*body/tail were 74 (75.4%) vs. 24 (24.6%), respectively. Patients with a primary tumor located in *head vs.*body/tail; median disease-free survival was 16.0 months vs. 13 months (p=0.972), respectively, with corresponding median overall survival was 25 months vs. 33 months (p=0.698). The level of carcinoembryonic antigen(CEA) at diagnosis (Hazard ratio[HR], 1.09 95%CI, 1.01–1.18), stage III disease (HR, 2.09 95%CI, 1.16–4.35), and receiving adjuvant treatment (HR, 0.20 95%CI, 0.09–4.34) were the independent predictors of survival.
CONCLUSION: Our study revealed that high levels of CEA at diagnosis and stage III disease adversely affected the survival in non-metastatic PDAC patients, while receiving adjuvant therapy had a positive effect on survival. The findings suggest that primary tumor localization did not affect survival in operated PC patients. The results on this issue are still inconsistent and under debate in the literature.

12.Dermoscopic rainbow pattern: A strong clue to malignancy or just a light show?
Ömer Faruk Elmas, Herman Mayisoglu, Murat Çelik, Asuman Kilitci, Necmettin Akdeniz
doi: 10.14744/nci.2020.32656  Pages 494 - 498
Giriş: Gökkuşağı paterni, bir çok farklı rengin gökkuşağına benzer şekilde bir araya gelerek oluşturduğu dermoskopik bir patern olarak tanımlanmaktadır. Gökkuşağı paterni, Kaposi sarkomunun karakteristik bir dermoskopik bulgusu olarak bilinmektedir. Biz bu çalışmada, dermoskopik gökkuşağı paterni gösteren Kaposi sarkomu dışındaki lezyonları inceleyerek, bu paternin tanısal önemini tartışmayı amaçladık.
Yöntem: Bu çok merkezli çalışmada, Kaposi sarkomu dışında histopatolojik tanısı olan 840 lezyon, dermoskopik gökkuşağı paterninin varlığı açısından değerlendirildi. Dermoskopik görüntüleme 10 büyütmeli polarize el dermoskopu ile yapıldı.
Bulgular: Bu çalışmada toplamda 840 lezyon dermoskopik bulgular açısından değerlendirildi ve 21 non Kaposi sarkoma lezyonunda gökkuşağı paterni saptandı. Pyojenic granuloma (n=4, %19), hipertrofik skar (n=4, %19), bazal hücreli karcinoma (n=2, %)10, dermatofibroma (n=2, %10), anjiokeratoma (n=2, %10), mavi, nevus (n=1, %65), granuloma annulare (n=1, %65), anjioma (n=1, %65), epidermal kist (n=1, %65), malign melanoma (n=1, %65), dissekan sellülit (n=1, %65) ve subungual hematoma (n=1, %65). En sık izlenen lokalizasyonlar ekstemiteler (n=14, %67) ve yüzdü (n=3, %14).
Sonuç: Biz, vasküler ve vasküler olmayan lezyonlarda izlenebilen dermoskopik gökkuşağı paterninin kompleks ve spesifik olmayan bir optik fenomen olduğunu düşünüyoruz. Bulgunun tanısal değeri, diğer eşlik eden dermoskopik bulgularla birlikte değerlendirilmelidir. Bilgilerimize göre, bu çalışma konuya odaklanan en geniş vaka serisini içermektedir. Ayrıca, çalışmamız, daha önce gökkuşağı paterninin tanımlanmadığı dissekan selülit, granüloma annulare ve subungual hematoma olgularını da içermektedir. (NCI-2019-0204.R1)
OBJECTIVE: Rainbow pattern is a dermoscopic finding composed of multiple colors simulating a rainbow. It is known as a characteristic feature of Kaposi’s sarcoma. Here, we reported different non-Kaposi’s sarcoma conditions with a rainbow pattern aiming to discuss the diagnostic significance of the finding.
METHODS: In this multicenter study, dermoscopic images of the non-Kaposi’s sarcoma lesions having a histopathological diagnosis were reviewed for the presence of a rainbow pattern. Dermoscopic examination was performed by a polarized handheld dermoscope with x10 magnification.
RESULTS: A total of 840 lesions were reviewed and 21 (2%) non-Kaposi sarcoma lesions having dermoscopic rainbow pattern were detected. These lesions were as follows; pyogenic granuloma (n=4, 19%), hypertrophic scar (n=4, 19%), basal cell carcinoma (n=2, 10%), dermatofibroma (n=2, 10%), angiokeratoma (n=2, 10%), blue nevus (n=1, 5%), granuloma annulare (n=1, 5%), strawberry angioma (n=1, 5%), epidermal cyst (n=1, 5%), malignant melanoma (n=1, 5%), dissecting cellulitis (n=1, 5%) and subungual hematoma (n=1, 5%). The most common localization was limb (n=14, 67%) followed by face (n=3, 14%).
CONCLUSION: We suggest that the rainbow pattern is a complex and quite unspecific optic phenomenon which can be seen both in vascular and non-vascular lesions. Its diagnostic significance should be considered in the context of the other structural dermoscopic finding. To the best of our knowledge, to our knowledge, this is the most comprehensive study focusing on rainbow pattern in non-Kaposi’s sarcoma lesions. Here, we also reported rainbow pattern in dissecting cellulitis, granuloma annulare and subungual hematoma which has not been shown to have rainbow pattern previously.

13.Prevalence of Helicobacter pylori among children in a training and research hospital clinic in Istanbul and comparison with Updated Sydney Classification Criteria
Begüm Çalım Gürbüz, Hande Nur Inceman, Merve Aydemir, Coskun Celtik, Nelgin Gerenli, Ebru Zemheri
doi: 10.14744/nci.2020.70037  Pages 499 - 505
GİRİŞ ve AMAÇ: Helikobakter pylori (H.pylori) gram negatif bir bakteridir ve gastritin, peptik ve duodenal ülserin sebeplerinden biridir. Başta gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, hem çocuklarda hem yetişkinlerde önemli bir sağlık problemidir. Bizim çalışmamızın amacı, çocuklarda H. pylori pozitifliğinin prevalansını tespit etmek ve güncel Sidney sınıflandırma kriterleri ile karşılaştırmasını yapmak idi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Ocak 2015’ten Haziran 2017’ye kadarki süreci kapsamaktadır. Çalışma 0-17 yaş arası 885 çocuğu içermektedir. H.pylori enfeksiyonunun tanısı endoskopik biyopsilerin değerlendirilmesi ile konulmuştur.
BULGULAR: 885 çocuğun 418’inde (%47.2) H.pylori pozitif saptanmıştır ve bu pozitivitenin kronik inflamasyon, nötrofilik aktivite, lenfoid agregat ve folikül varlığı ile korele olduğu görülmüştür. Endoskopik görüntülemede eritematöz pangastrit ve antral nodularite varlığı H.pylori pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastane temelli bu çalışmamızda saptadığımız bulgular, H.pylori enfeksiyonunun çocuklar açısından da problem teşkil ettiğini ve bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. (NCI-2018-0212.R3)
OBJECTIVE: Helicobacter pylori (H. pylori) is a gram-negative bacterium and one of the reasons for gastritis, peptic and duodenal ulcers. It is a crucial public health problem for both children and adults, especially in developing countries. This study aims to investigate the prevalence of Helicobacter pylori positivity in children and to compare with updated Sydney classification criteria.
METHODS: This study was conducted from January 2015 to June 2017. This study included 885 children aged 0-17 year(s). Endoscopic biopsies were evaluated for the diagnosis of infection due to H. pylori.
RESULTS: The findings showed that 418 (47.2%) of 885 children were positive for H. pylori, and this positivity had a significantly increasing correlation with the presence of chronic inflammation, neutrophilic activity, lymphoid aggregates, and follicles. Erythematous pangastritis and antral nodularity on endoscopic findings had a correlation with H. pylori positivity.
CONCLUSION: In this hospital-based study, the findings suggest that H. pylori infection is a problem for children and more extensive studies are needed to determine the prevalence of H. pylori positivity among children.

ORIGINAL IMAGES
14.Loeffler’s syndrome: A type of eosinophilic pneumonia mimicking community-acquired pneumonia and asthma that arises from Ascaris lumbricoides in a child
Öner Özdemir
doi: 10.14744/nci.2020.40121  Pages 506 - 507
NCI-2020-0012

CASE REPORT
15.The lump of the medial canthus as diagnostic clue to cerebro-facial venous metameric syndrome: Report of a case
Carlo Augusto Mallio, Federico Greco, Bruno Beomonte Zobel, Carlo Cosimo Quattrocchi
doi: 10.14744/nci.2020.02259  Pages 508 - 511
The Cerebro-Facial Venous Metameric Syndrome is characterized by ipsilateral venous/lymphatic anomalies involving simultaneously the brain and the face with a metameric distribution. This case report to describe a case of Cerebro-Facial Venous Metameric Syndrome presenting with a lump of the medial canthus. This was a case report a 24-year-old woman with a history of a mild headache, complained of a sporadic (at least once a month) serous leakage from the left eye and a small cutaneous protuberance in the left medial canthus, without focal neurological symptoms. The patient underwent brain Magnetic Resonance Imaging and findings were suggestive of a Cerebro-Facial Venous Metameric Syndrome 1-2. When multiple and ipsilateral vascular anomalies are observed, it should be considered the presence of Cerebro-Facial Metameric Syndrome, even without neurological symptoms and port-wine stains. Follow-up is mandatory, especially if there are cavernomas or facial arterio-venous malformations due to the risk of bleeding. (NCI-2020-0062.R1)

16.Progressive bilateral lipoma arborescens of the knee caused by uncontrolled juvenil idiopathic arthritis
Gozde Ercan, Sevinç Kalın, Betul Sozeri
doi: 10.14744/nci.2019.24471  Pages 512 - 515
Lipoma arborescens (LA) yavaş ilerleyen ve villöz lipomatöz sinovyal proliferasyon ile seyir gösteren nadir görülen bir eklem içi lezyondur. Vakaların çoğu ileri yaşlarda dejeneratif ve/veya travma sonrası eklem hastalığı nedeni ile gelişebilmekte iken, inflamatuar eklem hastalığı ile ilişkili bazı yayınlar bulunmaktadır. Bu vakada; 5 yıldır her iki dizde devam eden şişlik ve kontrol altında olmayan juvenil idiopatik artrit nedeni ile yaygın lipoma arborescens gelişen 17 yaşında kız hasta sunulmaktadır. (NCI-2018-0093.R1)
Lipoma arborescens (LA) is a chronic, slowly progressive intra-articular lesion characterized by villous lipomatous proliferation of the synovium. Most cases have been described in elderly patients with degenerative or post-traumatic joint disease, but in several case reports, it has been considered to be related to inflammatory joint diseases. Here, we report a case of 17 years old female firstly presenting with bilateral swelling in both knees of five years duration, followed by the development of wide spread lipoma arborescens associated with the uncontrolled treatment of juvenile idiopathic arthritis.

17.Aripiprazole-induced transient myopia
Tongabay Cumurcu, Hatice Birgül Cumurcu, Bahar Yeşil Örnek, Abuzer Gunduz
doi: 10.14744/nci.2019.65625  Pages 516 - 518
Amaç: Depresyon tedavisinde kullanılan aripiprazole bağlı geçici miyopi gelişen bir olgu sunmak.
Olgu: 21 yaşında bayan hasta depresyon tanısı ile 2 ay boyunca 15 mg/gün aripiprazol başlanan hasta, normalde her iki gözüne -3.75 D gözlük kullanıyor. Yaklaşık 3 gündür, gözlüğe rağmen görmede ani azalma ile kliniğimize başvurdu. Anamnezinde aripiprazol kullanımı hikayesi tespit edilen hastanın muayenesinde her iki gözde de görme 6/10 düzeyinde ve otorefraktometre ölçümü her iki gözde -6.0 D idi. Hastanın diğer göz muayene bulguları normaldi. Hastanın ilacı kesildi ve takibe alındı. 1 aylık takip sonunda hastanın kendi gözlüğü ile görmesi her iki gözde de 10/10'a çıktı. Takibin ilk günü ölçülen Alx değeri, 1 ay sonraki ölçümden 0.3 mm daha uzun iken, diğer ön segment bulguları arasında minimal farklar kaydedildi.
Tartışma: Akut miyopiye sebep olan spesifik mekanizma tam olarak ortaya konulamamış olmakla beraber, sırasıyla silier spazm, silier cisimcik efüzyonu, periferal üveal efüzyon ve okuler seratonerjik intranöral liflerin etkisine bağlı olabileceği öne sürülmektedir.
Sonuç: Klinisyenlerin aripipirazol reçete ederken bu koşulları göz önünde bulundurması ve göz ile ilgili yan etkiler konusunda hastayı bilgilendirmesinin önemli olacağı görüşündeyiz. (NCI-2018-0228.R1)
This study aims to present a case of transient myopia due to aripiprazole used in the treatment of depression. A 21-year-old female who was being treated for depression with 15 mg/day Aripiprazole during two months. She normally used -3.75 D glasses. She was admitted to our outpatient clinic with sudden onset blurring of vision in both eyes despite using glasses for about three days. Using of aripiprazole was observed in the patient’s history. She was found to have myopia of -6.0 diopters in both eyes with measurement of otorefractometer; her visual acuity was 6/10 in both eyes with her glasses. The other eye examination findings of the patient were normal. The drug was discontinued, and the patient was followed. One mount later on examination, the patient’s visual acuity increased to 10/10 in both eyes. Following the first day of the Alx values measured were 0.3 mm longer than one month after the measurement; the minimal difference between the other anterior segment findings were recorded. Although the specific mechanisms that cause acute myopia has not been fully revealed, it can be ciliary spasm, ciliary bodies effusion, peripheral uveal effusion and effects of ocular serotonergic intraneural fibers. We believe that it would be important for clinicians. They should keep in mind these conditions when prescribing aripiprazole and need to inform patients about the side effects related to the eye.

18.Catheter-based management of a catheterization related stroke
Şeref Kul, Mustafa Adem Tatlısu, Yusuf Yilmaz, Omer Faruk Baycan, Mustafa Caliskan
doi: 10.14744/nci.2019.60476  Pages 519 - 522
İskemik inme, koroner anjiyografi ve perkütan koroner girişimlerin yüksek morbidite ve mortaliteye sahip nadir ve ciddi bir komplikasyonudur. Kateter ilişkili iskemik inmenin tedavisine yönelik büyük ölçekli bir çalışma bulunmamaktadır. Koroner anjiyografi sırasında gelişen iskemik inmesi olan 46 yaşında, erkek hastayı sunmaktayız. KAG işlemi inme sonrası sonlandırıldı ve sol carotis arteri selektif olarak kanüle edildi ve dijital substraksiyon anjiyografi (DSA) sol orta serebral arterin (OSA) M1 segmentinin total oklüde (Modified Thrombolysis In Cerebral Infarction, mTICI, 0) olduğunu gösterdi. Stent-aracılı trombektomi uygulandı ve DSA sol OSA'nın distal dallarında mTICI 3 akımın sağlandığını gösterdi. Bir sonraki gün, nörolojik muayenede sensörel ve motor hasar izlenmedi. Kateter ilişkili inmelerde, mekanik trombektomi az zaman kaybettiren ve efektif bir yaklaşım oarak görünmektedir. (NCI-2018-0214.R1)
Ischemic stroke is a rare and serious complication of coronary angiography and percutaneous coronary intervention, which has high morbidity and mortality. To our knowledge, there is no large-scale randomized controlled trial for the management of catheter-related ischemic stroke. In this case study, we presented a 46-year-old male with peri-procedural ischemic stroke during the coronary angiography (CAG). The CAG was terminated after the stroke and the left carotid artery was selectively cannulated, and digital subtraction angiography (DSA) revealed total occlusion (Modified Thrombolysis in Cerebral Infarction, mTICI, 0) of the M1 part of the left middle cerebral artery (MCA). A stent-assisted thrombectomy was performed and the DSA revealed restoration of flow to the left MCA with mTICI 3 flow in the distal branches. The next day, the neurological exam showed no sensory, motor deficits. The patient was discharged four days later. In the setting of catheter-related stroke, mechanical thrombectomy seems to be the least time-consuming and effective approach.

INVITED REVIEW
19.The relationship between coronary artery disease and depression and anxiety scores
Lutfu Askin, Kader Eliz Uzel, Okan Tanrıverdi, Veysi Kavalcı, Özkan Yavçin, Serdar Turkmen
doi: 10.14744/nci.2020.72602  Pages 523 - 526
Koroner arter hastalığı (KAH), günümüzde topluma ciddi manevi ve finansal yük getiren ciddi hastalıklardan biridir. Literatürde psikiyatrik bozuklukların koroner arter hastalığına yol açıp açmadığı veya KAH sonrası prevalansın arttığı konusunda birçok çalışma vardır. Birçok çalışmada KAH hastalarında erken tanı ve depresyon tedavisinin önemini vurgulamış olmasına rağmen, klinisyenler günlük pratikte depresyona fazla dikkat etmemektedir. KAH hastalarında anksiyete ve depresyonu tanımlamak için kullanımı rahat olan birkaç ölçek geliştirilmiştir. KAH tedavisini takiben psikolojik belirti ölçekleri tarafından öngörülen yüksek depresyon ve anksiyete skorları, tedavi başarısı ve KAH hastalığının prognozu ile yakından ilişkilidir. Depresyon ve anksiyete bozuklukları tanısında KAH'li hastaların dikkatle izlenmesi gerektiğine inanıyoruz; çünkü bunların tedavisi KAH prognozunu iyileştirebilir. (NCI-2019-0227.R2)
Coronary artery disease (CAD) is one of the severe diseases that may cause significant moral and financial burden on society today. There are many studies in the literature on whether psychiatric disorders may cause CAD or an increase in prevalence after CAD. Although many studies have emphasized the importance of early diagnosis and treatment of depression in CAD patients, clinicians do not attach much attention to depression in daily practice. Several scales have been developed that are comfortable to use to describe anxiety and depression in CAD patients. High depression and anxiety scores predicted by psychological symptom scales following CAD treatment are closely related to treatment success and prognosis of the CAD. We believe that patients with CAD should be followed carefully for the diagnosis of depression and anxiety disorders; since the treatment of them may improve the prognosis of CAD.

LookUs & Online Makale